Don Kişot’un Sanıldığı Gibi "Romantik Bir Şövalye Masalı" Değil, Bir Akıl Hastanesi Parodisi Olması
Bugün dünya kültür endüstrisinde Don Kişot; çocuk kitaplarına çizilen sevimli bir yaşlı adam, hayallerinin peşinden koşan iflah olmaz bir idealist ve kötülüklere karşı yel değirmenlerine saldıran naif bir kahraman olarak pazarlanır. 19. yüzyıl Alman Romantiklerinin (Schlegel, Schelling ve bilhassa Heinrich Heine) felsefi masalarına yatırdığı bu figür; güya maddenin kabalığına karşı ruhun soylu isyanını temsil ediyordu.
Oysa 1605 yılında Madrid’de matbaadan çıkan o sarı sayfalı ilk baskıda romantizmden eser yoktu.
Ortada; dişleri kırılan, sopalarla dövülen, suratına kusulan, köylülerin ve hancıların maskarası haline gelen, tıbbi anlamda klinik bir akıl hastasının trajikomik can çekişmesi vardı. Miguel de Cervantes Saavedra, insanlığa sevimli bir şövalye masalı hediye etmemişti; çökmekte olan İspanyol İmparatorluğu’nun çürümüş vicdanına ve sahte kahramanlık mitolojisine acımasız bir otopsi yapmıştı.
Yazarın Bedenindeki Kurşunlar: İnebahtı Çolağı ve Cezayir Zindanı
Cervantes’in bu metni hangi biyografik cehennemden çıkardığını anlamadan Don Kişot’u anlamak imkânsızdır. Cervantes, kütüphanesinde kahvesini yudumlayarak şövalyelerle alay eden salon entelektüellerinden biri değildi.
1571 yılında, Osmanlı donanmasıyla Haçlı ittifakının karşılaştığı İnebahtı (Lepanto) Deniz Savaşı’nda Marquesa kadırgasında piyade askeriydi. Sıtma nöbeti geçirmesine rağmen güverteye fırlamış, göğsünden iki kurşun yemiş ve sol kolunu parçalayan üçüncü bir gülle parçasıyla ömür boyu sakat kalmıştı. İspanya tarihine geçecek unvanı bizzat o gün kazandı: "El manco de Lepanto" (İnebahtı Çolağı).
Fakat çilesi bununla bitmedi. 1575’te İspanya’ya dönerken bindiği gemi Arnavut Mami Reis komutasındaki Osmanlı leventleri tarafından basıldı ve Cervantes Cezayir’e götürüldü. Üzerinde dönemin muzaffer komutanı Don Juan’ın tavsiye mektupları çıktığı için korsanlar onu "çok zengin ve yüksek rütbeli bir asilzade" zannederek fidyesini astronomik bir rakama (500 altın duka) bağladılar.
Cervantes, Cezayir zindanlarında tam beş yıl esir kaldı. Dört kez kaçma girişiminde bulundu, her defasında yakalandı, yoldaşlarını ele vermediği için zincirlere vuruldu ve ölümün kıyısından döndü. 1580’de Trinitarian tarikatı rahipleri ailenin topladığı fidyeyi ödeyince serbest kalıp memleketine dönebildi.
Karşılaştığı İspanya ise uğruna kolunu bıraktığı o şanlı imparatorluk değildi: İşsiz, yoksul ve sakat bir gazi olarak kimse yüzüne bakmadı. Geçinebilmek için Endülüs’te İspanyol Donanması (Yenilmez Armada) adına zeytinyağı ve buğday toplayan bir vergi tahsildarı oldu. Manastırlardan zorla mal aldığı için Katolik Kilisesi tarafından iki kez aforoz edildi. Nihayet, topladığı paraları emanet ettiği bir sarrafın iflas etmesi üzerine zimmet suçlamasıyla Sevilla Kraliyet Hapishanesi’ne atıldı.
Don Kişot, işte o Sevilla zindanının izbe, karanlık ve gürültülü koğuşlarında tasarlandı. Romanın birinci cildine yazdığı ünlü önsözde bunu açıkça itiraf eder:
“Bu kitap nerede doğabilirdi? Her türlü sıkıntının konakladığı, her türlü hazin gürültünün yuvalandığı bir hapishanede...”
Kuruyan Bir Beyin ve İflas Eden İmparatorluk
Romanın kahramanı Alonso Quijano, La Mancha’nın tozlu, unutulmuş bir köyünde yaşayan yoksul bir kır soylusudur (hidalgo). Tarlalarını, arazilerini haraç mezat satıp piyasadaki şövalye romanlarını (Amadís de Gaula vb.) alan ve yemeden içmeden geceler boyu bu safsataları okuyan bir meczuptur:
“Sonunda öyle bir hale geldi ki, geceleri sabaha, gündüzleri akşama kadar okumaktan beyni kurudu ve aklını bütünüyle kaybetti.”
"Beynin kuruması", dönemin tıp anlayışında melankoli ve cinnetin doğrudan biyolojik tanımıdır. Don Kişot bir hayalperest değil; algı yetisini tamamen yitirmiş bir delidir. Tavan arasındaki paslı, fare kemirmiş zırhları kuşanır; mukavvadan bir miğfer yapar; kaburgaları sayılan bir beygire (Rocinante) biner ve domuz tuzlamaktan elleri kokan kaba saba bir köylü kadınını (Aldonza Lorenzo) "Dulcinea del Toboso" adıyla soylu bir prenses ilan eder.
Bu sahne, 17. yüzyıl başı İspanyası’nın kusursuz bir alegorisidir: İmparatorluk Amerika kıtasını yağmalamış, Potosí madenlerinden tonlarca gümüş taşımış, Avrupa’yı haraca bağlamıştır. Fakat hazine iflas etmiştir; tarlalar ekilmemektedir; Engizisyon terörüyle Yahudiler ve Moriskolar sürülmüş, geriye sadece çalışmayı "asalete aykırı" sayan, cepleri delik fakat kibirlerinden yanlarına varılmayan milyonlarca aç hidalgo kalmıştır.
Don Kişot’un paslı zırhı, işte bu sahte imparatorluk cakasının ta kendisidir. Ülke iflasın eşiğindedir ama herkes kendini dünyayı fetheden bir Amadís zannetmektedir.
Metnin Şiddeti: Tımarhane Tiyatrosu Olarak Saray
Don Kişot’un ikinci cildine (1615) gelindiğinde parodi daha da vahşi ve karanlık bir hal alır.
Don Kişot ve uşağı Sancho Panza, zengin bir Dük ve Düşes’in sarayına konuk olurlar. Aristokrat çift, Don Kişot’un deliliğini çok iyi bilmektedir; fakat onu tedavi etmek yerine, saraylarında günlerce süren sadist bir eğlence tertip ederler. Hizmetçileri büyücü kılığına sokar, ahşap bir uçan ata bindirir, Sancho’yu sahte bir adaya vali yapıp aç bırakır ve bir delinin hezeyanlarını kendi can sıkıntılarına meze yaparlar.
Burası metnin en acımasız yeridir: Asıl deli kimdir? Kendi dünyasında masumca kaybolmuş olan yaşlı bir adam mı, yoksa bir akıl hastasını aşağılayarak kahkahalar atan o kibirli saray soyluları mı?
Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler (Les Mots et les Choses) adlı başyapıtında Don Kişot’u modernitenin ilk figürü ilan ederken tam da bu noktaya parmak basar: Don Kişot, kelimelerle nesnelerin birbirinden koptuğu bir çağın kurbanıdır. Kitaplarda yazan o şanlı Orta Çağ dünyası ile dışarıdaki sefalet, fahişeler ve açlık arasında kapanmaz bir uçurum açılmıştır. Don Kişot o uçurumu görmeyi reddettiği için dayak yer.
Bir Çağın Cenaze Töreni
Romanın sonunda Don Kişot yel değirmenlerini yenemez. Köyüne döner, yatağa düşer ve ölüm döşeğinde aniden aklı başına gelir: "Ben Don Kişot değilim, ben Alonso Quijano’yum. Şövalye romanlarının hepsi birer saçmalıktan ibarettir."
İdealist bir kahraman olarak değil; deliliğinden utanmış, kandırıldığını anlamış kırık bir ihtiyar olarak son nefesini verir.
Cervantes, bir şövalye masalı yazmamıştır; şövalyeliğin, hamasetin, emperyal kibrin ve savaş çığırtkanlığının cenaze namazını kıldırmıştır. İnebahtı’da kolunu, Cezayir’de gençliğini ve Sevilla zindanında itibarını bırakan bir gazinin elinden ancak böylesine acımasız, böylesine kanlı ve böylesine hakiki bir şaheser çıkabilirdi.
Kaynakça
- Miguel de Cervantes Saavedra, El ingenioso hidalgo Don Quijote de la Mancha (I. Cilt 1605, II. Cilt 1615); Türkçesi: Roza Hakmen, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1999.
- Jean Canavaggio, Cervantes, Paris: Fayard, 1986; Türkçesi: İsmail Yerguz, İstanbul: Dost Kitabevi Yayınları, 2004. (İnebahtı savaşı, Cezayir esareti ve Sevilla zindanı belgeleri).
- Michel Foucault, Les Mots et les Choses (Kelimeler ve Şeyler), Paris: Gallimard, 1966; Türkçesi: Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi, 1994. (Don Kişot ve göstergeler düzeni çözümlemesi, s. 75-84).
- Georg Lukács, Die Theorie des Romans (Roman Kuramı), Berlin: Paul Cassirer, 1920; Türkçesi: Cem Soydemir, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003. (Modern romanın doğuşu ve Don Kişot'taki ideolojik yarılma).
- Jale Parla, Don Kişot'tan Günümüze Roman, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000. (Don Kişot'un şövalye parodisi ve epistemolojik kırılma tahlili).
- Harold Bloom, The Western Canon: The Books and School of the Ages, New York: Harcourt Brace, 1994. (Cervantes ve Shakespeare karşılaştırması).
- María Antonia Garcés, Cervantes in Algiers: A Captive's Tale, Nashville: Vanderbilt University Press, 2002. (Cervantes'in 1575-1580 Cezayir esaretinin psikolojik ve edebi yansımaları).