Papatya Kokusu
Papatya kokusuna yatırılmış.
Bir eşik aralanır evde.
Mutfağın rutubetli tahtaları
gıcırdar atılan her adımla.
Rüzgâr,
tül perdeyi usulca savururken içeriye,
bir adam ya da
kendi enkazına dönmüş kırgın bir gölge,
tezgâhın üzerine toplar
ömründe geride bıraktığı ne varsa:
Bir avuç katılaşmış,
taş kesmiş suskunluk...
Bir tutam yarım kalmış,
ucu yangın kokan cümle...
Hani bir zamanlar seni
incitme korkusuyla titreyen,
soba kenarında bükülüp
formunu kaybetmiş o eski kalbini alır eline;
şimdi gürültülü dünyadan
elini ayağını çekmiş,
kabuğuna çekilmiş,
yorgun ve darmadağın bir nesne gibi.
Omzuna sükûtun
kurşun gibi ağır hırkasını geçirip
oturur kendi gölgesinin bittiği yere.
Ne dilinin ucundaki acı,
ne pencerede geceden sabaha
devrilen o ağır çile...
Sadece ahşap çatlaklardan sızan zaman,
bir de fotoğraftan yayılan
taze papatya kokusu.
Dışarıda taşlar konuşur,
onun ketum suskunluğuna tercüman.
Çöpe atılmış kül anlatır
yaşanan o büyük yangının destanını.
Ve adam,
kapıyı kendi üzerine yavaşça kapatır.
Sende unuttuğu ne kadar sızı varsa
bırakır o gıcırdayan mutfakta.
Cebinde sadece
kendi sarsılmaz yalnızlığı,
yürür kendi içinden gecenin içine.