Son Mektup
Üşüyorum,
Bir zindanın en tenha köşesine sinmiş mahkum yüreğim,
Bıçak yarası sevdan ile gidiyorum
En bilinmez yollardan en bilinmez diyarlara...
Bir mendil elimde,
Adeta Züheyla İle Yusuf'u kıskandıracak aşkım
Ve gidiyorum...
Kazanamadığım aşk savasının döküntüleri kalbime saplanmış haçer gibi yaralıyor
Ardından yorgunlukla yoğunluk arası bir ela ışık
Ve yazamadığım kelimelerin hüznü,
Aşka sürgün yüreğimden yükselen çığlıklar
Sesim çıkmıyor
Prangalanmış dilim
Fazla mesaide bu ara geceler
Ve koyu karanlıklarda kaldı umutlarım
Sisli ve yağmurluyken hava
Uslanamadım,
Ve dava etti beni yüreğim
Aşk yolunda bitap düşerken
Ardı arkası kesilmez bir gayret
Müdafaası olmayan gidişin dönüşüne
Kanadı kırık bir kuş gibi
Sığınmalı mı dersin çam ağacının iğnelerine
Sessiz bir feryad figan
Aşkı boyarken vuslata
Ve inceden yükseliyor naif hoş bir ses
Kör kuyuların derinlerinden
Gerçek aşk unutuldu tozlu raflarda...
Titrek bir mum alevi kadar ışık saçıyor artık kavramını yitirmiş şiirlerim
Ve tavan arasında çürümeye yüz tutmus kadar acıyor kalbim
Derin bir sessizlik sonrası
Yalnızlık kahvesi kadar uykularımı kaçıran
Gafletten uyanıyorum...
Tekerrür mu ediyor tarih
Zaman mı durdu yoksa
Hep aynı yerden kanıyor yaralarım.
Buğulu camlara adını yazmaya başladığından beri
Çay bile ısıtmaz oldu içimi...
Sonra sen gittin,
Ve İçimi yakan alev
ardındaki toz bulutu kadar keskin
ve ardına bakmadan gidişin kadar marur
ve bir halk ozanının türküleri kadar yakıcı,
kimseye anlatılamayacak kadar yoğun bir acının ardı sıra gelen hissizlik sanki, okuduğun kitaplardaki kirli sakallı hayattan bezen adam gibi
ve bir palyaço kadar mükemmel yalancıyım bu günlerde,
Ve şimdi ben gidiyorum
Yorgunluk kahvemi de içtim
Müsaade bana bu vefasız aşktan...