Aşkın Ontolojisi / Kenz-i Mahfi'den Modern Simülakrlara 2
Günümüzün postmodern ve dijital çağında, o kadim çağların gök gürültüsünü andıran devasa aşklarının nasıl da yozlaştırıldığını, sığlaştırıldığını ve adeta tüketim toplumunun ucuz bir metası haline getirilerek ayaklar altına alındığını görmek, felsefi anlamda derin bir ontolojik keder yaratmaktadır. Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın "Simülakrlar ve Simülasyon" kuramında ifade ettiği gibi, modern insan artık aşkın gerçeğini değil, onun ekranlara yansıyan, filtrelenmiş, içi boşaltılmış kopyalarını, yani simülakrlarını yaşamaktadır. Zygmunt Bauman’ın "Akışkan Aşk" diyerek kavramsallaştırdığı bu yeni çağda bağlar pamuk ipliğine bağlı, taahhütler korkutucu, derinlik ise zaman kaybı olarak görülmektedir. Eskiden bir ömür süren, uğruna çöllere düşülen, dağlar delinen o muazzam eylem, bugün ekranlarda sağa veya sola kaydırılan parmak hareketlerinin soğuk algoritmalarına, anlık hazların kimyasal sarhoşluğuna indirgenmiştir. Alman filozofu Byung-Chul Han’ın "Eros’un Istırabı" adlı eserinde haykırdığı üzere, narsizmin cehenneminde boğulan modern birey, "Öteki"ni tamamen ortadan kaldırmış, aşkı sadece kendi egosunu onaylatacağı bir ayna, bir performans sahnesi haline getirmiştir. Bizler bugün, Züleyha’nın o dönüştürücü acısından, Mecnun’un egosunu yok eden deliliğinden fersah fersah uzakta, kendi konfor alanlarımızın güvenli ama buz gibi soğuk duvarları arasında, sahte dijital kalpler göndererek aşkı deneyimlediğimizi sanan, aslında ruhu açlıktan ölmek üzere olan modern köleleriz.
Geçmişin o suskun ama bir o kadar da sağır edici çığlığı, işte tam da bu modern yabancılaşmanın orta yerinde yankılanmakta, bize unuttuğumuz insanlığımızı, kaybettiğimiz derinliğimizi hararetle hatırlatmaktadır. Eski medeniyetlerin harabelerine, sararmış el yazmalarına veya dilden dile dolaşan efsanelere kulak verdiğimizde, aşkın sadece bir duygu değil, bir "oluş" biçimi, bir varoluşsal direniş olduğunu duyarız. Geçmiş bize, sevmenin bedel ödemek olduğunu, ıstırap çekmeden ruhun tekamül edemeyeceğini, teslimiyet olmadan o büyük evrensel uyuma katılamayacağımızı haykırır. Şamanın doğayla kurduğu o vecde dayalı bağdan, Zerdüşt’ün ateşinin arındırıcı gücüne, oradan da mutasavvıfın çilehanesinde damıttığı o ilahi nura kadar, geçmişin tüm felsefeleri ve inanç sistemleri bize tek bir gerçeği işaret eder: Aşk, kendi küçük dünyandan çıkıp, evrenin o devasa ve korkutucu boşluğuna kendini korkusuzca fırlatmaktır. Kierkegaard’ın o ünlü "iman sıçraması" kavramı, aşk için de geçerlidir; rasyonel aklın, hesap kitap yapan zihnin bittiği yerde o büyük sıçramayı yapamayanlar, geçmişin aşıklarının yanından bile geçemezler, zira geçmiş bize aşkın bir güvenlik poliçesi değil, gönüllü bir yanma eylemi olduğunu tüm çıplaklığıyla anlatır.
Bu gönüllü yanma eyleminin, sadakatin ve fütüvvet ahlakının tarihsel bağlamdaki en çarpıcı, en görkemli tezahürlerinden biri şüphesiz Hz. Ali’nin şahsiyetinde ve onun Hz. Muhammed’e duyduğu o emsalsiz sevgide vücut bulur. Hz. Ali’nin aşkı, romantik bir lirikten öte, mutlak bir teslimiyetin, aklın ve ruhun hakikatin kaynağına duyduğu sarsılmaz bir itimadın hikayesidir. Hicret gecesi, müşriklerin suikast planlarını bile bile, Peygamberin yatağına hiç tereddüt etmeden yatması, salt bir fiziksel cesaret değil; kendi varlığını Sevgili’nin varlığında tamamen yok etme halinin en zirve noktasıdır. O gece Hz. Ali, ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederken bile huzur içindedir; çünkü felsefi olarak varlığını o an bedeniyle değil, korumaya yemin ettiği o ilahi mesajla ve onun elçisiyle tanımlamaktadır. Elinde tuttuğu Zülfikar, sadece savaş alanlarında düşmanı biçen iki çatallı bir kılıç değil, aynı zamanda insanın içindeki iyi ile kötüyü, hak ile batılı birbirinden ayıran şaşmaz bir felsefi iradenin, Jungian anlamda içsel karanlığı parçalayan aydınlık bir bilincin sembolüdür; Ali’nin aşkı, adaletin ve merhametin çelikleşmiş, yenilmez halidir.
Bu ilahi ve epik sadakatin aile yuvasındaki yansıması ise, Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın birleşiminde, İslami felsefede "Meracel Bahreyn" (İki denizin birbirine karışmadan kavuşması) olarak tasvir edilen o kozmik ve ruhanî evlilikte kendisini gösterir. Onların hanesi, maddi anlamda yoksulluğun, kuru ekmeğin ve yamalı hırkaların mekanı olsa da, manevi anlamda evrenin en zengin, en ihtişamlı sarayıdır; zira o evin duvarları kerpiçten değil, koşulsuz sevgi, derin bir saygı ve ilahi rıza ile örülmüştür. Hz. Fatıma’nın el değirmeni çevirmekten nasır tutan elleri ile Hz. Ali’nin savaşlardan yara bere içinde kalmış bedeni, dünyevi heveslerin çok ötesinde, ahiret yurduna uzanan bir yoldaşlığın, bir omuz omuzalığın nişanesidir. Günümüzün mülkiyete, gösterişe ve karşılıklı çıkar hesaplarına dayalı, evlilik sözleşmelerini birer ticari antlaşmaya çeviren sığ ilişki dinamiklerinin aksine, Ali ve Fatıma’nın aşkı, iki ruhun dünyevi olan her türlü ağırlıktan sıyrılarak ortak bir hakikate, tek bir Yaratıcıya doğru kanat çırpmasıdır. Onların hikayesi, sevmenin bir diğerine sahip olmak değil, diğerinin kendi içindeki ilahi özü gerçekleştirmesi için ona en güvenli, en şefkatli liman olmak anlamına geldiğini insanlık tarihine altın harflerle kazımıştır.
Aşkın sadece bireylere veya mutlak Yaratıcıya duyulan bir hissiyat olmaktan çıkıp, insanın kök saldığı toprağa, aidiyet hissettiği coğrafyaya yönelmesi, varoluşun en arkaik ve en güçlü bağlarından biri olan "Vatan Aşkı"nı doğurmuştur. Özellikle Türklerin tarihsel serüveninde vatan, sadece üzerinde yaşanılan jeopolitik bir toprak parçası değil; ataların ruhlarının dolaştığı, kanla sulanan, dualarla mayalanan, Şamanist inancın o derin Toprak Ana (Yer-Su) kültüyle beslenen kutsal bir anadır. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında, çetin doğa koşullarına karşı verilen o amansız varoluş mücadelesi, Türk milletinin karakterini şekillendirirken, vatanı da canından aziz bilme felsefesinin temellerini atmıştır. Alman varoluşçu filozofu Martin Heidegger, insanın yeryüzündeki gerçek varoluşunu ancak "ikamet etme" eylemiyle, yani bir yere kök salıp o yeri koruyup gözeterek anlamlandırabileceğini söyler; Türkler için bu ikamet etme, çadırın kurulduğu bozkırdan, fethedilen kalelere kadar her karış toprağı namus bilmek, o toprağın ruhuyla tam bir ontolojik bütünleşme sağlamak demektir. Vatan sevgisi, bireyin kendi dar sınırlarını aşıp, milyonlarca insanın ortak hafızasında, ortak acısında ve ortak zaferinde kendi ölümsüzlüğünü bulduğu kolektif bir aşktır.
Bu vatan aşkı, geçmişin tozlu sayfalarında kalmış romantik bir tekerleme değil; Orhun’un sessiz tanıkları olan taşlara kazınmış kadim tamgalarda, o gizemli runik harflerin her bir kıvrımında vatanın bağımsızlığının gelecek nesillere fısıldandığı muazzam bir tarihsel mirastır. O arkaik taşlar, sadece birer anıt değil, bir milletin varoluş bildirisinin, bağımsızlık aşkının yeryüzüne çakılmış mühürleridir. Ötüken’in o kutsal ve karanlık ormanlarında tutuşturulan, Ergenekon’da demir dağları eriten o devasa ateş; asırlar boyunca hiç sönmeden, elden ele, yürekten yüreğe, kılıçtan kaleme taşınarak, Malazgirt’in ovalarından, Çanakkale’nin kan kızıla boyanmış sularından geçip nihayetinde Samsun’a kadar uzanan o bağımsızlık ateşinin ta kendisidir. Bu ateş, Zerdüştlerin kutsal ateşinden çok daha farklı, tamamen milli ve manevi bir cevherle yanan; emperyalist işgallere, zillet içinde yaşamaya karşı Türk’ün genetik kodlarında taşıdığı o durdurulamaz isyanın, hürriyet sevdasıyla harmanlanmış vatan aşkının felsefi manifestosudur. Vatanını seven insan, kendi fani bedeninin bir gün o toprağa karışıp onu besleyeceğini bilen, geçmiş atalarının emanetini gelecekteki torunlarına lekesiz bırakmak için ölümü gülümseyerek karşılayan insandır.
İşte bu destansı bağımsızlık ateşinin, o tarifsiz vatan aşkının gökyüzündeki en somut, en estetik ve en kutsal tezahürü, nazlı nazlı dalgalanan bayraktır. Bayrak, sıradan bir bez parçası veya basit bir devlet sembolü değil; sosyolojik ve psikolojik anlamda bir ulusun tüm acılarının, zaferlerinin, şehitlerinin son nefesinin ve anaların dualarının tek bir kumaşta cisimleşmiş halidir; o, rengini üzerinde yaşayanların fedakar kanından alan, gökyüzündeki ilahi hilal ve yıldızı yeryüzüne indiren kozmik bir nişanedir. Fransız sosyolog Émile Durkheim’ın "kolektif bilinç" ve "kutsal nesneler" üzerine yaptığı analizler bağlamında bayrak, toplumun kendi birliğini, inancını ve varoluş gayesini üzerinde topladığı en üst düzey totemik ve manevi semboldür. Bir millet bayrağına baktığında sadece renk ve şekil görmez; orada kendi tarihini, Çanakkale’de toprağa düşen on beşlileri, Yemen’de kavrulanları, Sarıkamış’ta donanları ve İstiklal Harbi’nin o mucizevi direnişini görür. Bayrak aşkı, dünyevi olanı aşan, metafizik bir anlama sahip olan; rüzgarıyla insanın ruhunu dalgalandıran, uğruna tereddütsüz can verilen ve varlık felsefesinin şeref köşesine oturtulan eşsiz bir manevi bağlılıktır.
Vatan ve bayrak uğruna gösterilen bu destansı fedakarlıkların yanında, İslam tarihi, hakikatin kendisine duyulan aşkın sınırlarını zorlayan, aklın bariyerlerini paramparça eden unutulmaz ruhsal şahsiyetlere de ev sahipliği yapmıştır ki bunların en sarsıcı olanı şüphesiz Hallâc-ı Mansûr’dur. Mansûr’un o dudak uçuklatan "Ene’l-Hakk" (Ben Hakk'ım / Hakikatim / Yaratıcının tezahürüyüm) çığlığı, ortodoks inancın kurallarını altüst eden, tasavvuf felsefesinin ontolojik sınırlarını en uç noktaya taşıyan radikal bir aşk beyanıdır. O, Jung’un bireyleşme sürecinin son aşaması olan tam aydınlanmayı o kadar şiddetli yaşamıştır ki, yaratan ile yaratılan, aşık ile maşuk arasındaki o incecik perdeyi yırtıp atmış, damlanın okyanusla bir olduğunu değil, damlanın bizzat okyanusun kendisi olduğunu ilan etmiştir. Hallâc’ın dar ağacına gülümseyerek yürümesi, elleri ve ayakları kesilirken dahi kanıyla yüzünü kızartarak "Aşkın abdesti ancak kanla alınır" demesi, Alman idealizminde aklın sınırlarına çarpan Kant’ı bile dehşete düşürecek türden, aklı tamamen devreden çıkaran ve sadece kalbin o yakıcı idrakiyle anlaşılabilecek devasa bir metafizik eylemdir. Mansûr bize, gerçek aşkın, sırrın ağırlığını taşıyamayan bir bedenin, hakikat uğruna parçalanmayı bir ödül olarak kabul etmesi olduğunu kanıyla yazarak öğretmiştir.
Hallâc’ın açtığı bu tekinsiz, kanlı ve yakıcı yoldan yürüyen, aşkın o isyankar ve coşkun tabiatını şiirleriyle evrensel bir boyuta taşıyan bir diğer büyük isim ise derisi yüzülerek şehit edilen Seyyid Nesimi’dir. Nesimi’nin "Bende sığar iki cihân, ben bu cihâna sığmazam / Cevher-i lâmekân menem, kevn ü mekâna sığmazam" dizeleri, insanın sadece etten kemikten ibaret bir varlık olmadığını, onun ruhunun bütün bir evreni, zamanı ve mekanı içine alabilecek kadar geniş, derin ve ilahi bir potansiyele sahip olduğunu haykıran eşsiz bir varoluşsal manifestodur. O, varlığın tekliğini ve her şeyin o ilahi tekliğin bir yansıması olduğunu öylesine derinden hissetmiştir ki, bu felsefeyi anlamayan ham ruhların, yobaz zihinlerin ve siyasi otoritelerin onu fiziksel olarak yok etme çabası, onun o muazzam aşkını söndürememiştir. Derisi yüzülürken dahi hakkı söylemekten vazgeçmeyen, bedenin o ince örtüsünden kurtulup saf ruha, mutlak Sevgili'ye koştuğunu hisseden Nesimi, Schopenhauer’ın bahsettiği o "yaşama iradesi"ni tamamen aşmış, acıyı aşka, ölümü ise ebedi bir dirilişe dönüştürmüştür. Onların hikayeleri, aşkın sadece kalbi okşayan ılık bir rüzgar değil; insanın bütün inançlarını sınayan, onu kendi sınırlarının ötesine fırlatan ve gerekirse canını talep eden kozmik bir fırtına olduğunu hafızalarımıza kazımıştır.
Peki bizler, asırlar ötesinden gelen bu muazzam fedakarlıkların, bu kanlı ve terli destanların, dağları delen, çölleri aşan, derileri yüzdüren ve bayrakları göklere çeken o devasa ruhların mirasçıları olarak bugün felsefi ve ahlaki koordinatlarımızın neresindeyiz? Ne yazık ki, kapitalizmin ve bireyciliğin o soğuk dişlileri arasında ezilen modern insan, Yunus’un merhametini, Züleyha’nın dönüşümünü, Kerem’in yangınını ve atalarının vatan aşkını raflarda tozlanan nostaljik masallar, dizilerde tüketilen ucuz senaryolar seviyesine indirgemiştir. Gökyüzüne, yıldızlara veya kendi iç dünyasının derinliklerine bakmayı çoktan unutmuş; gözlerini ekranların o sahte, mavi ışığına hapsederek ruhunun ufkunu daraltmış, kalbini sanal beğenilerle beslenen obez bir egoya teslim etmiştir. Bizler "sevgi" kelimesini ağzımızdan düşürmediğimiz halde, aslında "sevebilme" yeteneğimizi kaybettik; çünkü sevebilmek için tahammül etmek, emek vermek, kendi bencil arzularından vazgeçip "Diğeri"nin acısını yüreğinde hissetmek gerekir ki bu, modern insanın en çok korktuğu ve kaçtığı varoluşsal yüktür. Tarihin o büyük şahsiyetleri bize aşkın insanı nasıl tanrısal bir mertebeye, onurlu bir duruşa yükselttiğini gösterirken, bizim çağımızın sığlıkları aşkı insanı küçülten, tüketen ve yalnızlaştıran psikolojik bir çıkmaza hapsetmiştir.
Sonuç olarak, Hz. Âdem’in cennetteki o ilk kalp çarpıntısından başlayıp Züleyha’nın zindanından, Mecnun’un çölünden, Kerem’in külünden geçerek; Hz. Ali’nin sadakatine, ataların o görkemli vatan ve bayrak aşkına, Hallâc’ın ve Nesimi’nin o kanlı ama sarsılmaz hakikat haykırışlarına uzanan bu muazzam tarihsel ve felsefi panorama bize göstermektedir ki; aşk, varlığın hem alfa noktası hem de omega noktasıdır. İlahi aşk, dünyevi aşk, vatan aşkı veya hakikat aşkı diye ayırdığımız tüm bu kavramlar, aslında ontolojik bağlamda tek ve aynı evrensel enerjinin, mutlak Yaratıcı’nın evrene üflediği o sonsuz çekim kuvvetinin farklı frekanslardaki titreşimlerinden başka bir şey değildir. Biri diğerini dışlamaz, aksine her biri diğerine giden yolun taşlarını döşer; bir kadını veya erkeği hakkıyla sevmeyen, yurdu için gerektiğinde feragat edemeyen birinin, bütün kainatı yaratan o yüce kudreti sevdiğini iddia etmesi sadece felsefi bir safsata ve manevi bir körlüktür. Aşk, Şamanın doğayla bütünleştiği o arkaik kökler, Zerdüştün kötülüğe karşı yaktığı o kutsal ateş, tasavvufun kibri eriten o devasa okyanusu ve bir ulusun göklerde dalgalanan onurlu bayrağıdır; kısacası o, var olmanın ta kendisidir.
Bizim birey ve toplum olarak yapmamız gereken şey, geçmişin bu kutsal metinlerini, efsanelerini ve kahramanlıklarını müzelerde sergilenen veya kitaplarda okunan ölü antikalar olarak görmek değil; o hikayelerin içindeki sönmemiş közleri alıp modern çağın bu buz tutmuş, hissizleşmiş yüreklerine yeniden düşürmektir. Fransız rasyonalizminin buz gibi akılcılığı ile dünyayı anlarken, Alman idealizminin o sarsılmaz iradesiyle doğruların arkasında durmalı, fakat tüm bunları yaparken içimizdeki o saf, coşkun, Şamanik ve Tasavvufi irfanı merkeze koyarak ruhumuzu beslemeliyiz. Eğer bu dünyada kendi cehennemimizi yaşamak istemiyorsak, içimizdeki narsistik Lilithleri ehlileştirmeli, dünyevi takıntılarımızı Züleyha gibi ilahi bir aydınlanmaya çevirmeli, Somuncu Baba gibi insanlara gizliden gizliye fırınlar dolusu sevgi ekmeği pişirmeli ve vatanımızı, tıpkı atalarımızın yaptığı gibi, sadece üzerinde yaşanan bir yer değil, uğruna bedel ödenen kutsal bir emanet olarak sevmeliyiz. Ancak geçmişin bu derin frekanslarına yeniden uyumlanabilirsek, günümüzün hızla dönen, tüketen ve anlamsızlaştıran çarklarından kurtulup, kendi varoluşumuzun o eşsiz, ağırbaşlı ve görkemli senfonisini duyabiliriz.
Nihayetinde aşk; evrenin en büyük, en çözülemez ama yaşamaya en çok değer olan, insanın taşıyabileceği en ağır ama onu en çok hafifleten o yüce, o ilahi sırdır. O olmadan tarih sadece kanlı savaşların kronolojisi, coğrafya sadece cansız toprak parçaları, din sadece korkutucu ritüeller bütünü, insan ise sadece düşünen et yığınından ibaret kalırdı. Aşk; toprağı vatan yapan, bezi bayrak yapan, aklı irfana dönüştüren, acıyı olgunluğa evrilten, ölümü ise sonsuz bir doğuşa gebe bırakan o büyük simyacının adıdır. Eğer evren, Tanrı’nın kendi cemalini seyretmek için yarattığı devasa bir aynaysa, bizim kalplerimiz de o aynanın sırrıdır; o sırrın dökülmemesi, aynanın parlaması ve hakikatin yansıması sadece ve sadece sevebilme kapasitemizle orantılıdır. Yüzyıllar boyunca yankılanan o kadim fısıltıyı kalbimizin en derinlerinde hissederek bitirmeliyiz bu uzun yürüyüşü: İnsan sadece bildiği ve sahip olduğu kadar değil, fakat yalnızca sevdiği, sevebildiği ve aşk uğruna hiçlikte kaybolabildiği kadar vardır.
