Topluluktan yeni kurmaca metinler
Bir hikayenin tam kalbinden sökülmüş fragment...
Bazı sevgiler anlatılmaz, insanın içine işlenir. Bazı vedalar yaşanmaz, ömür boyu taşınır. Bu satırlar, kavuşamasa da sevmekten vazgeçmeyen bir yüreğin kâinata bıraktığı şahididir. Çünkü bazen insanın söyleyemediği her şeyi, kalbi anlatır.
"Yabancılar , doğmadıkları bir yere giden insanlardır."
Oysa aşk; tüm farklılıklara rağmen birlikten doğan o "biz" olma yolculuğu değil miydi?
Şansı yaver gitmeli bu hayatta.
"İnsan kendi içindeki kaosu düzenlemeye çalıştıkça, dışarıdaki dünyayı darmadağın eder. -nietzche"
Kendi dünyasını yaratan küçük bir kız çocuğu, kitaplarıyla çok mutlu…
Eski gelinlerin çilesi bitmez
sessiz sedasız tanıksız imkansız ve hayali bir aşkın öyküsü
Birkaç hamsi kokusunun insanı geçmiş ile gelecek arasında köprüye çevirmesi. Geçmiş ne yalnızca güzellenecek ne de karalanacak; her hatırada sıcaklıkla kırgınlık yan yana duracak.
Sokakta oynayan çocukları o anda bir heyecan sardı. İçlerinden biri: -Cadı geliyor kaçınnnnnn diye bağırınca hepsi başka yönlere koştular.
Anlatıyı görsel ve video eşliğinde keşfet
"...Lord, önce yükselen Ay'a dehşetle baktı; "*Ne kadar berrak! Ne kadar yüce!*" dedi ve sustu. Yükselen Ay, onun tepesinde ilahi bir vicdanmış gibi durarak Lord'a yaptığı şeyi sorgulatıyordu. Ne yapmış mıydı? Yükselen berrak ve yüce Ay'ın ilahi huzurunda anlatayım:
Oswestry kalesinin ve sınırın lordu, Kralın sadık Baronu, Lord Pec'hedan FitzAlan, bir gece ansızın gece ayini düzenlemeye karar verdi. Gecenin köründe muhafızlar Rahip Erwan'ı apar topar uyandırıp kale şapeline götürdüler. Rahibin yanında ayrıca Rahibe Aberzhen da vardı. Kalenin soğuk ve esrarlı koridorlarının sonundaki mum ışıklarıyla kör bir ışıkta tüm kale sakinleri yarı uykulu vaziyette rahibi dinliyor, ellerini bağlayıp dua ediyormuşçasına gözlerini kapatarak uyukluyorlardı — rahip de dahil. Küçük ve sıkışık şapel odasında sadece iki kişi gerçekten uyanık bir şekilde Tanrı'ya yalvararak dua ediyorlardı: Biri Rahibe Aberzhen, biri Lord FitzAlan'dı. Rahibe, Tanrı'ya sonsuz ve saf bir bağlılıkla ondan günahlarını affetmesini, arzularına hâkim olup Tanrı'ya yakışır namuslu bir kul olmayı diliyordu. Rahibe gözlerini gece rüzgârında seyiren mum ışığındaki tahta haça dikmiş; Meryem Ana'nın İsa'ya bakarcasına bakıyordu haça: Gözleriyle tapıyordu. Lord FitzAlan ise Tanrı'ya onu affetmesi için değil, gözleri önündeki o siyahlar içindeki genç ama olgun bakışlı yüzü öpmek; şapelin incecik dar penceresinden saçılan Ay ışığının parlattığı naifçe ama sadakatle birbirine kenetlenmiş ellere dokunmak için yalvarıyordu Tanrı'ya! Lord, içten içe yanıyor, gözlerini ondan ayıramıyordu. Gece, tüm gece ve günler boyu aklı o suskun, ince dudaklarda kalmış, artık dayanılmaz hâle gelip içini yakmaya başlamıştı; bundan dolayıdır ki gecenin bir vakti bu anlamsız ayini düzenletmişti. Lord FitzAlan, o dolgun yanaklara baktıkça artık dua etmeyi bile unutmaya başlamış, sadece kendini onun hemen dibinde, yakınında olduğu hülyalara dalmıştı ki tam bu anda papaz "Amin" diyerek ayini bitirdi. Herkes istavroz çıkarıp şapeli terk etmeye başlamıştı. Rahibe ise küçük ağzıyla sessiz ama âşık bir gönlü kahredecek kadar tatlı şekilde "Amin" dedi ve nermin ellerini hafifçe açıp istavroz çıkardı ve rahibin yanında onun çıkmasını beklemeye başlamıştı. Herkes birbir giderken Lord, Leydi Toncadura'nın çıktığını görünce rahibin yanına yaklaşıp kulağına sessizce "Şapelin temizlenmeye ihtiyacı var" dedi. Rahip ise saygıyla "Sabah birini hemen yollarım efendim" dedi; ancak Lord sert ve kısaca "Şimdi... Temizlenmeli rahip" dedi. Rahibin aklına türlü türlü düşünceler, fikirler dolduysa da Lord'a karşı gelecek bir özgüveni ve cesareti yoktu. Rahip yavaşça karanlık şapelin aydınlık tarafına dönüp Rahibe Aberzhen'e "Aberzhen, Lord efendimiz şapelin şimdi temizlenmesini istiyor" dedi buyurgan bir şekilde. Rahibe ise ölgün gözlerini hafifçe açıp tekrar o sessiz ama iştah kabartan sesiyle "Elbette, rahip" dedi ve baş eğip yavaşça şapeli temizlemek için süpürge ve su doldurmaya gitti. Rahip, Lord'a dönerek iyi akşamlar dileyip çıkıp gitti. Lord ise sessizce şapelde durmaya devam etti. Dar pencereden Ay'a baktı ve baktıkça aşkı kabarıyordu. Ancak gözleri haça kaydığında bu aşkın yerini günahkâr bir sıkıntı alıyordu. Lord, üstündeki kat kat kumaşı sıkıp arzusu ve vicdanı arasında tartışıyor, hatta yavaşça vicdanına yenilip şapelden çıkmak için geriye dönmüştü. Döndüğünde ise onu bekleyen gölgelerin kapladığı boş koridor değil; Ay'ın ince ışığında parıldayan kahverengi iki göz, dolgun bir elma gibi şişkin yanaklar ve incecik burun altında sessizce birbirine yapışmış narin dudaklardı...
Koynunda yaşadığımız, bağrında nefes aldığımız Dünya’nın yaşı jeologlara göre 4,54 milyar yıl olarak tespit edilmiş! Ayrıca parantez içinde (4,54×109 yıl) diye de yanına matematiksel bir not düşülmüş! (4,54x109) değerinin hem bilimsel- hem de dinsel olarak ayrı ayrı anlatmak istediği sırlar araştırılmaya ve bilimsel olarak açıklanmaya muhtaç.
Bilim adamların hiç ara vermeden gece gündüz demeden matematiksel sırları çözmek için kendilerini paraladıklarını elbette biliyoruz.
İstiyorum ki kalemim siyasetten uzak dursun! Köşemde kır çiçekleri açsın. Gül dalında bülbül ötsün, muhabbet kuşu şakısın!
İstiyorum ki ak cümle arasına karamsar kelime girmesin, kem söz düşmesin. Lakin yalnız istemek yetmiyor! Dilinizin ucuna- dudaklarınızın arasına, Kemal Sunal'ın ince ayar espri kokan “onun bunun” la başlayan sevimli küfürleri düşüveriyor.
Harput'a yani çocukluğumun geçtiği bende adeta bir kanser ya da verem tesiri yapan sevdalım mistik kente girişte evvela sizi Belek gazi buyur eder. Ovaya hâkim bir tepe üzerine kurulmuş aynı zamanda güzel bir mesire yeridir. Devam edince merkezde Çınarlı parkı yani meydana varırsınız. Burada bir yemek yemeden o muhteşem çınarın serinliğini duymadan ayrılmak olmaz. Oradan küçük bir caddeden geçip sarahatun camii yani cimşit ağa hamamından (şimdi restoran) sağa dönünce bir ara sokaktan nadir baba ve Arap baba mescidi türbesine gidilir. Büyük bir dere kenarına yapılmıştır. Şimdilerde bu dere büyük bir bahçe ve meyve ağaçlarıyla doludur. Nadir baba sıradan bir türbe görünümünde olup olmakla beraber Arap babaya bir sokak mesafededir. Arap babaya mescidin sol tarafından bir iki metre aşağı indikten sonra kayalar üzerinde küçük bir kapıdan ulaşılır. Bu Arap baba türbesinin kapısıdır. Türbe dikdörtgen şeklindedir. Zeminin tam ortasında ve yere gömülü yeşil kumaşla örtülü tahtadan bir sanduka içerisinde Arap babanın mumya iskeleti bulunur. O zamanlarda hatırladığım kadarıyla bu sanduka evveli yere açılmış bir çukurda bulunmaktaydı. Ziyaretçiler burada kurban keser dağıtır ve dua ederlerdi. Hatta hasta olanlar, felç geçiren, konuşamayanlar bile burada onunla baş başa bir gece (yanında uyurlardı) geçirirlerdi. Sabah olunca sapa sağlam olarak dönerlerdi evlerine. Tabii inancı sağlam olmak gerekir, şüphe etmemek gerekir. Türbeye gelen Arap babaya bakmak isteyen ziyaretçiler sadece bel kısmına kadar bakabiliyordu. Erkek olduğundan kadınlara gösterilmezdi. Ben çocukken evimiz onun yanı başında olduğundan korkusuzca hep gider bakar (inanmazsınız ama) mistik kokusunu içime çekerdim. Tüm çocuklar bilhassa yaz akşamları etrafında geç saatlere kadar oynardık. Bakımını yapan bir bakıcısı vardı. Kapısı kilitli bir yere her gece bakıcı bir ibrik su bırakırdı. Sabah gelince bu ibrik boş olurdu. Hayal meyal onun gece çıkıp abdest aldığını hatırlarım ya da çocukça halüsinasyon. Beyazlar içinde silueti zor fark edilirdi. Kimseyi inandırmak zorunda değildi bilgi mahiyeti diye okusanıza olur. (Tabiki şimdi siz hadi canım bu kadarımda fazla diyeceksiniz). Fakat tarih hırsızları rahat durmadığından 1982-85 arası bir vakitte evliyayı bir torba içinde yattığı yerde rahatsız ederek çalmak isteyince yetkililer olayı haber alıp duruma el koyuyorlar. Şimdilerde yine aynı yerde hem sanduka zemin üzerinde hemide artık oraya gelen ziyaretçilere gösterilmemektedir. Cesedin başı yoktur. Sonradan buraya kesik bir baş konmuşsa da kesik başın cesetle hiçbir ilgisinin olmadığı görülür. Bütün uzuvlarıyla olduğu gibi varlığını sürdüren cesedin göğüs ve karnı nispeten çökmüş, özellikle el ve ayakları tırnaklarına varıncaya kadar şaşılacak bir biçimde sağlamdır. Cesedin uzun zaman mumyalanmış olduğu görülmektedir. Ceset evliya erenleri az biraz kararmıştır. Şimdi onun asıl efsanesine gelelim. Bekçisi Yaşlı Hacı dede bize bildiği kadarıyla Derdi ki:
Elâzığ’ın eski yerleşim yeri kayalık bir tepe üzerine kurulmuş olan Harput ve yöresinde 1700 yıl evveli yağmur yağmazmış. Kuraklık ardından kıtlık kapıya dayanır. Halk perişandır. Kimse ne yapacağını bilmez haldeymiş. Bu sıralar Balakgazi heykeli eski adıyla kayabaşında daha evvelinde Vali Vefik Kitapçıgil tarafından müze olarak düzenlenen alacalı mescidin yakınındaki bir evde Selvi adlı yaşlı bir kadın rüya görmüş. Bu Selvi adlı kadın rüyasında tanımadığı bir zatın kendisine “bir adam bul ama Arap olsun, başını kes getir bu dereye at ki kuraklıkta, kıtlıkta bitsin, bereket gelsin." demiş. Yaşlı kadın önceleri çok korkmuş ve buna pek bir anlam vermemiş. Ancak aynı rüyayı üç gece üst üste görünce karar vermiş. Karar vermiş vermesine de ama kimi bulacak, kimi kesecek diye bir sürede düşünmüş. Derken bir gece Arap baba buna denk gelmiş, kadın Arap Baba’yı bilinmez bir şekilde öldürmüş. Başını da bindir korku ve zorluklar içinde kesip gövdesinden ayırıvermiş. Ardından gizlice hemen cesedi saklayarak başını da dereye atarak epey bir süre merakla beklemeye başlar. Bir süre sonra gerçektendi yağmur yağmaya başlar. Ama ne yağmur... Yağmur değil adeta tufan. Dereler coşar, her yanı sel basar, bir türlü dinmek bilmez. Gök yırtılmışta boşanıyor sanılmış. Yağmur önüne ne gelirse alıp götürüyormuş. Ortada ne ceset ne baş kalmamış. Yağmuru dört gözle bekleyen insanlar bu seferde bu felaket karşısında bu tufan karşısında mustarip olmuşlar. Durumu bilmediklerinden ne yapacaklarını şaşırırlar. Tüm bunlar olurken gelelim sevil kadına. Selvi kadın tufandan korkup derdini kimseye açamamanın çaresizliğiyle evine sığınıp kimseyle görüşmemiş. Hoş merak edende olmamış ya. Evindeyken bir gece yine uykusunda rüya görmüş. Bu defada rüyasında Arap babayı görmüş. Arap baba Selvi kadına “başım yerine konmadığı sürece bu tufan devam edecek ve her şeyiniz yok olacak." diye söylemiş. Selvi kadın ardı kesilmeyen rüyalarla boğuşmaktan uyuyamaz olmuş. Oturup detayıyla Arap babanın kendisine "kesilen başımı getirip yerine koyarsan yağmur dinecek, tufan bitecek." diye söylediği sözleri düşünmüş. Bu kez de başlamış yağmur, tufan, sel demeden kesik başı aramaya koyulmuş. Ama nafile bu tufanda kesik başı ir türlü bulamamış. Başka birini öldürüp başını keserek cesedin gövdesinin üstüne koymuş. Arap baba selvi kadının her baş kesip getirmesinde inatla "Bu benim başım değil, bana başımı getir." diyerek getirilen sayısız başları kabul etmezmiş. Sel, yağmur, Tufan devam ederken selvi kadında hala kesik baş getirmekle meşguldür. Nihayetinde Arap baba son bir baş getirmesinde selvi kadına bu başında kendisinin olmadığını fakat kabul edeceğini rüyasında kadına söyler. Tufan biter yaşam yeniden başlar. Bu arada selvi kadın Arap babanın bir ermiş olduğunu yayarak burayı Mescid haline getirir. Evliyalar arasında ARAP BABA böylece yerini alır. Harputlular bu olay üzerine Selvi kadının korkunç bir hastalığa yakalanarak günlerce ızdırap çektiğini sonrada öldüğünü söylerler.
Kar henüz yerde yatarken ve bakınca masum, dokununca zulüm yansıtırken bir şubat zamanı zemheride ben o sırada evimde soba başında çocuksu düşlerimle televizyon izliyordum. Oldum olası rahmetli Kemal Sunal ve tayfasının hayranıydım. Zaten benim kuşağın o elleri öpülesi adamları da sevmeme gibi bir lüksleri de olamazdı. Bu tayfa aslında hayatın acı gerçek yönlerini bize gırgır ve şamatayla yüzümüze çarpıyordu. Tayfası derken hayatı gırgıra alıp ders veren tüm komedyen sanatçılardan bahsediyorum. Sanırım topal ayın ilk günü yani şubat bir akşamı tek kanal televizyon yeni icat edilmişti. Akşam saat altı veya yedi açılarak On ikide kapanırdı. Saat On gibi yine Türk filmi izliyordum. Annemlerde çocuğunu evlendiren komşunun düğün öncesi kına gecesine davetliydiler. Ve ben çocuk aklımla o akşam ki sinemayı kınaya tercih etmiştim. Kına gecesi kız evinin önünde ve kadın erkek katılımıyla çok kalabalık olurdu. Nasılsa film biter öyle giderim dediysem de sonradan geç olduğu için gitmedim. Vakit hayli ilerlemiş gece yarısına ramak bir saatte kapı çalındı ve gelen annemdi. Çok sevinçli olduğu her halinden belli oluyordu. Bana müjdesi olduğunu bir solukta söyledi. Kına gecesine katılmam gerektiğini, damada musahip olmam için bizzat götürmeye geldiğini söyledi. Ben şaşırdım ki ne şaşırmak. Bizde musahiplik çok özel ve güzeldir, çocukta olsak özenirdik.
Büyüklük taslayıp gururlanır dururduk. 'Vay be musahip olmuşlar!' Diye hayretle imrenerek baktığımız çok fazla kişi vardı yaşantımızda. Neyse lafı dolandırıp uzatmadan konuya gireyim artık. Efendiimm bizim komşu oğlu meğerse teyzesinin kızıyla daha evvel nişanlanmış ben bunu hatırlamıyorum. Ama kızın gönlü hiç yokmuş. Kızı kaç kez istemeye gittiklerini de bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey kızı zorla bu çocuğa vermeleriydi. Neyse devam edeyim sürpriz musahip oluşuma. Kına gecesi kimi ve nasıl musahip yapmışlardı bilmiyorum. Daha evvelinden damatla yakın arkadaşı evvela birbirlerine teklifle musahipliklerini ilanla (Alevilikte yol kardeşliği) kabul etmişler canı gönülden. Her ne nasıl olmuşsa düğün günü gelip çatınca da bizim meçhul musahip ortadan kaybolmuş, damadı zorda bırakıp, sonra da kabul etmemiş musahipliği. O musahiplik ki her şeyden çok kutsal olandı. Haaaa yeri gelmişken hatırlamakta fayda var. Musahiplik bizde kardeş, ağabey olarak iyi, kötü günlerde hep birbirlerine destek olmak, her iki tarafında ailelerini koruyup kollamaktı. Sebebiyse yeni evlilere yardım etmek, evli çiftin birbirine anlatamadığını musahip anlatacak yaptıracak yardım edecekti. Çok ağır bir vebal-ı yük olan musahiplik sağdıçlıkla eş değerdir. Kısacası sağdıcın bizdeki ismi usul erkân tabiriyle yol kardeşliğidir musahiplik. Neyse sonunda annem beni apar topar evden alıp kına gecesine götürdü. Hırçın damat ve Nazlı gelini de orada ilk kez gördüm. Ailece tanışıyor uzaktan da olsa birbirimizi biliyoruz. Komikte olsa kaderin kirli puslu gün ve gecelerde bize oynayacağı oyunları biz asla bilmeyeceğiz anlamayacağız. Kısacası kına gecesinin sürpriz konuğu ve düğün sahiplerinin yeni musahipleri (sağdıcı) ben olacaktım. Annem komşularımızın çok iyi birileri olduğunu gitmez kabul etmezsem çok üzüleceklerini ve mağdur olacaklarını binlerce kez söyledi. Aslında annem bu musahiplik işine dünden razıydı. Komşulukları çok iyi olan bu aileye akraba olmak istiyordu. Ama bir gerçek vardı ki ben çocuktum. Bir çocuktan ne beklenir? Neyse sonunda istemeden de olsa televizyonun başından sürüklenip bin bir vaat nazlarla annem tarafından ikna edildim. Kına gecesi ne oldu ne bitti hiç hatırlamıyorum. Ama ertesi gün düğündü. Gelin ile damattan sonra ben düğünün baş aktörüydüm. Evvela damat evinden damatla düğün alayı eşliğinde gelinin bineceği kır beyaz renkli atı yularından tutmam kaydıyla kız evine gittik. Evet, süslenmiş bir At ile gittik. Şaşırmayın! Niye şaşırıyorsunuz ki? Böyle olur Anadolu da köy düğünleri. Şimdilerin gelin arabasından farkı yok. Yerler kar içinde pamuk tarlası gibi ve gelinin bineceği at süslenip bezenmişti. El işi örme örtüler gelinin oturacağı eyere serildi. Üzengi dizginler ve atın boynuna saç örgüsünü andıran renkli yün iplikler asıldı. Beygir her yürüdükçe boynunda çınlayan çıngırakla beraber kulaklarının iki yanındaki renkli örgüler sallanıyordu. Kuyruğuna da başında kuşlar olan uzun sarı kırmızı yeşil iplerden takılmıştı. Beygirin çok süslü olması sanki gelinle arasında güzellik çekişmesi var gibiydi. Kız evine vardığımızda davul ve klarnet daha da coşkulu çalmaya başladı. Gakkoş diyarı Harput düğünlerinin baş aktörü bizim alışık olduğumuz, hatta zaman zaman evlerimizde taklidini yaptığımız rahmetli Litto (Lütfü) kıvırarak oynamaya başladı. Halk arasında erkeklerin kadınımsı giysiler giyip kalçalarını kıvırarak oyun oynamasının adı köçekçedir. Anadolu’nun her yerinde özellikle de Kastamonu yöresinde daha çok oynayanlar vardır. Fakat içten içe birlikte yaşadığımız insanların hoşuna gitse de erkekler pek hoş karşılamıyor, oynadığı vakitte karşı çıkmayıp hayranlıkla seyrediyorlardı. Litto’nun ortaya çıkıp oynaması çocukları çığlık ve neşeye boğdu. Onlarda karlar üzerinde soğuğa aldırmadan onunla birlikte davul zurna eşliğinde Onu taklit ve hararetle sağa sola yalpalayarak oynuyorlardı. Düğün alayıyla birlikte gelen ve damadın akrabası olan biri süsleyerek getirdiğimiz gelinin bineceği atı kız evinin kapısına bağladı. Kız evi naz evi derler ya, bu lafı söyleyenler isabetli atış yapmışlar. Damadın yakınları uzun uğraşlardan sonra gelini çıkarmayı başardı. Gelin evden çıkarılıp bekleyen atın yanına getirilince AT’a binmesi için ayağını geçireceği üzengi demirine yerleştirdi. Ben ve damat geline koltuk altlarından yardımla at üstüne çıkarak eyere oturabilmesi için onu kaldırdık. Beyazlara bürünen al yanaklı gelin başındaki kırmızıya inat uzun kara örükleriyle süslenerek çok güzel görünüyordu. Bahtı karayı bir iki kez görmüşlüğüm dışında hiç konuşmamıştık, o ise hiç tanımıyordu son dakika golü halindeki musahibini. Öyle ki kapkara örüklerinin ucu yürekleri dağlıyordu. Sarı altın liralar boynunda gezintiye çıkmış sırasını bozmadan gerdanı süslüyordu. Gelin alayının en önlerinde Litto kıvırarak kendini kaptırmış davul zurna eşliğinde oynayarak yürüyordu. Davetliler ve ahali coşkuyla Litto’ya tempolu alkış tutarak bir yandan da yaptıkları kartopunu gülerek Litto’ya atarak önümüzde gidiyorlardı. Ben elimde kır beyaz atın dizginlerini tutup yanımda damat ile yaya yürüyor ve düşmemek içinde gayret ediyordum. Arkamda gelinin at üstünde kırmızı peçeyle kapalı yüzünü kimse görmüyordu. Biz adet gereği geline bakmıyorken, gelinde başı öne eğilmiş ağlamaklıydı. Arada arkaya dönüp gayri ihtiyari geline ve kalabalığa bakıyor çok büyük bir iş yapmışçasına gururlanıyordum. Gelinin evi eski ismi cami-i kebir olan bizlerin deyimiyle Kürt mahallesindeydi. Yani bizim Yukarı şehir Harput’a gelip ilk oturduğumuz evin az yukarısındaydı. Sara hatun camii meydanına çıkan caddeye ulaştığımızda davul zurna daha bir coşkuyla çaldı. Bu arada en önlerde Litto damat ve kardeşleri hem yürüyor hem oynayarak düşe kalka konvoy halinde ilerliyoruz. Meydanı geçip Cimşit hamamını solumuza ve top oynadığımız toprak sahayı da sağımıza alarak Nazar (Nadir) Baba’ya çıkan sokağa saptık. Bu arada beygir ses ve çalgıdan dolayı arada huysuzlanarak tırısa kalkıyor ki onu dizginlerden sıkı sıkıya tutuyordum. Hava kış soğuk ve buz gibi olmasına rağmen üşümüyorduk. Yürüdüğümüz ve neşeyle hoplaya zıplaya oynadığımız için terlemiştik. Yerlere baktığımda yürüyüşle gelin konvoyunun ardında kalan karlar ezilmiş ayak izleri eriyiklere sebep olmuştu. Harput’un merkezi cadde ve sokakları çok evveli belediyelik olduğu dönemlerde parke taş yerine belediyece betonla kaplandığı için yolun imarlı kısmı Nazar baba türbesi önünde bitiyordu. Zaten damadın oturacağı düğün evine de üç yüz metre var yoktu. Karşımızda düğün evini görüyorduk. Orada da pür telaş bir koşuşturmaca göze çarpmaktaydı. Arkadaşlarımda benimle yürümekten bıkınca toplanarak eve koştular. Nazar baba türbesine varınca az durup soluklandık. Davul zurna da durup tüm davetlilerin bize yetişmesini bekledi. Türbenin sağından bakınca bağ bahçelik derenin arkasında önce Üryan (tespihli)baba yatırı sonrasında Mezire'yi görüyorduk. Hele Eylülde yağmur sonrası oluşan siste buradaki manzara görülmeye değer. Tüm çocuklar mevsim sonuna kadar buraya aluç toplamaya gideriz. Neyse bir kaç dakikada düğün konvoyu toplanınca tekrar bir hareketlilik başladı. Litto kan ter içinde soluk soluğa yere çömelmişti. Henüz dinlenemeden kenarı işlemeli mendilin uçlarından tutarak keklik sekmesi figürüyle ayaklandı. Zaten yerler kar kaplı olduğundan yerlerin çamur olmaması bizim için güzel bir şanstı. Beklediğimiz davetliler çok büyük bir kalabalık oluşturmuştu. Eve gelin ve davetlilerle beraber varmak adetten sayılmaktaydı. Kız evinden itibaren konvoy boyunca annemi hiç görmedim. Belki de yanımdaydı da ben hatırlamıyorum. Davulcu tokmağı coşkuyla vururken klarnet peşinden bende buradayım varım dercesine tiz sesiyle neşe içinde yetişiyordu. Evin önüne gelince Litto bitmek bilmeyen enerjisiyle davula karşı kıvır kıvır oynarken davetlilerde etrafına etten çember oluşturarak beraber oynamaya koyuldular. Dam başına çıkmak eski bir gelenek olup adettendi. Bizi toprak dama çıkaracak ağaç merdivene tırmanan çocuklar sabırsızca bekliyordu. Önce damat sonra ben sırayla toprak dama çıkarak yan yana kol kola girdik. İkimizin de sol elinde birer mendil ve bu mendille yine adetten, töreden dolayı ağzımızı kapıyoruz. Anlamı bu evlilik, bağlılık süresince ailede ne olursa olsun gizli sır kalacak, asla hiç bir yerde söylenmeyecekti. Gelinde yüzü kırmızı peçeyle kapalı kır beyaz atın üstünden inmeden evin önünde tam altımızda duruyor. Biz damatla kol kola dam kenarına yaklaşıp elimizdeki kırmızı elmayı gelinin kafasına atıyoruz sırayla birer birer. Elma gelinin kafasına isabetle parçalandı. Elma atmak uğursuzluğu önlesin diye yapılan bir gelenekti. Sonrada çocuklar için bozuk para ve şeker atıyoruz. Burada şeker demişken en çok o dönemde bakkaldan ucu çubuklu horoz şeklindeki şekerleri ve tüp içindeki şokella çikolatayı severdim. Çocuklar ortalığı ansızın savaş alanına çevirmişti. Yerleri eşeleyerek karda kaybolan paraları arıyorlardı. Ganimet için çamura bulaşmış karda adeta birbirleriyle amansız mücadele ediyorlardı. Davul klarnet yeni çifte dualar eşliğinde önü ağaç dallarıyla çevrilmiş üstü açık avluya kadar takip etti. Gelin önde damat arkada yumruklar eşliğinde eski tahta kapıdan süzülerek loş karanlık odasına adım attı. Bu arada dışarıda halaylar çayda çıralar oynanıyordu. Ardından yemekler yenip içkiler içilirken geç saatlere kadar eğlenilip takılar takılarak düğünü bitirdik. Hazır yeri gelmişken düğün dediğimiz vakit ilk aklımıza rahmetli kasap Hacı varlık, pote Rıza, bağmancı Garip, Hozatlı Süleyman, Kör Munzur, Fehmi çavuş, Şoför İhsan emmi, Kara Mustafa ve düğünlere renk veren Litto aklıma gelenlerin bazılarıydı. Neyse düğünü fazla uzatmadan devam edelim. Düğünümüz tatlı bitti ama bakalım tatlıda devam edecek mi? Asıl önemlisi buydu. Tabii aradan zaman su misali akıp geçti. Ama öyle yıllar aylar değil iki hafta sonra ilk tepkiler ve ardından kavgalar başladı. Evet, evet bu kadar kısa sürede hem de. Ne bekliyordunuz ki? Sonunda görücü usulüyle yapılan zoraki bir evlilik vardı. Sırf akraba diye sevmeyen bir kız, sevilmeyen koca, dırdırcı teyze kaynana, zorla kurulan bir yuvaya yuva denirse tabi. Günlerden yine hafta sonu kahvaltıdan sonra hiç kaçırmadığım Kızılderili kovboy filmini seyrediyorum. Taze damat musahibin yeğenlerinden biri koşarak kan ter içinde bize geldi. Anneme yeni evlilerin kavga ettiğini, kaynananın söylendiği, gelininde cevap vermesinden ana kuzusu damadın ise onu dövdüğünü anneme söyledi. Damadın büyük yengesi kadın geline acımıştı. İlk evlendiği zaman kendisi de eşi ve ailesinden çok çekmişti. Şimdi hepsi de rahmetli oldular, Allah hepsine rahmet etsin ışıklar içinde yatsınlar. Damadın yengesi elinden bir şey gelmeyince haber uçuracak annemden beni oraya göndermesini istemişti. En azından on beş günlük gelin dayak yemeyecekti. Annem bana olayı anlatınca az da korkarak ya beni de döverlerse diye çekingenliğimi anlattım. Beni elinden geldiğince teselli etti öyle bir şeyin olmayacağını sadece aralarına girip kavgaya engel olmamı söyledi. Bende tabi bu sözlerle rahatladım. Annem bir şekilde huyuma giderek beni ikna etmeyi başarınca kendimi musahibimin evinde buldum. Kapıdan girdiğimde yaşlı kaynana söylenerek ortalıkta dolanmaktaydı. İçerisi kıştan ve basık tavanlı evin pencerelerinin küçüklüğünden dolayı loş karanlıktı. Etraf dağınık iç odadan gelin ve damadın bağrışmaları geliyordu. Taze gelin yerde yediği dayaktan bedeni sızılar içinde ağlayıp ben yaştaki çocuğun ayaklarına kapanarak elaman dileniyor yardım istiyordu. Ve o an çocukta olsam azcık aklımda erse tarifsiz duygulardayım. Keşke diyorum içimden acılı bakışlarımı körpe gelinde kilitleyerek. Keşke imkânım olsa da seni alıp çıkarabilsem kaderin sana layık gördüğü bu rezil yaşamdan. Ama yerdeki çocuk geline bakmaya içim elvermediği gibi üzüntüden başımı eğip sustum. Loş karanlık odanın acı dolu ortamında şimşek çakan gözlerle damada bakıyorum şimdi. Dağ gibi kuvvetli zapt edilmiyor gereksiz yere taze gelini anne sözüyle sebepsizce dövüyordu. Hemmide ceviz kabuğunu doldurmayan, kaynananın kıskançlık dolu bahanelerine kanarak. Neymiş efendim güya söz dinlemiyormuş. Nazlı gelin yerde saçı başı dağınık ağzı burnu kan dolu hırçın damat ayakta ikaz, uyarı tehditlerini savurmaktaydı. Ortalarında tedirginlikle beklerken beni büyük biri gibi gören damat daha şahlanmış ve heybetli şimdi. Aradayım kadına vurmaması için tüm gücümü kullanıyorum ama nafile çabalıyorum. Bu arada taze gelinde az değil, hazır cevaplılıkla o dayaklara rağmen kaynanasına karşılık veriyor ki yangına körükle gitmekte. Kaynanası da teyzesi oluyor ki büyük beddualar ediyor. Sonra da bana dönüp “mısayib suçum yoğ yooğ, nolur beni gurtar gurtaar.” diyordu. Ve damada olan öfkem yüreğimde ezikliğin çaresizliğin, kimsesizliğin dağlarında çığ oluyor. O an bu çelimsiz çaresiz genci, mahrem geçidime davetsiz misafir gelmişçesine tüm boranlar da boğmak istiyorum. Kara kuru çıban kaynanayı kara kışlarıma sürgün etmek istiyorum. Bir naçar gelinin yüreğinin yakınına semtine mıntıkasına gelmesini istemiyorum. Bedeni geceden kalma mor sızılarda sabi kara yazgılı gelini minik kollarımla sahiplenmek istiyorum. Kafasında kümelenmiş yumruk tepeleri öbek öbek aman dilemesi altındaki kara çulu bile aklaştırmıştı. Damat zindana düşmanını atmış, sanki kan davalısından güçlü kollarıyla hınç alıyordu. Nazlı gelin, oy nazlı gelin, oy yeni ümitlerini aklara düşürmek isterken zoraki kara çalan masum kadersizim. Ne suçun vardı da tanrı senin böyle yaşamana karar verdi ki sonraki günler böyle sürdü. İşte ben böyle yaşadım çocuk musahipliğimi. Nazlı gelin’ de hayallerini hep çamurlu suyla yıkadı ve hala da yıkıyor. Hırçın damat ise aslında uysal suçsuz yol bilmez cahil büyüklerinden ve çevredeki baskılardan öğrendi kocalığı evliliği. Duygusallığın çocuk dehlizinde annenin yaşadığı ezikliğin hesabını sorguluyor bir bakıma. Kaynanada suçsuz o yaşlı kadın ne yaşadıysa onu yaşatmaya aksetti. Çektiklerini çektirdi belki de zamanında yaşamışlığıyla bildiği buydu. İşte hal bu kimse suçlu değil aslında burada ne damat, ne gelin ne Kaynana teyze ve ne de ben suçluyum. Ki en sona kendimi koyuyorum. İzleyicisi olarak belki de yazdıklarımı dökecektim kâğıda. Kaderlerin sabah gün doğmadan yazıldığı gibi yaşamlarda silinip yeniden keşke yazılabilseydi. Keşke hırçın damat Nazlı gelin ve daha niceleri sevdiklerini alabilseydi. Geçmişten gelen yanlışlıklar ilelebet sürmeseydi. Ve keşke doğru bildiğimiz yanlışlarımızda başka hayatları boğmasaydık.
Adını Ağustos böceğinden alan bu ayda sıcak bir yaz günün tüm kavurucu haşmeti yakıyordu ortalığı. Böyle bir günde okullar tatil olmuş ve ben Anadolu’nun bağrına yolculuk yapmıştım. Gittiğim yer doğunun Paris'i diye nitelenen Gakkoş’lar diyarı Elazığ'dı. Aslen oralı olmamama rağmen benim için apayrı yeri olan ve çocukluğumun tüm ihtişamını yaşayıp geçirdiğim bu yer benim başkentim, kale'mdir hala. Tatilim iyi ve göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ve ailemle birlikte içimdeki buruk Veda’yla kendimi Adana 'ya giden bir tren katarında buluvermiştim. Memur bir aileye mensup olmam yaşam koşullarımızı belli ediyordu. Bir kompartımana yerleşmiştik. Altı kişilik olan bu yerde kâh oturuyor kâh koridorlarda sıkılmadan insan kalabalığı arasında yol bulup geziniyorduk. Kara Tren dağ ova tünel köy kasaba şehir deyip Anadolu’nun o kendine has güzelliklerini bize ücretsiz sunuyordu. Her istasyonda farklı bir yaşama alışık ve kültürümüzü bize tanıtan insanlarla karşılaşmak bana az da olsa ayrılığı unutturuyordu. Uğradığımız istasyonlar yöre halkıyla ve kendi yetiştirdikleri ürünlerini satmayla doluydu. Ne ararsak bulup alıyorduk yemek ihtiyaç sıkıntısı olmadan biz çocuklar neşeliydik. Güzelim, şehrimi geride bırakmış Malatya şehrini çıkmış ve K Maraş 'a bağlı şirin yer olan Pazarcık 'a gelmiştik. Burada makinist yolun kapalı olduğunu ve karşıdan gelecek olan treni bekleyeceklerini haber verdi. Bizde fırsat bilip istasyonda soğuk suyu olan bir çeşmeye ve bakkala koşup bir şeyler alacaktık. Babam ekmek, meyve vs ihtiyaçlar için para verdi. Ekmek dışında istenenleri hemen alıp geldim. Ekmek ise 200 metre arayla fırında vardı. Babam makiniste ekmek almaları gerektiğini ne kadar vakitleri olduğunu sordu. Ve benim gidip gelebileceğim cevabını aldı. Ben hemen büyük bir görev verilmiş edasıyla ok gibi fırlayıp istasyonu geride bıraktım. Fırın az yokuştu. İçeri dalıp Altı adet pide ekmek alıp aynı hızla döndüm. Tren hala istasyondaydı içeri girip bizim kompartımanı aradım taradım yok. Hay Allah az daha dikkatli baktım sanki değişik geldi. Tekrar trenden inip dışarıdan baktım. Belki babamlar beni görür diye yine gören yok. Ve o an içime zorla girmeye çalışan korkuyu fark ettim. Dışarı kovuyorum ama çıkmıyor Virüs olup bulaştı bir kere. İstasyon görevlisini bulup soruyorum bu tren Adana Treni mi diye. Ve acı gerçek korku bana gülüyor ve ben ağlamaklıyım. Sonunda istasyon görevlisi bana trenin az evvel gittiğini söylüyor ve çabuk davranırsam bir sonraki istasyonda yakalayabileceğimi söylüyor. Rastgele birine oradan geçen minibüslerin durağını soruyorum. Ben koşar adım giderken babamda istasyonda trene gelmediğimi ve trenin az beklemesini bize zamanın olduğunu söyleyen görevli memura yalvar yakar bir dille anlatmaya çalışıyor. Ama nafile tren bu arada kalkıyor. Makiniste durum anlatılıyor ve bir şey yapamayacağını söyleyen makinist pazarcık istasyona telgraf çekip durumu anlatıyor. Memurlar her yerde beni arıyor. Ben ise elimde ekmek ve az bir para üstüyle durakta minibüsteyim. Ama bir türlü gitmiyor ki bu minibüs çocuk yüreğim pırıltılı ve ürkek, az da gururla ağlamıyor. Benden başka yolcular var telaşımı gören soruyor durumumu yedinci kez anlatıyorum. Şoför halimi anlayıp gaz pedalına yükleniyor. Neyse yoldayız On veya On beş dakika arayla diğer istasyondayım. Bu tren istasyonu Pazarcık’tan bir sonraki Narlı tren istasyonuydu. Aceleyle istasyon görevlisini bulup tık nefes olanı bir çırpıda anlatıyorum. Durumdan haberdar olan görevliler bana beklersem akşam gelecek posta treniyle, Ya da ertesi gün gelecek yolcu Treniyle göndereceklerini söylüyorlar. Eğer beklemezsem üçüncü seçenek istasyonun az dışında bulunan karayolunda o yöne giden bir arabayla gidebileceğimi söylüyorlar. Üçüncü yol aklıma yatıyor. Fakat elimdeki ekmekten başka ne cebimde para nede üzerimde giysi var. Memurlar belki de yalan söylediğimi evden kaçtığımı her gün kaç kişiye böle yardım ettiklerini ve para veremeyeceklerini söylediler. Ancak dedikleri yer olan Gazi Antep, Kahraman Maraş ve Adana karayolu ayrımında bulunan benzin istasyonunda çalışan personele durumumu söylersem bana yardım edebileceklerini söylediler. Akşam olmakta beş parasız ve elimde ekmekle endişeli korkulara gebeydim çocuk aklımla. Tarlaları yara yara elimden ekmek düşüyor. Ayağımdaki terlikler kâh çıkıyor kâh nadasa bırakılan kara toprak parçaları ayağıma batıyordu. Ve ben artık sabırsızlığın, acının etkisiyle salya sümük ağlamaklıyım. Öyle böyle değil hüngür hüngür ağlıyorum. Güneşi boğmaya çalışan akşamın etrafa yaydığı gizemli kara korku ve içimdeki his bu ovada beni boğmaya çalışıyor. Düşüncelerle 4x4 bayrak yarışını sonunda ben kazandım. Dörtyol üstündeki benzin istasyonuna geldiğimde elimdeki ekmekler kupkuru olmuş ve ben kan ter içinde kalmıştım. Gecenin kara şövalyesi ışıklarını yakmış ve burası ışıl ışıldı. Oradaki çalışan personele soluksuz başımdan geçeni anlattım. Zaten iki kişiydiler gayet ciddi bir tavırla inanmışlardı. Ve galiba bu olaylar sık oluyordu ki bana tamam hallederiz dediler. Orda bir yer gösterip merak etmememi söylediler akşam saat yedi’de otobüsü oradan hep geçiyormuş. Beni o otobüsle göndereceklerini söylediler. Ben aç ama korkunun etkisiyle sanki karnı tok elimdeki ekmeklere bile bakmadan bir kenara ilişip yorgunluk sersemlikle beklemeye koyuldum. Ben oturup dinlenirken biraz rahatlamıştım. Oradakilerden biri gelen arabalara benzin dolduruyor diğeri de yakındaki Lastikçi, Lokanta, Büfe’den bazı insanlarla benim hakkımda konuşuyordu. Ben ya yoldan geçen arabaları sayıyor veya gelecek araba hangisidir diye hop oturuyor hop kalkıyordum. Bu gelip gitmeler arasında saatin sekiz olduğunu oradan birinin daha Adana’ya giden otobüsünün geçip geçmediğini istasyon görevlilerine sormasıyla öğrendim. Dayanamayıp bende ne vakit geleceğini sordum. Beş dakikaya orada olacağını öğrenince rahatladım. Sonunda kahramanım geldi. Ve oradaki iyi insanlar beni çağırarak otobüsün muavinine teslim edip benden para almamasını ve dikkat etmesini tembihlediler. Yine bana da oradaki esnaftan toplamış oldukları bir miktar parayı verdiler. Ve ben otobüsün en arka koltuklarından birine binerken elimdeki ekmekleri o iyi insanlara minnet duygusuyla verince bana bakıp gülüştüler. Tabi ben bir şey anlamamıştım. Koltuğa kendimi atar atmaz otobüs hareket etti. Ben yılların yorgunluğuyla uykuya dalmışım. Bir uyandım ki Kahraman Maraş otogarındayız dedi muavin. İhtiyaç molası için durmuşuz. Tuvalete gitmek için izin aldım. Acıktığımı fark ettim. Zengin olmanın etkisiyle de yiyecek bir şeyler almıştım. Nihayet gece yarısı saatler On iki otuzu gösterdiğinde otobüsümüz Adana otogarına girdi. O saatte oturduğumuz mahalleye vasıta yoktu. Ama bende para vardı. Hemen bir taksiye binip eve geldim. Harcamalarımdan sonra param yinede artmıştı. Ve kalan paramı da çok sevdiğim bir bisiklet almak sevinciyle sakladım. Evin önünde taksiden inip oturduğumuz dairenin zilini çaldım. Yaz olduğundan evin pencereleri açıktı bizimkilerin sesi hüzünlü bir şekilde geliyordu. Beni görünce hem şaşırdılar hem de sevindiler. Bende en başından sonuna kadar gururlu bir şekilde olayı ayrıntılarıyla anlattım. Şimdiyse otuz yıl aradan sonra sizlere yazmayı uygun buldum. Takdir ve bilgilerinize diyorum.
Yeni bir öykü paylaş; anlatını edebiyat topluluğuna taşı.
Öyküler sayfasını tanıtan kısa rehber
Öykü, sınırlı bir anlatı alanında karakter, olay ve atmosfer kuran güçlü bir edebî türdür. Edebiyatla'da topluluğun yayımladığı özgün öyküleri okuyabilirsin.
Gerçekçi anlatılardan fantastiğe, gündelik yaşamdan tarihsel kurmacaya uzanan öyküler kategori ve güncel akışlarla bir araya gelir.
Kendi öykünü yayımlayabilir, takip ettiğin yazarların yeni metinlerini keşfedebilir ve farklı anlatı biçimleriyle buluşabilirsin.
Evet. Giriş yaptıktan sonra öykü oluşturma sayfasında başlık, açıklama ve öykü metnini ekleyerek yayımlayabilirsin.
Öyküler yayımlanma zamanı, seçki durumu, kategori ve topluluk etkileşimlerine göre ilgili bölümlerde gösterilir.
Evet. Öyküne bir kapak görseli ya da desteklenen bir video bağlantısı ekleyebilirsin.