Bir Arkadaşın Dokuz Şiiri Üstüne

Kendisini öykücü olarak tanıdığım, yaşı yaşıma yakın bir arkadaş, bir süre önce dokuz şiir çalışmasını yolladı. Kaç zamandır yazıyormuş da, gün yüzüne çıkarmıyormuş meğer. Benden yorumlamamı/ yargılarımı istedi. Öykülerini beğendiğim bir insanın şiir de yazdığını öğrenmek, beni sevindirdi. Öyle ya, çağdaşlarımızın korkunç çoğunluğu okey masalarında pinekler, uçsuz-bucaksız zannettikleri dapdaracık sanal dünyacıklarında çürüm çürüm çürürken; bu arkadaşımız iyi öyküler yazmakla kalmıyor, şiire de emek veriyordu. Eyvallah, demez misiniz? Ancak, arkadaşız diye nesnelliği elden bırakacak, cıvık cıvık bir duyguculuğun anaforuna kaptıracak değildik kendimizi. Arkadaşı gücendirmeyelim derken, şiiri gücendiremezdik. (Şiiri gücendirenler, en çok arkadaşlarını gücendirenler arasından çıkar, biliyoruz). Bunun bilinciyle davranmaya titizlendik. Ne gördük, ne duyumsadıksa onu yazdık. Arkadaşım, bizim bu hâllerimizin yabancısı değil. Düşündüğümüzün zıddına yazmayacağımızın yakından tanığı. Değerlendirişime, birçok kibirli "yazar taklidi"nin, kendinden başka kimseyi okumayan "şair mâkûlesi"nin; dahası, üç-beş fiskelik olumsuz eleştiri karşısında bile küplere binenlerin kıyıcılığıyla yaklaşmadı. Kibarca teşekkür etti bir de. Ben de kendisine, bunca anlayışlı ve örnek tutumu için teşekkür ederim.

Okuyacağınız yazı, arkadaşın şiirlerinin özgün hâlleriyle kendisine de e-postayla yolladığım o kısa kısa değinmelerin toplamıdır.

1. GÜNÜBİRLİK

"Ne çok öldüğümüzü taranıyoruz/ Soluk benizli aynalarda/ Günübirlik ölüyoruz artık/ Ve durmadan ölü kentler doğuyor farkında mısınız?/ Ölü kuşlar uçurulurken/ Ölüm durmadan kutsanıyor/ yaşam durmadan/ Kurşuna diziliyor"

“farkında mısınız?” sözcüğü fazladan. İki bakımdan fazla: Birincisi: Şiirin akışkanlığını zedeliyor. İkincisi ise “Ve durmadan ölü kentler doğuyor” demekle okuyucuyu zâten farkındalığa çağırıyorsun. Şiir, gene de ortalamanın üstünde diyebiliriz.

2. GURBET

"Yine hangi yalnızlığın/ Sultasına eğdin boynunu/ Hangisiyle dertleşiyorsun/ Yaslandığın suskunluğunla/ Ağır ağır göçerken ufuktan/ Yarına durmadan kederler istifliyorsun/ Son trenin çığlığına/ Yüklediğin/ Yorgunluklar da/ Bırakılıyormuş/ Gönül soğudu mu/ Yürek de soğurmuş/ O kent çok uzaklarda zemheri kara kışta şimdi/ kimileyin okulun paydos ziline sığan/ Çocuk sevincindesin/kimileyin halaya durmuş delikanlı yüreğin// Düşe kalka yaşlanan/ Zamandı sen değil/ İşçiler vardiya değiştiriyor/ Gözleri çapaklı elleri buğulu(Taze ekmek kokar tenleri/ Dolmuşlar yorgunluk taşır akşamlar çökünce/ Bacaları zengine tüter hep/ Merhametini yitirmiş fabrikaların/ Ah yıkılası devran/ Başıbozuk düzen/ Yalnızlık çökmeye görsün/ Gurbette akşamlar zor olur"

Gönül ve yürek sözcükleri; eş anlamlı değilse bile yakın anlamlı. Zemherî ve karakışsa, tıpatıp eş anlamlı. Bunları birlikte kullanmak doğru değil.

“… halaya durmuş delikanlı yüreğin” deyişi, Soğuk Savaş yıllarının (1970’lerin) solculuğundan kalma beylik (klişe) bir söz öbeği. Şiire bir yenilik getirmiyor. “Ah yıkılası devran” bedduasıyla “Başıbozuk düzen” tamlaması da özgün değiller. Herkesin bir çırpıda diyebileceği/dediği lâflar. Son iki dize ise, arabesk-yoğun, iki gözü iki çeşme bir duygusallıkla sakatlanmış.

Şiire sağlam girmiş, ama arkasını getirememişsin. Şuraya kadar fenâ sayılmaz. Hattâ iyi gittiğin bile söylenebilir:

“Yine hangi yalnızlığın/ Sultasına eğdin boynunu/Hangisiyle dertleşiyorsun/ Yaslandığın suskunluğunla/ Ağır ağır göçerken ufuktan/ Yarına durmadan kederler istifliyorsun/ Son trenin çığlığına/…”

3. BİR ÇOCUK ÇIĞLIĞINA UYANDIM

"Uykumu yastıkta bıraktım/ Yüzümü aynada/ Selamı sabahı kestim kendimle/ Emanet bir gülümsemeyle çıktım/ Bedeniminİçindeki ben değilim bu gün/ Pimi çekilmiş öfkeyim/ Sokaklar intihara durmuş/ Bir ev toplamış hüzünleri avlusunda/Bir çocuk çığlığında uyandım"

Yeniden işlersen, nitelikli bir şiire varabilirsin buradan. “Pimi çekilmiş öfke” tamlaması, sloganvari (savsözcü) bir havada. Şiirde slogan olmaz mı? Şiirin ruhuyla örtüşebiliyor, estetiğiyle kucaklaşabiliyorsa neden olmasın? Ne ki, bizim şairlerimizin çoğu başaramıyor bunu. Sloganı bas-bariton seslerle bağırıp çağırmak sanıyorlar. Bir yere kadar doğrudur bu: Slogan, meydanlarda, hak arama zeminlerinde öyle (de) dillendirilir. Şiirde ise, onu eğitilmiş/ eritilmiş biçimde kullanmalı. Yoksa şiir, şiir olmaktan ziyâde, orası-burası tiftiklenmiş, eprimiş giysilere benziyor.

Anımsatayım: Ahmed Arif'in şiiri gümbür gümbürdür. Gene de onun gümbür gümbürlüğü bize batmaz. Batmak da ne, tam tersine ciğerlerimize işler. Düşünsene bir, neden işler?

İlk üç dizeyi sevdim.

4. ÇOCUKLARIN SESİNDEN VURULDUK

"Nasılsın diye sorulduğunda/ Bir gülümseme ilikliyorum yakama/ Eşyanın yerini değiştirir gibi/ Hiç bir eşkâle sığdıramıyorum kendimi/ Oturmuyor yüzüme kimselerin gülümsemeleri/ Emanet selamlaşıyoruz/ Bakışlarım kayıp kimlikleri arıyor/ Kahkahalar patolojik enkaz/ Her kapı bir korkuya kilitli/ Sokakların adları değişti/ Halay çektiğimiz türküdeydik dün/ Ağıtlara yaslanmış/ Kirpiklerimiz hiç kurumuyor/ Ah bu gün/ Çocukların sesinden vurulduk"

Şu ikide bir halay çekme köylülüğünden/feodalliğinden vazgeçsen artık. (Belirtmeli miyim: Köylüyü severiz elbet, köylülüğü ise hâyır!) Halay çekilmez mi? Çekilir ama şiirde halay çekme, şimdiye kadar kimselerin çekmediği biçimde gerçekleşmelidir. Fark ettin mi? Buradaki "halay çekme"nin konumuyla, bir önceki şiirdeki "slogan (atma)"nın konumu aynı yanlış anlayıştan besleniyor. Öyle olunca, doğruyu yakalama yordamları da aynı kanaldan akmalı. Bilmem anlatabildim mi?

Bunların dışında şiirini sevdim.

5. SUSKUN ÖFKE

"Susmuş bir öfkeyle adımladığın yolda/ İğde dalları denize sarksa ne olur sarkmasa ne olur/ İç açıcı mekânların önündeki/ Kendisine benzeyen kahkahalar neyi billurlar/ Kıyılara vurmuş balıkların gözlerinde ölürken deniz/ Özgürlüğe uçamayan martıların kanadındaki hüzün/ Neyi tanımlar/ Attığın her adımda bir kız çocuğu çığlık atarak koşarken peşinden/ Sırlı aynalardan yansıyan kızıl yangının/ Yol boyunca gözlerinde biriken külleri/ Neye adımlayamadığının hain birer düşmanıdır/ Gelir gelir yolunu keser/ Güneş batsa ne olur o kızıllıkta/ Batmasa ne olur/Gördüğün neyin manzarasıdır/ Duvarı olmayan evlere asacağın"

Bu, hiç olmamış. Düzayak/ yalınkat söyleyişlerden başka bir şeye rastlayamadım maalesef. “Kızıl yangın”, “hain birer düşman” deyişleri ise, baştan sona şiir-dışı. Şunları demezsek olmayacak: Savsöz kılığındaki yaftacı söz öbeklerini bayraklaştırmak, şiiri semboller üzerinden sakatlamak demektir ki, bir ucu araçsallaştırmaya kadar gider.

6. AKŞAMCI KAHVESİ

"Zordur gurbette akşamları yapmak/ Duvarlara asılıp çıkılan koyu yalnızlıklar/ Başka yalnızlıklara yaslanır/ İnsan sesi kalabalığından/ Akşamcı kahvesine sığınır// Haber bültenleri geçerken/ Uykusuz yorgun gözlerden/ Sobanın çıtırtısı/ Bir bulutu kovalar/ Yeniden yeniden küllenir yaşananlar// İlk göz ağrısı/ Çocukların okul günleri/ Sözlerin öfkeye dönüştüğü kör kavgalardan/ Cehennem ateşiyle bilenmiş duygularla/ Kilitlenip valizlere sığdırılan kırgınlıklar/ Yitik kentlerin ara sokaklarında/ Akşamcı kahvelerinde açılır// Geriye kalan birkaç andır hatırlanan/ Yemek yenilip yenilmediğini/ İlaçların düzenli alınıp alınmadığını/ Soran evlatların gülümseyen buruk bakışları/ Doldurur yalnızlığa alıştırılmış odaları// Odunlar çıtırdadıkça sobada/ Bir bomba daha patlar bültenlerde/ Koparır gencecik yaşamları/ Ölümler yine kutsanır/ Sırça köşklerde oturanlar bilmez nelere ölündüğünü/ Üzgün maskelerin asıldığı yüzlerinin törenlerinde/ Üniversitede öğrenciler gözaltına alınır/ Kelepçeler hep inanılan bir dünyaya vurulur// Camlar içerisinin yorgun buğusuna perde olurken/ Kapıdan her girende tanıdık bir yüz aranır/ Kulak misafiri olunan sohbet bir kapıyı daha aralar/ Gece uzun oda soğuktur/ Sobada anılar alev alır…// Kül rengiydi/ Kum saatinin içinde/ Aka aka/ Çürüyen ve eskiyen/ Zaman hiçbir şeydi…"

“Akşam(ı) yapmak” yanlış! “Akşamı ettik” demek gerekir. Yapılan şeyler, maddîdir. Somut kullanım nesneleridir. Bu bağlamıyla, akşamın maddîliğinden, akşamı kullanabileceğimizden herhâlde söz edemeyiz.

Üstünde sıkı çalışırsan, iyi bir şiir çıkabilir buradan.

7. ISIRGAN OTU

"Anlaşılmaz ufuklar çiziyorum/ Yasak bölgesini geçiyorum aşkın/ Omzuma sırtlayıp attığım/ Tüm anıların ve anlarım/ Gelip çöreklenirken ardıma/ Bir günebakan açıyor içimde/ Bir ısırgan otu gülüyor sinsice

Dar kalıplara sığdırma/ Sorgulama dünümü/ Hiçbir şey ölçemez sana ait ne varsa bende/ Gel türkülerinde dinlendir beni// Arabesk yalnızlıklar çatma/ Köleleşmiş duygular/ Örseleme durmadan/ Görmüyor musun/ Nasıl kıvrandığımı/ Bendeki sen sustukça// Durmadan ezberimi bozuyor/ Sendeki boynu bükük bakışlar/ Ateşinle yaksan/ Savursan küllerini/ Bendeki sana/ Ve anlatsan masallar/ Ülkesindeki aşkları tekrar tekrar/ Susmasan/ Bu kadar ağrımazdı/ Avuçlarım yokluğuna// Kuşan en keskin/ Anları cesurca bir daha/ Ve vur beni vur en kanayan yerimden/ Mademki kuşanacağız acıları/ Ve bir atımlık ömrümüz kalmış yarına/ mişli geçmiş yalnızlıkların üstünde durma/ Vur beni en zayıf yerimden/ VeEsmer tenli aşklar tutuşsun/ Sevgililerin göz bebeklerinde/ Gözyaşlarıyla ıslansın ki anlar/ Utansın ısırgan otu/ Masumca sevişmelerden"

İki slogancı (savsözcü) dize daha:

“Ve vur beni vur en kanayan yerimden/ Mademki kuşanacağız acıları”.

“Göz bebekleri” diye yazılmaz. Bebeklerden değil, gözün öğelerinden bahsediyorsun. “gözbebekleri” biçiminde yazmalı. “Acıları kuşanmak” söyleyişi ise bayatlayalı, köprülerin altından çok sular aktı. Kezâ “Esmer tenli aşklar tutuşsun” demekte de hiçbir özgünlük, genelgeçer/ kullanmadık dil’den hiçbir biçimde kopuş yok. Sığ sularda kalmışsın.

Tekdüze, takır-tukur, başarısız bir girişim.

8. KAÇIN BALIKLAR KAÇIN

"Ben seni taşıyorum/ Suskun…/ Sen suskunluğumu adımlıyorsun dalgın/ Sahil suskun/ Deniz suskun/ Sözcükler eyleme dönüşmüyor ne yapsak/ içinde miyiz bu sarmalın/ ilişmiş miyiz bir kıyısına belirsiz/ Bir belirsizliği daha yaşıyoruz/ Kıyılarından suskunluğa terkedilmiş iki kentin// Bir çocuk su taşıyor avucunda/ Serçe korkup kaçıyor çocuktan/ Bir ihtiyar duvara yaslanmış/ Gençliğinin ardından sigara tüttürüyor// Deniz uykuda suskun/ yorgun/ Martılar tembellik uçuşunda/ Kaçın balıklar kaçın/ Bu gün oltalara takılmayın"

Bu ne şimdi? İmge mi: "Martılar tembellik uçuşunda"... Ya şuraya ne demeli: “Kaçın balıklar kaçın/ Bu gün oltalara takılmayın”. Ardı ardına iki dizeyi “-ın/-ın”larla tamamlamak, şiirin kimyâsıyla bağdaşık bir uyak tutturmaya yetiyor mu? Ve daha yığınla ıvır-zıvır.

Çok zayıf. Üstünde konuşmaya değmez.

9. RESMİN DENİZDE

"Deniz yüreğimle bu gece/ dalgalar durmadan hüzünleri dövüyor/ ben durmadan seni düşünüyorum/ ay sarkıyorken denize/ yıldızlı geceyi usulca üzerime örtüyorum/ resmin cebimde

Eftelya sevgilisini bekliyor/ uzun saçları karanlığa dökülmüş/ Hermiyes yunuslarını/ kumsalda suskun ve kederli oturuyor/ ben yüreğime dalgakıranlar çekiyorum/ ve durmadan seni düşünüyorum// sen şimdi aynada taranıyorsundur/ nar çiçeği iliştirmişsindir saçına/ dudağının ince kıvrımında bir tebessüm/ ağzında yarım bir ezgiyle/ resmin elimde// dalgalar durmadan kendini vuruyor/ ben anlardan anlara göçerken/ durmadan seni düşünüyorum/ ve dokunsalar ağlayacak hüzünler istifliyorum/ resmin denizde/ ay şavkıyor resminde"

Bâzı taşra liselerindeki vasat-altı bilinçte çakılıp kalmış "zilzurna âşık" öğrencilerin yazdıkları “Hakkı Bulut” esintili demeyeyim ama Ahmet Selçuk İlkan tarzı, patlayasıya şişirilmiş bomboş bir duyguculuk. Bu (dizeler demiyorum) satırlar, şiirin kapısını tıklamamışlar bile. Kaldı ki içine girsinler.

---

Esenlikler dilerken, "esin(ler)" de dilerim. Gene de, esinden çok daha fazla, emeğine güvenmelisin. Hiç unutma: Şiirin hakikatlisini yazmak; kuantum fiziğine, diferansiyel denklemlere çalışmaktan zordur demeyeceğim de, kolay da değildir. Artık, gönül rahatlığıyla kolay gelsin diyebilirim.

17 Ağustos 2019 11-12 dakika 27 denemesi var.
Yorumlar