Bir Edebiyatçının Ölümü - Cahit Balta

‘Dökme suyla değirmen dönmez! Bunu asla unutmayın çocuklar’

Yıl 1989. Yer, İskenderun Lisesi. Ders, edebiyat. Konu, Yazılı yoklama... Sınıf 4-İ… Hani şu merdivenin hemen solundaki, köşe sınıf…

Dersine çalışmamış arkadaşlar kıvrım kıvrım kıvranıyor. Sağındakinden, solundakinden, fırsatını bulan önündeki ya da arkasındakinden kopya çekme telaşında. Öğretmen üzüntülü gözlerle öğrencilerini süzmekte… Öyle Hababam’ın Külyuzmaz’ı gibi ‘Ben dersimde kopya çektirmem’ budalası değil! Nuri Paşa’ya benzemez… Gaza, oyuna gelmez… Usturuplu, bilge ve eğitime adanmış bir adam.

Kimyacı Şevket Hoca gibi iki de bir laboratuvarı havaya uçurmaz. Arada bir şiir patlatır; mest olursunuz. Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘Mehlika Sultan’ şiiriyle vurdu, bir gün ansızın beni…


Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı:

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Kara sevdalı birer âşıktı.


Bir hayâlet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü’yâlarına;

Hepsi meshûr, o muammâ güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

……

‘Bir öğretmen bu kadar mı güzel şiir okur?’ dedirtti! Gerçekten okurdu…

Badi Ekrem gibi atınca mangalda kül bırakmayıp, gülünç hallere düşmedi hiç. Her daim yapabileceğinin en iyisi yaptı. İzahı zor bir mükemmeliyetçilikle öğretir ama yazılı sınavda verdiklerini eksiksiz isterdi. Ve bunu sonuna kadar hak ederdi. Bir daha asla Cahit BALTA gibi bir öğretmenim olmadı benim…

Ülkemizde milyonların ‘Hababam’ı vardı, İskenderun Lisesi’nin ise ‘Haanam’ı… Özel Çamlıca Lisesi talebelerinin Mahmut hocası vardı, bizimse Cahit hocamız…

Sözleri Çiğdem Talu, bestesi Melih Kibar imzası taşıyan o eşsiz Erol Evgin şarkısını, edebiyat öğretmenimizin adına uyarlayıp az söylemedik biz de…

‘Bende bu cehennem gibi yürek olmasa

Bende deli rüzgâr gibi hasret olmasa

Bir de cana can katan o

Sevdan olmasa, sevdan olmasa

Bir de cana can katan o

Sevdan olmasa, sevdan olmasa


Aah, bu hayat çekilmez

Aah, bu hayat çekilmez

Sen, olmasan Cahit…

Aah, bu çile çekilmez’

…….

Sınıf 4-İ… Konu, Yazılı yoklama. Cahit Hoca kızgın… Talebeler bir taraftan öğretmeni gözlemekte, diğer taraftan arkadaşının kâğıdını süzmekte… Fırsatını bulan, fısıltı halinde alışverişte…

Cahit hoca bu kepazeliğe daha fazla dayanamadı. ‘Ben size böyle mi öğrettim’ diye yüksek sesle bağırdı. Hiddetlenmişti. O sinirle elindeki tebeşiri, yarım volelik bir vuruşla sınıfın kapısından dışarıya şutladı. Sonra birden duraksadı. Bağırıp çağırmanın hiçbir işe yaramayacağının bilge kişisiydi o… Konuşmaya başladı;

‘Çocuklar! Mesele günü kurtarmaksa, mesele bu sınavdan geçer not almaksa, mesele mezun olmaksa bu çok kolay! Bu sınıfa bir kasa domates sandığı getirip ona bir numara verelim ve en arka sıraya oturtalım. Emin olun ki üç sene sonra bu okuldan mezun olacaktır. Ben, hepinizin iyi yetişmenizi, başarılı birer vatan evladı olmanızı, doldurabildiğiniz kadar kendinizi doldurmanızı istiyorum. Ben her birinizin, bu vatan ve millet için faydalı birer birey olmanızı istiyorum. Tercih sizin. İster domates sandığı olun, isterseniz de hakikaten adam… Şimdi serbestsiniz. On dakikalığına bahçeye çıkıyorum. İstediğiniz kadar kopya çekebilirsiniz. Süreniz başladı!’’

Cümlesini tamamladıktan sonra sınıfın kapısından kayboldu. İskenderun Lisesi Fransızlar döneminden kalma bir manastır olduğundan ‘U’ şeklinde, ekseriyetle tek katlı bir yapıydı. Şehrin iki büyük caddesi arasında, oldukça geniş bir alan kaplamaktaydı. Giriş ve çıkışlar her iki caddeye açılan kapılarla sağlanırdı. O sebeple sınıf kapısından ya da penceresinden dışarıya baktığınızda bahçe rahatlıkla görünürdü. Cahit hocanın eli belinde bahçe içerisinde dolaştığını, sınıfa yaklaşmadığını izlemekteydik.

Edebiyat öğretmenimiz, yazılı yoklama esnasında bizi sınıfta yalnız bırakarak, öğrenim hayatımızın en özel, en unutulmaz dersini verdi bize. O sınıftan ayrıldığı andan, döndüğü zamana kadar geçen, on dakikalık süre içerisinde, hiç kimse sağına-soluna-önüne-ardına bakmadı. En küçük bir fısıltı duyulmadı sınıfta. Kopya çekmeye yeltenen tek bir arkadaşımız olmadı…

Bazen yediğiniz tek bir sille, on kişinin sizi araya alıp tekme tokat dövmesinden daha etkilidir. ‘Bazı inşanlar elleriyle, bazıları bakışlarıyla kimi de sözleriyle döver’ derlerdi. İnanmazdım… O gün Cahit Balta çok fena pataklamıştı bizi. Altmışaltı kişilik sınıfı tek bir hareketle nakavt etmişti… Ve iyi ki etmişti!

Bizi mezun etti. Kendisi de emekli oldu. Emekli olduktan sonra büyüdüğüm kasabaya Sarımazı’ya yerleşti. Aynı mahallede oturuyorduk. Durakta ya da semt pazarında sıkça karşılaşıyor, selamlaşıyor, hasbihal ediyorduk. Ekseriyetle eşiyle birlikteydi. Ben Van’a gittikten sonra kendisinden uzun yıllar haber alamadım. Üniversite, askerlik derken ailem Bursa’ya yerleşti. Vatani görevim bitince ben de ailemin yanına, Uludağ’ın eteklerine taşındım. Yurtdışı, iş, güç koşuşturma yıllar eridi gitti. Aradım, taradım sosyal medya üzerinden bulmayı başardım edebiyat öğretmenimi. Ona şöyle yazmıştım;

‘’Değerli öğretmenim. Daha evvel defalarca aramama rağmen size ulaşamadım. Ancak kıymetli varlığınızı ve bizlere kattıklarınızı her dem saygıyla andım. Hayatta olmanız beni ayrıca mutlu etti. Rabbim size sağlık ve ömür versin. Ankara’da mı yaşıyorsunuz? Size nasıl ulaşabilirim? Ali ÖZKAN.’’

Aramızda unutulmaz konuşmalar geçti. Ne yazık ki kendisini görme ve ellerinden öpme şansını bir daha bulamadım…

Dün Serdar Atar kardeşimin paylaşımından öğrendim ki 23 Şubatta, Cahit Balta ebediyete uğurlanmış. Eksildiğimi hissetim. Üzüntüm tarifsiz… Işıklarda uyu koca yürekli adam. Hakkını helal et oralardan.

Antakya, 26 Şubat 2020

26 Şubat 2020 5-6 dakika 21 denemesi var.
Beğenenler (2)
Yorumlar (2)
  • 2 yıl önce

    Sayenizde sevgi saygı ve rahmetle andık ustayı Ali bey teşekkür ederiz değerli paylaşımınız için