Bir Yazarın Ölmeden Önceki 5 Dakikası

İyice yorgunum. Omuzlarımda, sanki yılların rehavetliği var. Çöküyorum… Girdiği bunal

ımdan çıkamayan bir varlığım, bunu biliyorum, ama varlık olduğuma inanmıyorum. Çünkü hiçbir varlık pes etmez, hep mücadele eder. Fakat ben bunu başaramadım. Üzgün olacağımı anladığım mutsuz anlarımda, somurtmuş bir bebek yüzü gibi güleceğime, ölen bir ihtiyar gibi, yelkenlerimi kapattım dünyaya…

Hep mutlu etmeye çalıştım kendimi. Çok yolunu denedim. Ama girebileceğim her sokak, sonsuz yoldu benim için. Gerçek bir girdaptı. Bu yüzden çaresiz kaldım hep.

Annem ve babamla mutlu olmayı denedim. Özellikle babamla. Bir babanın en büyük hayali, oğluyla maça gitmektir. Benim hayalim ise . babamla maça gitmekti, onunla top oynamaktı. Ama ailemin kokusunu özleyen birisi olarak, Tanrı bana bu mutluluğu çok gördü. Babamla maça gitmek, top oynamak, uçurtma uçurtmak… gibi çocukluk hayalleri bir yana, babamın kokusunu merak ediyorum. Annemin de her gece üstümü örterek bana süt getirmesini. Ama bana süt getiren olmayınca, masama hep bir kadeh içki geldi. İçkiler devrildikçe, kafamı kaldıramayışımın yorgunluğunu damarlarım çekti.

Hayatın renklerine akmaya çalışırken, karşıma çıkan siyah perdeyi atlatamadım ve üzerime dolandı. İçinden geçtiğim halkalar, sesimi duyurmaya çalıştığım mağaralar, kadar genişte sanki. Aksine yaşayamadığım dar bir odaydı bu halkalar.

Bu hayatta, denemediğim tek şey kalmıştı, ama iyi ki denedim. Çünkü aşk bana göre değildi. Bana göre aşk; iki kişilik. Fakat aşkın kontejyanına kayıt yaptıran bir kız olmadı asla. Zaten, sevilmeyi bilen, sevmeyi de bilir.

Yani; sevmek güzel şeydir, seviyorsa sevilen…

Bıraktım sevmeyi, bıraktım artık yaşamayı. Başkası için yaşıyordum sanki. Tek sahip olduğum şey; kalemlerimdi. Kâğıtlarımı asla saymıyorum, çünkü onların bana bir yardımı yoktu. Çoğu kez, kullanılmış kâğıtlara yazıyordum. Ait olduğum baraka dünyanın, karalanmış sayfalarından kaçmak, bana hiç adil gelmezdi. Kalemimi, her elime aldığımda, mürekkebin rengi satırlar ilerledikçe, kendini tatlı bir ahenge bırakıyordu. Özgürlüğüm . salıyordu kollarımı dünyaya… Duygulu cümlelerim yem oluyordu martılara… Ama nedense, o martılar hep göç ediyordu bulunduğu diyarlarından. Hiç biri, teşekkür etmek için pencereme gelmedi. Sanki yüzsüz davetsiz bir misafir gibi hep ben gittim. Sözlerim martıların yuvalarında sabahlıyorlardı… Ama sözlerimden bir kelime bile eksilmedi. Konuk misafir gibi olan sözlerim, cümlelerim, hazinem… sıcak geldi martılara ve sadece onlardan saygı gördü. Başka kimseden saygı görmedi…

Yazdıkça mutlu oldum ben… Hep mutlu olmam gerekirdi ama hep kısa sürüyordu, hüzünlü mutluluklarım…

Çocukları çok severdim. Gençliğim boyunca çocuklarla ilgilenmiştim, kalemime sahip çıkmaktan evlenmeye ne vakit kaldı, ne de evlenmek için doğru düzgün bir kız vardı!

Hayatım boyunca tek hayalim vardı; babamla uçurtma uçurtabilmek… Ama hiç olmadı. Çünkü çocuk yuvasında yetişmiştim. Anneme ve babama neler oldu, bilmiyorum… Kendimi bildim bileli çocuk yuvasındaydım, kimse hayatımla ilgili bir şey bilmiyor gibiydi. Hiç kimse, bana babamı, annemi anlatmamıştı. Ben de sormamıştım. Yıllarca soramamıştım. Anlatmalarından korkuyordum herhalde. Ya anlatsalardı…

Bakıcıların ve öğretmenlerin bizimle ilgilenmeleri beni sıkıyordu. Henüz çocuktum, pek bir şey bilmiyordum ama kendimi sahipsiz hissetmek, kendime hayvan sıfatını yakıştırmama neden oluyordu. Gerçi, hayvanların bile, iyi-kötü sahipleri vardır.

Sanki özgür olmak . demek, sahipsiz olmak demek…

Uzun yıllar boyunca, kanserin tesirine esir düşen bedenim, yatalak bir şekilde hayatını sürdürdü. Hayatım, her aybaşı çarşafı yenilenen bir yatakta, tavanı izleyerek geçti. Hayatım boyunca yapmayı sevdiğim en büyük şey; düşünmekti… Beyaz tavana bakarak dünümü ve yarınımı . düşünüyordum. Hep de susamaktaydım, som zamanlarda daha da susamaya başladım. Nedeni bilinmez, ağrılarım çoğalmaya başladı. Bakıcımın, birkaç gün önce parasını veremediğim için evi terk etmesiyle, yatak odamın karşısındaki mutfağa gidip su alamıyordum. Bakıcımın, kıyafetimi değiştirmeme yardımcı oluyor ve su getiriyordu. Yeri geliyor, yazdığım kâğıtları yayınevine götürüyordu. Fakat hiç ama hiç, kötülüğü dokunmuyordu. Hiçbir şey söylemeden, gizlice çekip gitmişti.

Son birkaç saattir yorgunluğum kalmamış gibiydi, uykudan yeni uyanmıştım. Daha önceleri uyanınca, basket maçından çıkmış gibi kollarım ve bacaklarım ağrıyordu. Rüya görmekten ve düşünmekten de başım ağrıyordu artık. Fakat şu an hiçbir şeyim yoktu.

Öleceğimi anlıyordum… Yıllardır ilk defa garip bir durumdaydım. Evet, gerçekten ölecek gibiydim. Yutkunmakta zorluk çekiyordum. Daha doğrusu yutkunamıyordum bile… Tükürük bezlerim çalışmıyor gibiydi, hissetmiyordum dudaklarımı. Sanki iç organlarıma felç gelmişti.

Sol kolum ağrıyordu, zor bir şekilde, başucumdaki müzik setinin oynat düğmesine doğru kolumu uzattım ve düğmeye bastım.

Hayalimi düşünüyordum. Fakat hayallerim çoktan yosun tutmuştu… Ve hiçbir sabah, güneşle uyanmayacaktı. Bunu biliyordum… Ama en büyük hayalimi gerçekleştirme ümidim vardı. Bu imkânsızdı, yine de hayatımın enerjisiyle bunu gerçekleştirebileceğimi biliyordum. Fakat nasıl olacağını bilmiyordum!

Müzik setinde çalan klasik müzik ruhumu okşuyordu. Kasetin bitimine yakın, nihayet aklıma düşünceler yerleşmeye başlamıştı… Zar zor düşünüyordum, kendimi bir kuş gibi hafif hissediyordum ve de damağım kupkuruydu, gittikçe çürüyordu sanki.

Hayalimi gerçekleştirmeye karar vermiştim. Babamla uçurtma uçurmak, şu an için düşünülmesi bile gülünç olan bir saçmalıktı. Fakat ilk defa kendim için bir . şey yapmak istedim.

Hep yazı yazmıştım, sadece ihtiyaçlarımı karşılıyordum. Uykularımı ve yemek yemeyi bile düşünmüyordum. Bunlar benim için ihtiyaç olmaktan çıkmıştı. Belki de bu yüzden kanser olmuştum. Yazmadığım bir şey kalmamıştı. Kendimi bile yazmıştım. Hatta ilk, kendimi yazmıştım. Daha sonra da kendimde yazacak bir şey bulamayınca sıkılıp vazgeçmiştim.

Şimdi ise en büyük hayalimi yazmak istiyorum. Babamı ve uçurtma uçurttuğum o güzel saati, belki de dakikaları, saniyeleri… Hiç değilse saniyeleri anlatmak, okuması en keyif verici ve heyecanlı bir hikâye olabilirdi. Tat alarak yazacağım yazıya başlamak için, müzik setinin yanından bir tane mavi dolmakalem aldım. Kalemim doluydu. Fakat kâğıdım yoktu. Yatağın yanında, etrafında, üstünde, altında… hiçbir kağıt yoktu. Sadece yastığımın altında kâğıtlar vardı. Fakat kullanılmışlardı. Çaresiz onlara yazmak zorunda kaldım. Kalkıp yeni bir kâğıt bile alamayacak kadar kötüydüm. Diğer yandan da iyiydim. Çünkü öleceğimi biliyordum. Sanki Azrail, bana durumumu hissettiriyordu.

Kullanılmış bir sarı kâğıda başlıksız ilk cümleyi yazmaya başladım. Kâğıdın sarılığı, zamandan kaynaklanıyordu. Uzun süre ellenmediği için, yastığımın altında sararmıştı. İlk cümle; hayal ettiğim babamın karakterini açıklıyordu. Saçlarının gürlüğü, yüzünün güzelliğini, beni sevdiğini… yazıyordum. Satırlar ilerledikçe babama olan merakım artmaya başladı ve sesli düşündükçe, sesim kısılmaya başladı.Babamla karşılaştığım ve uçurtmayı uçuracağımız parkı yazacağım cümleler, sabırsızlıkla yaklaşırken, boğazıma sert bir ağrı girdi.Ağrı ile birlikte nefes alamamaya başladım.Nefes alamıyordum.Nefes alamadığım için birkaç da

kika sonra bayılacağımı ve öleceğimi biliyordum.Her geçen saniyede, yazmak istediğim yazının, yarım kalmaması için dua ediyordum.Ama ellerim yarım kaldı.Önce, kağıtları tutan sol elim, sonra da kalemi tutan sağ elim bacağıma doğru düştü, hikayem ve hayalim yarım kaldı…

2009 YILI

Eray Dedik

Yorumlar (1)