Dağların Hafızası
Ben hayatın dilini kağıt kokan kitapların sayfasından değil, Dersim’in ilk ışıklarıyla Munzur’un sesinden öğrendim. Kıyısına çöktüğüm o su, bana her sancıyı, o her biri bir uçuruma açılan acı dolu hikâyeleri anlattı. O akışın tam kıyısında anladım ki; insan sadece üzerinden geçip gittiği bir yolun yolcusu değil, bu hayatta aldığı yaraların, yaşanmışlıkların ve kendi direncinin şahididir. Bizler, pürüzsüz anlatılardan değil, ruhumuzdaki o derin ve sarsılmaz izlerden var oluruz.
Bazen bir dağın gölgesi, insanın ömür boyu taşıyacağı sessiz yurdu olur. Güneşin vadiye inmesi zaman alır; herkes erkenci bir ışıkta yıkanırken, sen o gölgenin içinde sabrı bir güç gibi kuşanmayı öğrenirsin. Bu bekleyiş bir mahrumiyet değil, var olmanın kıymetini damarlarında hissetmenin, karanlığın içinden kendi güneşini doğurmanın mucizesidir. Munzur’un kızı olmak, o geç gelen güneşi sitemle değil, büyük bir vakarla karşılamaktır. Coğrafyanın sertliği, insanın ruhundaki yumuşaklığı terbiye eder. Burada kayalar sadece durmaz; her çatlağında bir vaveylayı, her oyuğunda anlatılmamış bir kederi emzirir. Geç gelen aydınlık ise o ruhun en sahici pusulasına dönüşür.
Pülümür’ün kalbine diz çöküp anılarla yüzleştiğimde anladım ki; bu topraklar sadece bir coğrafya değil, insanın iliğine işlemiş bir yaşanmışlığın adıdır. Ruhumuzun dikiş tutmayan yerleri, o eski yaralardan rüzgâr kaçırır; ama o rüzgâr bizi savurmaz, aksine köklerimize daha sıkı sarılmayı öğretir. İnsan, en çok koptuğu yerden yeniden kök salar burada. Çünkü en yalın gerçek şudur: Giden gider, ama asıl hikâye o yangını göğsünde bir kora çevirerek kalabilendedir. O kor bizi kül etmez, bizi güçlendirir. Acı, ruhun en derin katmanlarında bir yük olmaktan çıkıp bizi ayakta tutan o sarsılmaz iradenin adı olur.
Zira bu coğrafyada yaşamak, sadece bir toprağa ait olmak değil; avucuna aldığın o nasırlı taşın sertliğiyle, genzini yakan o yanık toprak kokusuyla birleşmektir. Burası, her taşında bir ahı, her kıvrımında binlerce yıllık bir suskunluğu saklayan dağların hafızasıdır. Bizler, o suların kucağına bir ninni gibi bırakılan canların, yarım kalmış gülüşlerin ve hiç söylenmemiş sözlerin asıl yurduyuz. Suskunluğumuz dilsizliğimizden değil; içimizden geçen o rüzgârın, her seferinde o yangını yeniden harlamasındandır.
Gülşen Polat
