Denizlere Tersinden Bakmanın Şiir(ler)i

Tahir Musa Ceylan’ın “Depresyonun Şiiri” (x) adlı şiir kitabını okumayı tamamladıktan sonra, dünya çapındaki şiir yeteneklerinden Octavio Paz’ın şu cümlesini hatırladım önce:

"Şiir, üzerimizdeki örtüyü kaldırıp bize ne olduğumuzu gösterir ve bizi gerçekte olduğumuz şey olmaya çağırır."

Doğal ki, belli bir şiir(sel)in, üzerimizdeki örtüyü kaldırıp bize ne olduğumuzu gösterebilmesi, o şiir(sel)in, lâtinlerin deyişiyle, bir “vis exitendi”sinin (yani “var olma gücü”nün) olabilmesiyle mümkün. Bu da yetmez, aynı şiir(sel)in, gene lâtinlerin deyişiyle, bir çeşit “potantia agendi” ile (yani “bir şeyi eyleyebilme olanağı” ile) yüklü olması koşulu vardır.

Ceylan’ın şiir kitabında, bunların ikisini de duyumsadım, deneyimledim. Kitaptaki şiirler toplamı, oralardan yürüyerek, okuyanın zihinsel-imgesel bünyesini, âdetâ “yeniden kurguluyor” ve “dönüştürüyor”. İşlevselliğini, kaba-yararcılığın (pragmatizm’in) tuzağına düşmeksizin, “metalaşma”dan (“şeyleşme”den) ve “devrimci soyutlama”nın bütün birikimlerini kullanarak, yerli yerine oturtuyor.

Kitap, “Yenilmek Ve Yeniden Doğacak Olmak” (s. 7-8-9) adlı şiirle açılıyor önümüze:

“rüyamız üzre

kıraç toprağı diktik ellerimize

geliverdiler, sarhoş, salyalı ve saralı

ne toprak ne de et kaldı gövdemizde”

dizeleriyle atağa kalkan şiir, nice yıkım oymaklarından ve kıyım obalarından geçtikten sonra; gerçekliği olanca nesnelliğiyle saptayan bir onarma işlemiyle sonlanıyor:

“etten kanalların ağzını toprak tıkaçlarla tıkadım

yüzbin oğlum içeride, sessizlik denk düştü bize

otistik canlılığımı yeniden uyanmak üzere mumyaladım”

İlginç ve sıra-dışıdır: Kitapta, kitabın adıyla yazılmış bir şiir yok. Ama, kitaptaki şiirler, bizi ne yapıp ediyor, birbirine halkalar hâlinde eklenerek, bir depresyon zincirine gönderiyor. Bunu yaparken de, hiçbir şiir kesiti, kendi özgün bağımsızlığını yitirmediği gibi, gönderildiği yerin coğrafyasını bir yabancılaşmaya uğratmıyor. Yabancılaşmaya uğratmak da ne, ayak bastığı topraklara sımsıkı bağlıyor, irtibatlandırıyor âdetâ.

Yukarıda, “devrimci soyutlama” demiştim. Bunu, kitabın en beğendiğim şiirini (“Yaza Yaza Bitirilemeyen Yalnızlık”, s. 28-29) parça parça aktararak, açmalıyım:

“bir sis bir perde indi göze

Kant gibi düşüncenin yanlışına ulaştık

Onca kalın çağlar kırılıp dağıldıkça üstümüzde”

İmmanuel Kant, 1724-1804 yıllarında yaşamış, Alman felsefesinin kurucularından ve kendinden sonraki felsefe akımlarını derinden etkilemiş öncü filozoflarından biri. Eleştirel felsefe geleneğinin kök-babalarından sayılır. Epistemoloji dediğimiz Bilgi Kuramı’nı temellendirmiştir. Gerçekliği sorgulayabilmek için gerekli ve vazgeçilmez olan Kuşkuculuk (Septisizm), onun yaslandığı en sağlam zeminlerin başında gelir. Şairimizin, burada, “Kant gibi düşüncenin yanlışına ulaştık” demesi, tastamam bu bağlamda mânidardır: Kuşkuyu yedeğimize alarak, yerleşik düşünce kalıplarını kırmadan, ikonlaştırılmış düşünce yanlışlarının üstüne üstüne gitmeden, bir başka deyişle, yanlışlamalara başvurmadan, gerçeği algılamak ve anlamak olanaksızdır. Gözlerimize in(diril)en sis perdelerini, böylelikle kaldırabiliriz ancak: O sis perdelerini her defâsında yeniden üreten kalın çağları kırıp dağıttıkça! Çünkü, büyük harfle Gelenek, kimileyin, bir tür karabasan gibi çullanır insan(lığ)ın üstüne; onun değer dizgelerini katılaştırır, git git fosilleştirir. Oralarda kalsa âmennâ: “boşu boşuna bir hiçlik”, hükümranlığını ilân eder benliğimizde:

“her titreşimin son bulduğu gibi kayada

ne ağız değiştirilmiş bedenler, kum yığını

altında kalmış ateş, ne bir öksüzlük, ne de kürtaj

sesiyle teninden sıyrılan yılan gibi bedenden ayrılan

çocuk, kuşun kurşunla karşılaştığı o son nokta

yankı bırakmadı uzun asırlardır süren bu yaşlı rüyada

boşu boşuna bir hiçlik

harlı çırpıların yan yana is tuttuğu avuçlarımızda”

Öyleyse, nedir eylememiz gereken? Değerli şairimiz, bir ışıldak olur, yol açar hepimize, bereketli imgelerden oluşturduğu pusulasıyla:

“çık bu insanların arasından git

Goya’nın resmine gir, efsun bir kahraman ol

daha da kır parçalarını

senin nalların olsun her yolcunun topladığı

nabzını çek çıkar, martıların üstüne fırlat

bıçakların keskin yüzünde dene ellerini

ve insanın iki gözü arasındaki o uzun yolda

geç bütün yaşlarını merdiven taneleri gibi ardarda”

Tabi, buradaki “ardarda” sözcüğünün “art arda” şeklinde yazılması gerektiğini de imleyelim bir yol.

Şair, neden Goya’nın resmine girmeyi öneriyor bize? Bana kalırsa şundan: 1746-1828 yıllarında yaşayan Francisco Goya (1746-1828), İspanyol yenilikçi resminin önde gelenlerindendir çünkü. Dönemine gelinceye kadarki resim geleneğini ve resim anlayışını bir bakıma tersyüz etmesiyle de ünlüdür. İnsan yüzlerine târihsellikler katmasıyla tanınan portre resimleri, bu dediklerimizin tanığıdır.

Devrimci soyutlamalara başvuran şairler, aynı zamanda belirli ve epey donanımlı bir kültürel taban üzerinde yazarlar. Öyle olmaları, onları, hayatta nesnel karşılığı olmayan “boş küme romantikleri”nin sulusepken duygusallıklarından kurtararak, yerinde mantıksallıklarla da kontrol edilebilen, yaşamsal duyarlık alanlarına çeker. Dolayısıyla, kaç kere yazdım, ayakları yere basan, ontolojik dertleri (var-oluşsal endîşeleri) olan şairlerdir onlar. Parmaklarını gözümüze sokarcasına bir cüretkârlığın çok bilmişliğiyle değil; sezdirici/ duyumsatıcı bir yücegönüllülüğün izdüşümleriyle davranırlar.

Tahir Musa Ceylan’ın da yaptığı budur: Kant ve Goya üstüne dersler vermeye kalkışarak, bizi “bilgi hamalı”na, “bilgi şapşalı”na döndürmeye çalışmaz; onların felsefe ve sanat devinimlerini, etik ve estetik değerleri birbirine sarmaştırarak, onların beşerî duruşlarını, olabildiğince “yansıtmaya”; çağımızdan sorumlular olarak da, bizi o yansıtmaların eşliğinde ve eşiğinde “kımıldatma”ya uğraşır ancak. Kımıldatmalarsa, ölçülüp-biçilebilir somutluğun kupkuru kesinliklerinden, beş-duyuyla sınırlanmışlığın atâletinden tam bir sıyrılmayı; imgelemsel evrendeki deryâlara açılmanın özgüllüğüyle davranmayı öngörürler. “Epistemik” değil, parrhesiastiktirler. Bilgi küpü olmaya soyunmak yoktur orada, bilgece bir hakikat işâretlemesi vardır. Hayat, en fazla o mıntıkalardan gösterir, sayrılısıyla-sağlıklısıyla, hakikatli yüzünü.

Çağcıl filozoflarımızdan, sevgideğer denemecilerimizden Ahmet İnam, tadına doyum olmaz yazılarının birinde (Akşam gazetesi, 4 Eylül 2011) şöyle der:

“Şiiri, şiirin kendi vicdanı arar. Şiir evrene karşı bir tutum olarak bir yaşama olanağıdır. Evrene atılan bir çığlık olarak içtendir. İnsanın bedeni, duyguları, aklıyla attığı şiir çığlığı, insan var oluşunun vicdanının çığlığıdır. Şiiri şiirin kendi vicdanı arar. Neden? İnsan vicdanı şiiri aradığı için. Neden? Şiir vicdanı insanı aradığı için.”

Tahir Musa Ceylan da, yukarıdan beri irdelemeye çırpındığım o enfesler enfesi şiirinin son bölümünde, şöyle çığlıklanıyor:

“sıcak ekmeğe batırılmaya çalışılan eller

ya da sıkıntılı selamlarla geçilen tanrı köşeleri

istemez, bir insan, bir ses, kalabalığın ortak duyguları

ya da uzak çayırlarda sevişen atlar istemez

dudak, yanak, göz, deri büsbütün umutsuz, her şey sarkık

maddedeki yanlışı gördüm

yerçekimine isyan manifestosudur taşıdığım artık”

Demek, şiirin vicdanını arayanlar, aynı enlemlerle boylamlar üzerinde mevzîleniyorlar, başka türlüsü geçerli değil. Bu cümleden olmak üzere, “maddedeki yanlışı görmek” ve “yerçekimine isyan manifestosu taşımak artık” kaçınılmazlaşıyor: Şairin vicdanıyla şiirin vicdanının kırılgan, kırılgan olduğu kadar da sevinçli buluşmasıdır bu. Öyle olmasaydı, soyadına yaraşır çeviklikteki dizeleriyle seçikleşen Ceylan şairimiz, başka bir şiirinde, şöyle serimleyebilir miydi hiç duyarlığını:

“yapraklı güller aldık içimize

kırmızısını soyarak canlılığın

yeşil renkler uygun gördük kendimize”

(“Yapraklı Güller” şiirinden, s. 14)

Bir başka şiirinden de, ne demeye getirdiğim etkinlikle belirginleşsin diye, şu dizeleri almasam rahat etmeyeceğim:

“sen beyaz bir kadın gibi saçılan talan

gözlerini seramik bir çığlıkta bırakıp

ince bir karanfil gibi yapraklarıyla iz bulan

vücut; giderek küçült evrenini dön

kendi sırrına, eskidikçe büyüyen o derin sükut”

(“Zamandan Bağımsız Eskiyen” şiirinden, s. 59)

Böylesi içtenliklere, ceketlerimizde ne kadar düğme varsa, hepsini ilikleyerek saygı duruşuna geçmeliyiz.

Toplamda 17 şiir var kitapta. Hangi şiire göz gezdirsem, gönül uğratsam, her biri “benden al, benden al” dercesine ısrarlı bakıyor bana. İyi de, bu bir yorumsal deneme yazısı, inceleme yazısı değil ki. Keşke, o yetkinlikte olsam da, hiçbir şiirin hatırını kırmasam!

“Son Yok” şiirinden (s. 43) bir alıntı şimdi de:

“düşündüm denizlere tersinden bakacak

camda fener sesini görecek kadar düşündüm

kıpkırmızı direnç telleriyle boğazımda

bir boşluğa kadar doğrunun izini sürdü hüznüm”

Müesses Nizam, bize, her şeye düzünden bakmayı belletti. Belletirken de ezberletti, mankurtlaştırdı çoğumuzu. İyi şairlerse, belletilenlerin, "ezberletilenlerin tersine yürüyün, hattâ koşun!" dediler cümlemize. Gayrinizâmi kalmamızı, öyle yaşamamızı salık verdiler. Aykırı durursak, aykırı yaşarsak ancak, insancalığımızın eksilmeyeceğini söylediler. Beşeriyete, hayvanata, nebâtata, maddeye ve madde-ötesine bakarken; şimdiye değin teklif edilenlerden bambaşka biçimlerde yaklaşmamızı, öylece bakmamızı dillendirdiler hep. Tahir Musa Ceylan’ın bu dizelerinde de, o kıratta bir karşı-duruşun, o direngenlikte bir karşı-bakışın izleri yürürlükte: “Hüznümüz”, “denizlere tersinden bakarak düşünmek” koşuluyla, “bir doğrunun izini sürebilir”. Varılan yer “boşluk” bile olsa, ne gam!

Kalburüstü eleştirmenlerimizden, rahmetli Fethi Naci, bir yazısında şunları diyordu:

“Söylenenler ancak edebiyata özgü biçimde söylendiği zaman bir edebiyat eserinden söz edilebilir, ancak böyle bir eser bize edebiyat hazzı verebilir, söz konusu, romansa, önemli olan romancının dilidir, bir dil ‘yazınsal dil’se, söylenenler ‘roman’ı oluşturmuştur. Söylenenler edebiyata özgü biçimde söylenmemişse, bir roman en yüce idealleri dile getirse bile, ben o romanı edebiyat eseri saymam.”

Naci, dediklerinde yüzde yüz haklıdır. Bir yazar (kuşkusuz şair de), söyleyeceğini edebiyata özgü biçimde söylemelidir; yâni: dili, yazınsal dil olmalıdır. İşte, Tahir Musa Ceylan'ın "Depresyon Şiiri" yapıtı, böyle bir edebiyatın, böyle bir dilin, en elverişli, en canlı örneklerinden biridir.

Kanaatimi berkitmek amacıyla, Ceylan’ın şiirlerinden bir buketçik daha sunmalıyım:

“bir kuşun yatay uçuşu çekiyor tinimin çizgisini

yalnızca o çekiyor. kimsenin silemediği, taş

baskılarında adımı geçirmediği kadar inat, uzun

ışık yılları, ıslak öpüş, kin sızıları

göğe vuruyor ateşimden savrulan çıngı”

(“Mavideki Anlamın Çoğalması” şiirinden, s. 53)

Görüyorsunuz, görüyoruz: Dizelerin kırılmasına karşın, söyleyişte en ufak bir tedirginlik, bir sürçme söz konusu değil. Bir yeraltı suyu serinliğinde akıyor her şey. Sözcüklerin birbirine çarpa çarpa çıkardığı senfonik bir sestir karşımızdaki. Felsefî (“tinimin çizgisi”), fiziksel (“uzun ışık yılları”), psikolojik (“kin sızıları”) ve gündelik (“savrulan çıngı”) imgeler, birbirlerine eklem yerlerinden öyle şiirsel bir ustalıkla sarmalanmışlar ki, hepsinin geometrik/ harmonik ortalaması, en gürbüzünden bir şiire evrilmişler, elbirliğiyle.

Gene Fethi Naci, bir şiirin kendisi için değil, içerdiği düşünceler için sevilmesine yalınkılıç karşı çıkarken, kendisiyle ne kadar da tutarlıdır.

Evet, Tahir Musa Ceylan’ın şiir(ler)ini ben de, Naci’ninkine eşdeğer bir tavırla sevdim: Ceylan’ın şiirlerinde de belirli düzeylerde kültür-düşünce ağırlıklarına rastlıyoruz hep. Nedir, bu kültür-düşünce ağırlıkları, bizim zihinsel-duyarlıksal çevrenimizde, “gereksiz ağırlıklar” oluşturmadıkları gibi, özgül ve özgün izlenimlerle sindirilmişlerdir, şiir organizmasının derisine ve tinine: Bir gergefin, oya oya, nakış nakış işlenmesine benzer emeklerle.

Tahir Musa Ceylan’ın, aradan geçen 23 yıla karşın, neden başka şiir kitabı yayımlamayışına hayret ediyor, esef duyuyorum şimdi.

Okuyun onun şiirlerini. Genleşecek, erginleşeceksiniz: Hem düşün, hem de duygu açılarınızla.

İronik bir cümleyle noktalıyorum: Depresyonunuz varsa da iyileşeceksiniz, o şiirlerle bütünleştikten sonra.

2011

(x): Depresyonun Şiiri, Tahir Musa Ceylan, Zafer Matbaası, İstanbul, 1988

Bünyamin Durali

Yorumlar (1)