Duvarların Hüzünlü Tansiyonu

Tansiyonum düşüyor
Gel tut beni!

Yoksa düşeceğiz ikimizde
Yoksa kalbim düşecek bedenimden yere
Gel tut kalbimi
Tut duvarlarımı


Tut ellerimi, ellerimi tuttuğuna inandır beni, sana inanmak istiyorum, güvenmek istiyorum en az sırtımı yasladığım soğuk duvar kadar. Tansiyonu düşük aşklardan hep ona sığınıyorum, beni elleriyle tutamasa bile, yaslanmama izin veriyor. Yıkılmıyor duvar, tüm ağırlığımı bıraktığım halde, ağırlığımdan büyük, dehşet verici şeyler anlattığım halde. Bir duvar kadar dayanıklı olmak isterdim, en azından kendimi tutabilmek için. Kendimi ayakta tutabilmek için. Tüm savaş yere serilmemek için değil miydi zaten? Yere ölünce seriliyoruz upuzun. Hayatta kaldığımız sürece dikilmeliyiz dimdik...

Duvar olsam belki o zaman daha çok severdin beni, en azından sırtın severdi, hem ben öyle soğuk da olmazdım içimdeki duygular ısıtırdı ikimizi de. Acı çekmek hissizleştirirmiş bazılarını, duydum. Ama bana hiç uğramadı o hissizlik, bu halimle güzel bir duvar olurdu benden. Acıların hissizleştirdiği bir duvar, yaşanmışlıklarım asılı kalırdı üzerimde, yılların eskittiği tablolar gibi. Yapmacık olmazdı üstelik hiçbir resim üzerimde, renkleri uyumsuz olsa da gerçek dururdu yüzeyimde

Kelimelerim sefere gittiğinden beri bir duvar kadar suskunum. Tüm zamanlarım ayakta durmaya çalışarak ve seni bekleyerek geçiyor. Duvarların ihtiyacı yoktur kimseye köşelerinden başka. Kimse olmadan bekliyorum seni. Sana içimden, yüzüme yansıyan mektuplar yazıyorum, durmadan, sadece yerimde sayarak.

Aşkların tansiyonu düşer de, duvarların düşmez mi? Düşer işte, tam da böyle. Yüzümü siyah gecelerde beyaza boyamak gibi bu renksizlik... Hangi rengin bana iyi geleceğini bilemeden boyadılar rengimi, uçuk pembe bekliyordum, prenses odası gibi, olmadı. Soluktu renklerim dünya gibi. Azıcık daha aydınlık olmak istemiştim, karanlıkta yaşadığıma aldırmadan. Ayna da yoktu kendime bakacak. Sana bakmakla yetinirdim, eğer kafamı çevirebilseydim köşedeki sana. Seninle hiç birleşemeyen aşkın ayrı köşelerindeydik. Birleşmemize sadece bir üçgen yetecekti, ama duvarlar hiç üçgen olmazdı. Yuvarlak bir duvar olmadığıma şükretmeliyim belki de. Ya da belki kendi eksenimde yürümeye çalışırken yanına gelebilirdim.

İmkansızı sevdiğim için;
İmkansızlaştırdım, seni de, duvarları da, aşkı da...

Aramıza başka bir çift duvardan başka, bir de deprem girmeseydi, yıkılmasaydı duvarlarımız. Yere düşen parçalarımızdan bir aşk doğar mı yeniden? Küllerden doğuyor da, bizden doğar mı? İçimizden dökülen organlarımızı elimize alsak, (bu organlar tuğla ve beton parçaları oluyor) tekrar bir biz olur muyuz?

Duvarların hüznü renklerinde gizlidir, ne renk olursa olsun yüzleri palyaço gibi saklarlar. Yüzüne bakarken ağlamak gelirdi içimden ama aynı tereddütle gülümseme düşerdi dudaklarıma. Aynı anda iki duyguyu birden yaşayabilirdik seninle, eğer kalsaydın yanımda.

Aynaya baktığımda bazen hiçbir şeyin geçmediğini görüyorum. Geçecek kelimesine inanmıyorum artık, geçtiğini bildiğimiz şeyler iz bırakıyorsa geçmiyordur. Geçmemiştir, geçip giden sadece zamandır ve o zamanda yaşanılan. Ama bir iz varsa hala geçmez. Duvarların yaşı izleri kadardır.

Ömrün içinde buruşan bir hikâyeyim ben, ezik-büzük. Paramparça ayakta durmaya çalışan bir duvar parçası sadece. Hüzünlü duvar en az sizin karşınızdakiler kadar. İstemediler duvarlarımın açılmasını ve içimdeki duygularımı anlatmamı. Bunun yerine hep yenilemeye çalıştılar beni, her gün yeni bir şeyler öğrenmeye çalışma çabalarım bile fayda etmedi. Ben onların istediğini öğrenmek zorundaydım, kendi bildiklerim bana yetmezdi, herkes kendi bildiği öğrenilsin isterdi. Onun için içimdekilerin buruşturulup atılmasına sesimi çıkaramadım. Hikaye bana aitken başkalarının yazdığı hikayeyi sığdırmaya çalıştım ömrüme. Kendime aitsizliğim burada başlıyor işte, en başından.

Ayakta kalmak istiyorsa bir duvar o evin içinde kendine ait olmadan, evin hikâyesini yaşamalıydı. Ben de öyle yaptım. Kendim öykümü bırakıp, üzerime gölgesi düşen hikâyeleri yazmaya başladım üzerime. Şimdi tüm duvarlarım başka renk oldu ve sıvalarım dökük.

Tadilat gerek duygulara ve biraz da karanlık.
Işığı kapatmalı, gözlerim yorgun.

Yıllardır ayakta kalmanın mücadelesi yordu bedenimi ve hangi mevsimin tenime yaracağını bilemedim. Yağmur serinletirken, kar dondurdu. Rüzgâr eserken, yaz terletti duvarlarımı içine kadar. En büyük düşmanım da rutubetti. Bacaklarımda onulmaz ağrılar, diz çökme isteğim tavanlarıma sıçradı. Kısacası bu nem varken, hiçbir mevsim yaramadı bana. Duvarlarım solgun ışığın altında kendi öyküsünü düşünmeye çalışırken, beynim kireçlendi. Çürüdük, içimizdeki duygularla birlikte.

Bir depreme kadar çıkmadı içimizdeki hiçbir duygu dışarı ve organlarımın rahatsızlığı. Yıkım aslında iyiydi benim için. Dinlenmek için, rahatça dizlerimi bırakabilmek için. Bağı çözülmüştü çoktan dizlerimin, dirseklerimin kemikleri erimeye başlamıştı çoktan. Yarım yamalak ayakta durmaya çalışmaktansa, yıkım iyiydi benim gibiler için.

Son cümlesine umut yerleştirmeden bitirmek zordu bir hikâyeyi, bu yüzden yine de diye bitiriyorum.

Yine de biraz daha dayanabilir duvarlarım ayakta kalmaya;
Gelecek olan sen isen eğer...

Ne söylersem söyleyeyim; hiçbir mevsim yakışmıyor artık üzerime, sensizken. Anlamı içine oturmamış cümleler gibi, kelimesiz, içi boş zamanlar gibi.

Duvarların hüznü böyle bitiyor...




Dokuz Nisan İki Bin On Üç 15 00

09 Nisan 2013 5-6 dakika 94 denemesi var.
Beğenenler (1)
Yorumlar