Kabulünün 105. Yılında İstiklâl Marşı
Milletlerin hislerine tercüman olan millî marşlar, ait oldukları milletlerin mâzisiyle istikbâli arasında köprü vazifesi görürler. Dünü bugüne, bugünü yarına taşırlar. Bizim millî marşımız da geçmişle gelecek arasında böyle güçlü bir köprü vazifesi görmüştür.
Bilindiği gibi güftesini Mehmet Akif'in yazdığı İstiklâl Marşı, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 12 Mart 1921 yılında kabul edilmiştir. Bu yıl, bir millî mutabakat metni olan İstiklâl Marşı'mızın TBMM tarafından kabulünün 105. sene-i devriyesini idrak ediyoruz.
Dünya devletlerinin marşları içerisinde apayrı bir yer teşkil eden İstiklâl Marşı, hamaset duygularının gönüllerden taşmasıyla oluşmuş alelâde bir epik şiir değildir. O, kelimelerle inşa edilmiş bir inanç ve hürriyet abidesidir. O, bağımsızlık idealinin söze bürünmüş hâlidir.
Mehmet Akif, yazdığı marşın muhtevasında dile getirilenleri bizzat yaşamıştır. Yani bu marş dudaktan değil yürekten yazılmıştır. O; bir vatandaş, bir milletvekili ve bir şair olarak bu marşın çilesini bizzat çekmiştir.Çilesi çekilmeyen bir şiirin başka yüreklere bu denli etkili bir biçimde sirayet etmesi mümkün değildir. Onun tesir gücü öncelikte burada aranmalıdır.
İstiklâl Marşı'nın yazılmasının Mehmet Akif'e nasip olması da asla tesadüf değildir. Buna dense dense tevafuk denir. Zira Rabbimiz hak ve hakikat yolunda hiçbir fedakârlığı mükâfatsız bırakmaz. Sen vatan için, millet için, din için, devlet için, Kur'an için, istiklâl ve istikbâl için canını ortaya koyacaksın, bu değerlerin muhafazasını emreden Rabbin bunu görmezden gelecek; sana yardımını kesecek, haşa bu mümkün değildir. Onun şânına yakışmaz.
"Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:/Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek." diyen Mehmet Akif, İstiklâl Marşı'nda sözünü hiç kimseden ve hiçbir milletten sakınmamış, emperyalist Avrupalı devletler ve milletler için rahatlıkla "Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;/ Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var./Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, /"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?" diyebilmiştir. Batılı devletlerin ve sözde medeniyetlerin tevriyeli olarak kullanılan "ulumakla" ve ""tek dışı kalmış canavar" teşbihiyle nitelendirilmesi "kral çıplak" demenin şiirsel terennümünden başka bir şey değildir.
"Bir millî mutabakat metni" olarak nitelense de İstiklâl Marşı'ndaki millî ve manevî hava, bu duygulara uzak olan, Batı kültürüyle ve onun bize uymayan inanç değerleriyle zehirlenmiş bazı gayri millî kesimleri rahatsız etmiştir.
İstiklâl Marşı'nın söz kudreti onu yazan kişinin şairliğinin güçlü oluşundan değildir; vatan ve millet aşkını hakkıyla ve lâyıkıyla içselleştirmesindendir. Şayet hüner şairlik gücünde aransaydı onu Yahya Kemal Beyatlı, Cahit Sıtkı Tarancı, Faruk Nafiz Çamlıbel veya Nazım Hikmet de yazardı. O marşı yazmak için o badireleri atlatmak ve kendine dert etmek gerekir.
İstiklâl Marşı, bir yarışma neticesinde vücut bulsa da, ısmarlama bir şiir değildir. Böyle bir marşın yazılmasını gerekli gören devlet ricali, Mehmet Akif'e bir telkinde bulunmamıştır. Zira Mehmet Akif neyi nasıl yazacağını devlet görevlilerinden çok daha iyi biliyordu. Memleketin ahvali ortadaydı. İşgalcilerin Polatlı'ya dayandığını sağır sultan bile duymuştu.
İstiklâl Marşı, sanıldığı gibi ilk kez 12 Mart'ta TBMM'de gün yüzüne çıkmamıştır. Söz konusu marşın güftesi 17 Şubat'ta da, TBMM'nin yarı resmî yayın organı olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin ilk sayfasında yayımlanmıştı. Bu da gösteriyor ki milletimizin ruhuna ve hissiyatına tercüman olan bu marşı coşkuyla dinleyip alkış tufanıyla kabul eden mebusların marştan daha evvel haberi vardı. Ona rağmen marşı dinlerken büyük bir heyecan duymuşlardır. İstiklâl Marşı'nın üç kere ayakta okunması bunun ispatıdır.
İstiklâl Marşı, 105 yıldan beri bu ülkede büyük bir gururla, şerefle ve elif gibi dik bir duruşla söyleniyor. Bir yandan şehit kanlarıyla sulanan ve rengini ondan alan ay yıldızlık al bayrak öbür yandan da söz bayrağımız olan İstiklâl Marşı dalgalanıyor.
“Allah bir daha bu millete bir ‘İstiklâl Marşı’ yazdırmasın.”
“Binbir fecâyi karşısında bunalan ruhların ıstıraplar içinde halas dakîkalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hâtırasıdır. O şiir bir daha yazılmaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur. Allah bir daha bu millete bir ‘İstiklâl Marşı’ yazdırmasın!”
