Kader
Kader dedikleri şey, güçlülerin dilinde bir teselli, yorulanların dilinde bir yalan. İnsan başına geleni kabullenmek zorunda kalınca adına kader diyor. Yoksa kim isteyerek eksilir, kim isteyerek yalnız kalır? Kim kendi kalbini ateşe atıp “nasip” diye susar?
Bana göre kader, çoğu zaman başkasının bencilliğinin faturasını sana kesmektir. Sevilmeyenlere “nasip değilmiş” derler, yarım bırakılanlara “kısmet” yakıştırırlar. Kimse “insanlar yarım bıraktı” demez. Suçu göğe atmak kolaydır; yere bakan hep kalbi kırık olan olur.
Birine güvenirsin, kader derler. Sırtından vurulursun, kader derler. Yorulursun, susarsın, içine gömersin; yine kader derler. Oysa kader dedikleri şey bazen sadece insanların acımasızlığıdır. Ama insan, suçlayacak bir sebep aradığı için kader diye bir kelime uydurur.
Bize yapılan her yanlışı kader saydıkça, insanlar daha rahat yanlış yapıyor. Çünkü karşılarında hesap soran biri yok; kader var, nasip var, kısmet var. İnsanlar sorumluluktan kaçıyor, biz de onları aklıyoruz. Bu döngüde kimse suçlu olmuyor ama birileri hep paramparça kalıyor. O birileri de çoğu zaman “iyi” olanlar oluyor.
Bir yerden sonra insan kendine bile kızamıyor. “Ben neden buna izin verdim?” diye sormak yerine, “demek ki kaderim buymuş” deyip geçiyor. Kendi hayatını savunmaktan vazgeçtiğin an, kader dediğin şey seni yutuyor. Aslında yutan kader değil; senin sessizliğin, senin kabullenişin, senin vazgeçişin.
En çok da şuna isyan ediyorum: Hep iyi olanın kaybetmesine “imtihan” derler. Kötü olanın kazandığına “hayat bu” deyip geçerler. Adaletin olmadığı bir yerde kaderden bahsetmek, yaraya tuz basmaktır. İnsan acısını taşıyamayınca kaderi sırtına alır, yürümeye devam eder gibi yapar.
Ve bir gün anlıyorsun…
Kader falan yok.
Sadece çok yorulmuş bir kalp var.
O kalp de artık kimseye inanmadığı için, sessizce ölmeyi seçiyor.

