Kömür Sobası

Kömür Sobası

Klimalar, kaloriferler, elektrikli ısıtıcılarla geçiriyor artık kış aylarını yurdumun büyük bölümü. Kullanım oranı gün geçtikçe düşse de, kömür sobasını kullanan insanların sayısı az değil yine de Anadolu’da. Her geçen gün gelişen teknoloji, hafsalımızda nostalji yığınlarının birikmesine neden oluyor. Şimdi kalkıp teknolojiyi, teknolojinin getirdiği kolaylıkları ve teknolojinin nimetlerini eleştirecek, küçümseyecek değilim elbette. Ama şu bir gerçek ki, teknoloji dedikleri illet, ruhsuz mu ruhsuz, acımasız mı acımasız. Bir çırpıda silip atıveriyor bir kenara geçmişten kalan ne varsa.

Kar sularının eriyip, derelerin baharı yavaş yavaş dağlardan ovalara doğru akıttığı günlere kadar, kömür sobasının etrafında geçirdiğim kış akşamlarına, nasıl da özlem duyduğum geliverdi aklıma geçenlerde evdeki kombi arızalanınca. Özellikle zemheri soğuklarda, akşam eve gelir gelmez hasret duyduğum eski bir dostuma sarılır gibi nasıl da sarılırdım kömür sobasının kahverengi borularına. Çatılar aktarılmış bir vaziyette beklenen kış sırtındaki bohçasına, yağmurunu, soğuğunu, karını, boranını, ayazını, yüklenip dayandı mı kapıya, en kıymetli dostun oluverir kömür sobası.

Annem, biz okuldan gelmeden hazırlardı sobanın kovasını. Her akşamüstü, iki kova hazırlanırdı sobanın gün boyunca oturulan odayı ısıtması için. Biri sabah kahvaltısından önce başlardı mesaiye. Kovanın altına yerleştirilen kömür akşamüstüne kadar idare etse de, odunlar öğlene çıkmazdı genellikle. Alevi söndükçe sobanın, odun ilave edilirdi. Akşamüstü ikinci kova başlardı nöbete. Ağır da olurdu hani kova. Annem binbir zorlukla yerleştirirdi kovayı, sobanın midesine. Bazen babam, bazen de biz destek olurduk bu zorlu görevde anneme. Yapanlar çok iyi bilirler. Gerçekten de zordu, kovayı hazırlayıp sobanın içine yerleştirmek. Tabi sonra bir parça çıra veya kağıt parçalarıyla tutuşturma süreci. Bazen nazlanırdı da nazlanırdı yanmamak için. İs-pas içinde kalırdı ellerimiz ve yüzümüz. Ama tutuştuktan sonra, değmeyin keyfimize.

Soba borularına sarılmış çamaşır kurutma tellerinde tutuşup yanan havlular ve giysiler, panikletirdi bizi bazen. Yanık kokusuna olan hassasiyetim, bu yüzden belki de. Ufak tefek kazalar üzse de, kömür sobasıyla yaşamaya alıştı mı insan, ne klima, ne ısıtıcı, ne de kombinin sıcaklığı, kafi gelmiyor. Hele bir de dışarıda kar varsa, sadece soba ısıtır insanın içini ve ruhunu. Bir de, Nazımca bir şiir;

Lambayı yakma bırak, sarı bir insan başı, düşmesin pencereden kara.

Kar yağıyor karanlıklara.

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.

Kar…

Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar…

Ve şehir kör bir insan gibi kaldı, altında yağan karın.

Lambayı yakma, bırak!

Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların, dilsiz olduklarını anlıyorum.

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum…

Sobanın tam arkasındaki minderi kapmak için yarışırdık kardeşlerimle. Tabi bizden önce Boncuk kapmadıysa minderi. Kedimiz Boncuk, öyle tatlı uyurdu ki sobanın arkasındaki o yer minderinde, hiç kimse kıyamazdı onun rüyalarını bölmeye. Nasıl uyumayacaksın ki o sıcacık köşede? Öyle bir uyku bastırırdı ki, uykuya direnmek, göz kapaklarının ağırlığına dayanmak ne mümkün sobanın nefesinde. Elimdeki kitap çok geçmeden, kucağımda bulurdu kendini. Çok kitap büyüttüm ben kucağımda, o kömür sobasının hemen yanı başında.

Çay ve abdest almak için kullanılacak su ve yemekler, sobanın üstünde ısıtılırdı. Sabah kahvaltısında ekmekler sobanın üstünde kızartılırdı nar gibi. Sobanın yanında, ekmek kızartma makinesi de ne ki? Ekmeğin üstünde eriyen tazecik tereyağı, üstüne bir kat da çiçek balı. Ah şimdi olsa da, yemeyip yanında yatmalı.

Biz çocukları o günlerde, sobanın yanı başına serilen muşambanın üstüne kurulan banyoda yıkardı annelerimiz üşütmeyelim diye. Muşambanın üstüne yerleştirilen leğen, bir kova, bir de maşrapadan müteşekkil bu banyoda yıkanmak, sıcacık sobanın nefesinde kurulanmak. Havlumuz da soba borusuna yerleştirilen çamaşır tellerinde ısıtılırdı. Ne kadar da zahmet ederlerdi merhametli annelerimiz bizim için. Bizim annelerimizin, babalarımızın katlandığı zahmetlerin yanında şimdi bizim katlandıklarımız da nedir ki Allah aşkına?

Dedim ya, kış akşamları sobanın etrafında geçerdi diye, sahiden de öyleydi. Kömür sobasının üstünde pişirilen kestanenin lezzeti, hangi çikolata, hangi şekerle kıyaslanabilir? Peki ya, sobanın üstünde tüten portakal ve mandalina kabuklarının kokusu, hangi oda spreyinde var söyler misiniz? Kömür sobasının o sıcacık gölgesinde kurulan sofralar, uzun kış akşamlarında yapılan doyumsuz sohbetler. Çayların, çerezlerin, meyvelerin, incir arası cevizlerin, eşliğinde yapılan, samimi sohbetlerin birer nostalji olduğu bu günlerden bakınca o eski kış akşamlarına, içi titriyor insanın.

“Unutmayın, baharda kışı, kışın da baharı özler insan. Ne uzaksa onu özler. Kavuşmak şart mı? Boşver… Bazı şeyler yokken güzel” diyor Özdemir Asaf.

Ve eninde sonunda, her kış bir bahar çiçeğinin direnişi ile bitiyor ve başlıyor renk cümbüşü.

Ama kömür sobası ile işiniz, öyle hemen bitmiyor tabi. Sobayı kurarken ki kadar zor olmasa da, toplayıp kaldırması ha deyince olmuyor. Boruların içinde biriken kurumlar, kış boyunca evin nefes verdiği bacalar temizlenmeli. Sobanın siyah nefesinin kararttığı duvarlar boyanmalı. Kış boyunca yorulan kömür sobası, dinleneceği sakin bir köşeye alınırken, bütün evler sessizce bahara uyanmalı. 

Ercüment Eşsiz

Yorumlar
  • Henüz yorum yazılmamış