Korkularak Gelinen Sonsuzluk

04:33

'Her bir yıldızı diyorum, görmek için çok güne ihtiyacımız var. Sahiden insan ömrü yeter mi o kadar yıldızı görmeye. Tanrı bunu da hesaplamış mıdır, bizi bu bok çukuruna yollarken?'

Karanlığa bağırırken korkusuzca, sözleri kendine komik geldi. Doyasıya güldü o da. Yaşamayı bu denli severken akşam olmasını hiçbir zaman kabullenememişti. Akşam... Kutsal karanlık aşkına. Bilmem kaç milyon ötedeki devasa güneş ağırlığını taşıyamıyor muydu da bir ara gözden kayboluyordu? Sahiden biz mi dönüyorduk onun etrafında? Neydi tüm yaşamı siyaha boyayan? Bu zamanlar değil miydi insana düşünmeye iten. Düşündüre, düşündüre delirten. Yalnızlık akşam türetilen bir sözcük değil miydi? Düz akışta yaşayınca akşam oluyorsa tam tersine doğru olanca hızımızla koşsak peki? Ayaklarımızın altındaki her bir toprak parçası bizden şikayetçi olana kadar koşsak. Ama, ah salak kafam benim. O zaman da ilk akşam olacak, sonra sabah. Düşüncelerimde dahi kaçamıyordum ki şu zifiri karanlıktan, şu gözün gözü görmediği sonsuzluktan. Nedir peki benim bu yaptığım? ‘Öğrenilmiş çaresizlik' bu mudur? Akşam benim çaresizliğimdir ve ben bundan hayallerde dahi kaçamıyor muyum? Yani öğrendim mi ben bunu?

Bu kadar düşünce zihnine akın edince korktu. Kendi beyninde hapsolmaktan, istediklerini yapamamaktan, özgürken iplerle her bir zerresinden bağlı olmaktan korktu. Yattığı yerden kalkıp kendisini evden dışarı attı. Hızlıca merdiven basamaklarını inip sokağa çıktı. Bir anlık duraksadı o gün. Sadece bir an. Sağa mı, sola mı? Sonra aşağı baktı. Ayakkabı giymemişti hay aksi. Ama hayır geri dönüp almayacaktı o prangaları. Ayaklarını doğaya bırakacaktı. 'Özgürlük!' dedi. Karanlığa alışmış gözlerle yaşayan birkaç canlı ona çevirdi bakışlarını ama o çoktan koşmaya başlamıştı. Aklındaki tek düşünce ise durmamaktı. Koştu, koştu, koştu, koştu her defasında ayağını daha da ileri atarak koştu. Bazen arabaların üstünden atladı, bazen insanlara çarpıp yere düştü ama durmadı, hep koştu. Onlar karanlığı kabul etmiş enayilerdi ne de olsa. Ama kendisi öyle miydi? O herkes adına koşuyordu. Aydınlığı geri getirmek için, dünyayı apaydınlık gözlerle görmek için, kendi ve hiç mi hiç sevmediği diğerleri için. Ancak doğa bile onu yavaşlatmaya çalışıyordu nedense. Ne yani o da mı geceden yanaydı? Güneş'i ötelemek için nasıl bir sebebi vardı? Ayak tabanlarındansa gelen şikayet su götürmez bir gerçekti. İsyanın en büyüğü! Kanıyorlardı. Sevinç naralarını böyle atıyorlardı onlarda. Yerdeki sonsuz tabakadan gelen karanlık varlıklar da onu durduramadı. İşte, işte az ileride idi güneş. Kimse görmese de o görüyordu. Şu karşıdaki binanın çatısının hemen ardında. Sanki orada olup elini uzatsa, onu alıp en tepeye yerleştirecek, bir daha inmemesi için de oraya sıkıca sabitleyecekti. Sabitleyecekti çünkü akşamdan hiç mi hiç hoşlanmıyordu. Başka da elle tutulur bir derdi yoktu nasılsa. Şimdi artık daha hızlı koşuyordu. Diğer canlıların dediği gibi yaşamak için bir amacı vardı ne de olsa.

En kısa süre de binaya ulaşıp merdivenleri tırmandı. Bedenini iyiden iyiye unutmuştu. İflas eden kalbini, yorulan ciğerlerini hele ki en büyük gazisi ayaklarını. Görevi kutsaldı ve duramazdı ve durmadı da. Son adımını attığı gibi derinden çıkan turuncuyu gördü. Güneş izin istiyordu yerini almak için. Gündüzü getirip o sefil karanlığı defetmek için. İşte son beş adımı. İlkini attı. BAM! Karanlık korktu. Sonra ikincisi. BAM! BAM! Yıldızlar yapmaması için çığlık çığlığa göğü kapladı. Sonra üç. BAM! BAM! BAM! Yüzünü bir gülümseme kapladı. Az kalmıştı, hissediyordu. Dört. BAM! BAM! BAM! BAM! Güneş biraz daha yükselerek onu karşıladı ve işte son adımı, son engel. Çatının kenarına atması gereken adımda dahi tereddüt etmedi. Yüksekler de korkunçtu ancak o an dönemezdi geriye. Beşinci adım. BAM! BAM! BAM! BAM! BAM! İşte oradaydı. Karanlığa alışmış bir avuç rezil, nefes alan yaratığın üstünde yükselmişti. Kollarını iki yana açıp Güneş'i selamladı. Güneş ağır ağır eteklerini toplayıp tepeye çıkarken içinde özgürlüğü hissetti. Teninde esen rüzgarı. Işığın yegane varlığını. Ama sonra, hiç hesapta yokken bir adım daha attı. Altı. Bu sefer zeminden hiçbir ses duyulmadı. Refleksle gözlerini yumdu. Bedeninin havalandığını hissediyordu. Güneş kendine mi çağırıyordu onu? En sevgiliyle tanışmak üzere yola mı çıkmıştı? Kalbinin çok hızlandığını fark etti, sonra git gide yavaşladığını. Nihayet gözlerini açtığında sırtı karanlık zeminde olsa da Güneş tam tepedeydi. Hatta bedeni o zemini kırmızıya boyamaya başlamıştı bile. Bir an düşüncelerin zihninde silinir olduğunu sandı, ürktü. Kendi içinde karanlığa gömülüyordu. İçinden ılık bir sıvı akarak onu en çok korktuğu şeye çekiyordu. Etrafındaki yığınla canlılara bakıp ses tellerini titreştirmeye çalıştı. 'Karanlık, korkunç. Çok korkunç.' Demek istediği buydu ama kimseden bir tepki yoktu. Onlardan haz etmese de şuan muhtaçtı. Biri elinden tutup aydınlığa çekmezse onu boğulup gidecekti. Son bir güçle elini güneşe uzattı. Gözünden akan sıcacık, minik damla yanağından akıp gitti. Artık zaman değişmişti, anladı. Karanlığı selamlamaya başlıyordu şimdi. Çok korktuğu simsiyah ile geçecek sonsuzluk. Hoş geldin!

23 Kasım 2017 5-6 dakika 17 denemesi var.
Yorumlar