Kurtuluşun Felsefesi 12

12] Nesnel, objektif, çağdaş ve bilimsel tabanla; olay ve olgulara bakma ve yorumlama hassası içinde olamayan, halka en yakın olan, halkla iç içe olan, güya halkın aydınlanma unsurlarından olan çoğu ilmiye sınıfı kesimleri, gelenekçi formasyonlarıyla hiç de güncel değillerdi.

Ki bu ilmiye sınıfı (din hizmetleri sınıfı) hala da, Kurtuluş Savaşına ve devrimlere gidişteki, kaçınılmaz olan, kimi yol kazalarını, iştahla istismar etmektedirler. Bu yol kazaları, her türden ve her zaman için her yerde, her gelişme ve değişmeler içinde olması gereken, zorunlu hallerdir. Bu gelişmenin özü ve kendisini olgunlaştırmasına değin çelişmeleridir.

Çünkü değişme ve gelişmelerin her tür yansımalarını siz bir kes deneyim edinmedikçe, daima bilinmez yansımalar oluşlarıyla, hatalarınızla süreçleşecektir. Ki kişisel zaaf, yanılgı ve yanıltmalar da buna ister istemez eklenirler. Aslında bu yanılmalar, gelişmeler sonrasının sizlere ders olacak bir muhasebesel deneyimleridirler.

Ama bu çıkarcı gruplar tarafından bu deneyimler kasti olaraktan, yanlış amaçlı yorumlarla, kendilerine destek yapacaktılar. Hem de düşünce adamı olarak, hem de kanaatini söylüyor olarak, hem de fikir özgürlüğünü savunur olarak bu ziyanı ve fesadı yayacaktılar. İstiklal Savaş'ı yıllarındaki o gün takınılan yolun davranışlarını; bu günkü gelişme ve ilişkileşmeleri anlamanın araç ve yöntemleri olamaması gerçekliğini, bu günkü değer yargılarıyla ölçerek, yanıltmanın oluşturduğu öznelci kırılmaları istismar etmektedirler.

Bu mikyasta (ölçekte)ki çıkaracağı sonuçlar, genelin çıkarları ile ilişkili ve pozitif oluşlarla kabul edilir değildi. Kendi anlayışını destekler, kendi anlayışını onaylar, bir halmiş gibisinden oluşturmalarlan ona yapılan yanlış tutumlarmış gibi yaklaşımlarla değerlendirilip, bu şekilde gösterilecektiler.

Bu ruhla olmuş yanlışlarla ve eksik uygulamalardan, kendisini haklı kılacak, anlama ve söylemelere gidecekti. Bu kendi kendini ikna edişin hipnozudur. Kabullenemedikleri ve havsalalarının almadığı konjonktür ilerlemesini, kendi batıl toplumsal davranışlarına bahane yapacaktılar.

Asıl nedenleri, kendilerinin uyumsuzluk ve adaptasyon sorunları olduğunu unutup, unutturmaktı. Kurtuluş Savaşı'na değin, kendi mantıklarınca kurgulaştırılarak, kendi mantıklarınca yanlışlaşmaya götürülecekti. Böylesi san ışılan bir eksenle yola çıkıp, yanlış yere varıldığını söyleme cüret ve gafletini gösterecektiler.

Hâlbuki saltanat ve hilafet kilitlenmiş, işgali himaye eden bir tutumdu. Vatanı kurtaramazdı. Kimsenin de yararına bir yaşamsallık sağlamazdı. Saltanatça kurtarılışa değin gerçeklikle ilgisi olmayan tasarılar, sui zanlardır. Aslolan vatandı. Kurtuluştan sonraki aşamada, vatan üstüne tasarrufun ikamesi, hem akli olaraktan ve hem de haklı olaraktan, kurucu iradede olacaktı. Kurucu irade, saltanat ve hilafeti değil, bağımsızlık savaşını veren, bağımsızlık felsefesinedeğin, halka ait kudretin eseriydi.

Bu bir git gide, akılda zoru olmak durumlarını düşündürten tutumlara sokulur olmuştu. Saltanat ve hilafet yanlıları bununla kalmayıp, kendi travmalarını halka mal edecektiler. Bir hırs uğruna, tarihine karşı, kendi toplumsal gelişmesine karşı, aklını kullanıp, adam oluşlarına, bu kadar düşman bir mantık, ancak kendinden menkuldür. Esasen kalp oluşla, düşünce gelişmesini yapamayan insanlar, her olumlu gelişmeye, olası travma tikliği siper edinirdi. Böylesi travma söylemli bir ucuz yolla, tepki göstermenin, haklı olması eğilimliği içindedirler!

Bu gafletçi oluşlar üzerinde, sosyolojik bir gensel aktarım olan, inançlar ve ananelerin, örflerin; öğütçü olan davranışların kişiler üzerinde olan baskısları yatmaktadır. Gelenekçi ve öğütçü mantığın kişiler üzerinde etkisi kalkınca; öğüt dinlemenin dışında bir toplumsal yararcı faaliyetini ortaya koyamaz olanların, mantığını işletemeyenlerin, tepkisidir bu. Kurtuluş Savaşı yapılaşmasıyla, kimi zayıf iradeli insanların kendi kendine davranamayıp, ne yapar olacağını bilmez ve bilemez oluşlarıdırlar! Bu tür tutumlar, şu üç açıdan beliriyordu:

1-Savaş sonunda, buyuran erk, tebaasız kalmıştı. Erkin boşlukta kalması zaafı ortaya çıkmıştı. Bu onun yani erkin elbette bir travması idi. Elbette erkin boşluğa düşüşü idi. Gelişme ve değişmeyi görüşte, hıfız edemeyen tüm yapıların, bu türden kaçınılmaz tepkisidir. Bu tepkileri, halk içine fısıldanacaktı!

2- Ulul emre itaat mantığının bir yansıma şekli de; siz düşünmeyin, sizin yerinize nasıl olsa kaynağı ilahi olan düşünme ve buyrukların sizi selamette kılması vardır. Böylesi deyişçi mantığının kendisini uyuşturmasıdır. Böylece aklını kullanmayışla, buyrulmağa alıştırılmışların, buyuran kaynağı ortadan kalkınca da, doğallıkla bir boşluğa düşer olmaları, söz konusu oldu.

Emirsiz davranamaz, kendi kararını, kendisi alamaz oluşu ile de, bu karşı hareket kendisini belli ediyordu. Yüz yılların ümmetçi alışmaların baskısı kalkmıştı. Ne yapması gerekenleri, kendine buyurur olanların, inançsal ve ananevi otoriteleri, ortadan kalkmıştı. Şimdi, kendi kendilerini, ne kadar da yalınız hissediyordular! Ani ve birden bir rahatlanma, onun alışık olmadığı bir yaşam tarzı idi. İşte olan reaksiyon bu alışmalara değin yük etmelerinkırılmasındadır.

Değilse bu tutumlar, bir aydın olmanın, aydın sorumluluğu ile bilgiyi eski alan içinde alıp buraya, transfer edememenin sıkıntısıyla duyulan bir haklı olmanın, rahatsızlıklarından oluşan gayret hamiz bir tedirginliklerden kaynaklanmıyordu.

İlke olarak, geçmişin yönetimleri, Türk dilini ve Türk alfabesini bırakıp; Arap dilini ve Arap kültürünü acem yaşam tarzını alırlarken; Türk'ü kendi bağ ve bağlamlarında kopartırlarken halkı hiç travma geçiremeyen bir ulus; nasıl oldu ise, şimdi; Atatürk devrimleriyle travma geçiriyordu! Hem de nöbet içinde, sayıklaya sayıklaya, sayıklamanın travmasını geçiriyordu. Ve travma yüz yıla yakın bir süreç içinde de hiç düzelmiyordu(!) İyi istismardı doğrusu.

Sürecek

04 Şubat 2011 5-6 dakika 1084 denemesi var.
Yorumlar