Kurtuluşun felsefesi 39

39] Müslüman ahalisinin esastan ve çok yaygın ticaret ağı olmayan yapının büyümesi ve gelişmesi de olmuyordu. Bu yüzden güzüde kırsal kesim halkı, bu güne değin emeğini hep sevap niyetine bağışlar olmanın öznellik sevinsenmesi içinde tutuldu. Bu anlayışlarla bu günkü yoksulluk ve yoksunluğu yaşatılır olmuştur. Sevapçı, tasaddukçu benimsetmelerin abartılması ile emeği sevaba göre önemser olmamanın, yaygın bir erdemci davranış olması, ortaya çıkmıştı. Toplum aşırı erdemden sönük eşmişti.

Bu körelme de emeği, ekonomik değer olarak bilmemeyi süreçlemiştir. Yüzde seksenlik kırsal kesim üretimi, bir kendisine yetenlikti. Kendisine yeter olmanın ve vergi verir olmanın dışında ticarete bir etken ve dönüşümcülük olaraktan Müslüman ahali genelde katılamamıştır. Ve bu tutum; kırsal kesim emeğinin, ekonomik servetleşmesini ve ekonominin diğer alanlarındaki servetleşmesine birikimlere dönüştürülmesini, bilmemeye götürmüştür. Sonuçta halk;" Bir lokma emek, bir lokma hırka" mantık yaşantılaşmasına büründürülmüştür. Bu bürünmenin oyalamacı faziletleri ile günler geçirtilmiştir.

Halkın tüm ekonomik bilgisi bu: " Bir lokma emek, bir lokma hırka" sözü içindedir. Biriktirme ve ekonomik olayları ticaretle dönüştürme, çerçilik boyutunu aşmayan boyutuyla kırsal kesim müslim ahali içinde, ticaret erbabı hemen hiç çıkamamıştır. Kazan kaldırmalar günlük,'âdeti vaka'dan idi.

Bu ve benzeri diğer olgu ve olaylara dek belirmelerin sıkıntıları toplumun her boyutuna eklenen kaosunul yapı içine türlü şekilde, kazan kaldırma biçiminde, yapı içindeki olumsuz direnişleri hazırladı. Bunlara karşı olacak olumlu karşı direnişleri de, yine yapı içindeki ilmiye(din) sınıfına dek , bu baskıcı odaklar etkisi ile sindirlip sesiz kalmağa biçimlendiler. Bu dinin güzide peygamberi, ticaret dahi yapmış olsa, artık sistem içinde bir şey ifade etmiyordu. Söylemler halk içinde tutumlaşılmıştı.

Ahaliyi pasifiz eden bütün inançsal olumsuzluklar, halkın hizmetini aldığı camiden bunun böyle söyleşilir olmasından değildir. Daha çok, üst ilmiye (din adamları) sınıfının saray entrikalı, gerici, sınıf çıkarları egemenlikli, söylemler geliştirmiş olmalarındandı. Üstelik bir de buna din adamlarının kendini güncel olanlarla yetiştiremez oluşunun, kısırlık çıkarsamalarını da eklemişlerdi.

Toplum içinde makamlar liyakatle elde edilmemişti. Kimi dem de olayları yönlendirirlerken, halk üzerindeki saygınlık olan otoritelerini kullanıyorlardı. Böylece din adamları sınıfı hükümlerini bile bile, kasti olaraktan, her olayı getirip getirip inançlara bağlıyorlardı.

Böylesi baskıcı yönlendirilen halk, değil toplumsal olana elini sürmeyi; eşinin vücuduna bakmayı bile mahrem ve yasak bilmeleri gibi her alanı dini kontrol altında tutmakla halkı yönlendirir, korkutur oluyorlardı. Aksi halde halkın sağduyulu bilinç ve inancı bu etkilenmeler dışında tutulduğunda, daima ortalama yolu hep bulmuş ve ortalama olan öngörücü sağduyuya yönelmiştirler. İlmiye sınıfı, kendi kısırlığını hep halka yansıtmaktaydı. Bununla siyaset yapıyordular.

Bunca liyakatsizliklere karşın, ilk yapılan olumlu teknolojik ithal, lale devrinde, matbaanın getirilişi olacaktı. Matbaa yeryüzünde var oluşundan tam 278 yıl sonra Osmanlıya gelmişti. Bunun derin sorunsalını idrak edemeyen şimdiki kuşaklar, hiçbir şeyi anlamış olamazlar. Bu, konjonktürel sürece göre Osmanlının Avrupa dan 278 yıl geride gelmesi demektir.

Bir düşünün şunun şurasında Türkiye'de de günümüzde bilgisayarın yaygınlaşma atağı şunun şurasın da 7 seneden beridir var. Yaşanan bilgi transfer kazanç süreçleri, ne kadar muazzamdır. Bunun tersi zamanı içinde yaşanamamış, paylaşılamamış, bilgi transfer süreçleri tam bir felakettir. Ve nesiller körelmesi, nesiller boyu körlüklerin, bu topluma 300 sene boyunca, din iman adı altında aktarılmasına dek faciaları, günümüzde dahi dinamitlenmektedir.

Hâlbuki matbaanın Osmanlıya geç gelmesi ile 278 yıllık sağlanamayan bir veri transfer gecik ilmesini ve gecikmenin gerileşme kayıplarını, varın siz hesaplayın. Kim bilir kaç kuşak çağdaş kültürsüzlükle yittiler. Oluşturamadıkları çağdaş kültürsüzlükleri nedeniyle bu kültürlerin nicel devinimini de biriktiremeden, ardıllarına aktaramadan; 1000 sene öncesinin mavallarıyla göçüp gittiler.

Travmacı yobazlar, 278 yıllık matbaa gecikilmesi ile buradaki kazanç sağlayışlarını yapamadan yiten insanları görmezler. Bu insanların çağdaşları ile karşılaşmaları karşısında ezilme duydukları aşağılık kompleksinin travmasını hiç görmezler. Bu insanların sağlamaları gereken öğrenme, haberdar olma gibi heba olan haklarını, hiç bilmezden gelirler. Çünkü bunların amacı aydınlanma değildir. Karanlıktır.

Bunun yanı sıra tiyatro gibi, kültür etkinliklerinin sunulmasına ve bu türden yenileşmelere karşı, gerici ilmiye sınıfı tarafından hep; 'gâvur icadı' fetvası veriliyordu. Bununla kalmıyorlar, Patrona Halil isyanı gibi kalkışmaların arkasında da boy verip, durup duruyorlardı. Din sınıfı bu kışkırtmaların ve bu gerici isyanların meşruiyet olumlanmasına değin fetva desteğini her an veriyorlardı.

Patrona Halil İsyanı, bu kabilden gecikilmiş yenileşmelerle olan her tür yenileşmelerin ve yeni gelmiş olan matbaa gibi teknik kullanımların gözünü bir iyice korkutmuştu. Bu yüzden matbaa, gelişinden itibaren bir elli yıl daha tam kullanılmaz olacaktı. Patrona Halil isyanı yeni gelişmeleri bir duraklatıştır. Kazan kaldırma isyanları, gelişmeye karşı oluşun, karşı konulamazlık etkisidir! Yine de bu isyanlar yılana (yeni çeriler ve ilmiye sınıfına) sarılın arak üstesinden ancak gelinebilmişti. Bu çapulcu isyanları yine ilmiye sınıfına verilen tavizlerin karşılığında, ilmiye sınıfı denetimi ve yeniçeri kuvveti kullanımı ile bastırılmıştı!

Köprülüler hareketleri tüm bu olumsuzluklara karşı, otoritenin bir direnişi idi. Zaman zaman çok iyi yapılanışlara rağmen, Osmanlı'nın çöküş kaçınılmazlaşıyordu. Bu kaçınılmazlaşmanın başında Osmanlı yönetim sisteminin, yeniden yapılaşamaması vardı. Halktaki yaşantı değişmelerine uygun, olaraktan, toplumun kurumlarının bu değişmelere uygun yapılanmayı oluşturamamaları vardır.

Sürecek

03 Mart 2011 5-6 dakika 1084 denemesi var.
Yorumlar