Kurtuluşun Felsefesi 64

64] Kimi travmanız dahi sizin eski alışmalarınızın, değişen yararcı çevre etkilerine karşı olabilen bir gerici savunma tepkisidir. Ancak öznel olaraktan bu tepkinin yararlı mı yada zararlı mı olduğunun seçici bilincini de, dış propağandalara karşın iyi ayırt etmeliyiz. Değilse travma, yanıltıcı duygu algısı olaraktan, bizi ve toplumumuzu köreltir de olabilimektedir. Travmanın hem bizi koruyucu olan etkisi, hem gelişmeye karşı da olumsuz bir direnç olabileceği girişmesi de her zaman için görülmelidir.

Tüm bunlara rağmen; canlı organizmalar, bireysel usumuz ve toplumsal hareketler, çevre değişmelerine cevaplar üretmekten de geri kalamazlar. Çünkü bu hayattır. Üretilen her olumlama cevap, var oluştur. Canlılığı sürdürüştür. Aslında travma yaratan durumların çoğu, sizin rahatlığınız olarak gözü kapalı yapar olduğunuz alışmaların kaybedilişine karşı duyulan tepkidir.

Her travma yaratacak tutumlamalar bizlerin bir kararlılık düzeyi olmaktadır. Diğer yandan da, travmalar çok geri de kalmış tutumlar da olsalar, bu kararlılık düzeyine göre travma etkilerini sürdürecektir. Çünkü bu bir savunma şeklidir.

Böyle iken seçici bir bilinçli olmak şarttır. Değilse, insan bilinç düzleminde, zararlı bir tutumun savunulmasını, sırf travma algısı ile açıklamakta doğru değildir. Değişmeden (travmadan ötürü) olabilecek aksamalar da, gerici travma yapılaşmalarına temel edilmemelidir. Böylelikle yeni ile eski olan, bir tür uyumlaşma ortaya çıkarmaktadırlar. Organik devinmeler hepten, cansız varlıklar gibi çevresel değişmeler tarafından güdülmezler. Aksine organikler, değişime uygun ilişkilenmeyi, daima ortaya koyarlar.

Herkes her şeyi bilmez ve bilemez de. Bilmesi gerekmez de. Yani travma sanısı, siyasilerin siyaset olaraktan, halkın bir bilmezliğini taşırarak, değişmeye ait birikmeleri halkın taşıyamaz olmalarını kullanıp, halkımızı ayıplı şekilde aldatmasıdır. O değişmelerin birikim ve dönüşmesini toplum bilir ve gerekserdir. Doğal olarak halkın bu travma tepkilerini bilemez oluşları, halkın, toplumsal nicelenimiler içinde olmamasıyla ve toplumun olgunlaşmasının içinde halkın olmamalarından da kaynaklanır.

Travmayı bir olumlu gelişme, bir yararlı kazanımların komplikasyonu gibi ele aldığımızda, yaşamın olumlanan yanı ve var olmamızın gereğidir. Çünkü çevre, bireylerin kendisinin ve kendi istemesinin dışında, kendi kendine bir gelişme ve farklılaşmayı ortaya koymaktadır. Bu değişmelerin içine, siz de hiç bir şey yapmadığınızı sanaraktan, bir takım nicel birikmeler bırakırsınız.

Bu zorunlu, yinelgen işlevler kuramın gereği bir etkileşmedir. Canlılar ve toplumlar, bir önceki alışmayı unutup, yeniyi takip etmekle yeniyi benimseyip, üretmek zorundadır. Travmayı sürdürmek, tam bir hastalık, cahillik ve üretim yapamamaktır. Travma, sosyal ilişkilenmenin kendi dışındaki toplumun zorunluluklu olan değişmelerinin de, sosyal yapıya yansımasıyla oluşan, gerici sosyal yapının tepkisidir.

Aslında her oluşma ve değişmelerde de, eski olanı tam bir unutma, olamaz. Çünkü bir önceki deneyimci yaşanan değişmeler olgu ve olaylarda, eski kendi izini taşıtır. Sizin bedeninizde de eski tınışımlar, alışma olaraktan, daima kendisini duyuracaktır. Ama bu alışmalar onun alt edilemez oluşu, üstesinden gelinemezliği değildirler. Ama sizdeki değişen her bir tutumların etkisi, aşılamayacak engel gibi oluşun hisleri, daima kendisini duyumsatacaktır.

Bir yandan Dünya'yı saran, anamalcı yapının şiddet unsuru vardı. Bu anamalcı şiddet unsuru içeriye baskı zülüm ve nifak tohumları biçiminde ve kan dökme olaraktan yansıdı. İçteki bu yansımaların, öznelci değerlendirmeleri hem emperyalizmin ekmeğine yağ sürer denli idi. Hem de emperiyalist işbirlik içinde, rahatlıkla kendisini dışarıya karşı, emperyalistçe bir tutum olarak belirtmekteydi. Bunun en tipik örneği bir toplum içindeki etnikçi sorunsallaşmalardır. Toplum olan toplumda refahını topluma olabildiğince homojenliğe yakın yayar. Bu iki tür çelişir algı şu farkla idi.

Emperyalistler, mal üretimlerinin dış pazarlarını yaratmanın gayreti içinde idiler. Bu nedenle de Dünya'yı şekilleşmeğe uğraşıyorlardı. Oysa Osmanlı ne bunun bilincinde gibi idi, ne de değişen dış etkilere uygun tavırların peşinde gibi idi. Osmanlı, geri döndürülemez konjoktürsel gidişin, anlamazlığı içindeydi! Hala eski şaşasını ve eski fetihçi günlerindeki muktedir oluşlarının gelirini ve görünümünü özlüyordu. Eski ihtişamının üzerindeki yansımasını bir türlü atamıyordu. Yapı zorunlu bir kendilik karekter yansıyışla, Osmanlı çehresine arasıra gelip giden ışık şavkı atımlarını vuruyordu ama o kadardı. Bu şavk konjonktürsel değildi..

Bu şavk yansıma karekterini, tekrardan diriltecek olmanın ve itibarını sağlar olmanın, hayali içindeydi; kimi hükümet ehli. Bu nedenle Osmanlı emperyalist oyunlara kendi subjektif öznelliklerini de katarak, belki de genel kanıya rağmen, savaş tamtamlarına katılıyordu. Bu türden objektif olmayan kendi öznel anlamalarıyla, savaşın kurguladığı bir geri oluşun travma sadmesini yaşıyordu Osmanlı.

Dünya'da, savaş çığlıkları iyice avazlaşmıştı. Dünya'nın pazar olaraktan yeniden ve yeniden; paylaşımının plân tartışmalarını emperiyalistler kendi aralarında sürekli ortaya koyuyorlardı. Bu plânların kimi kâğıt üzerinde, kimi fiili gerçeklenmelerle kıvılcımlaşıyordu. Belki de bu, son kezlik bir askeri usullerle Dünya'nın paylaşımının ilkten yavaş yavaş anlaşılma emaresi olacaktı, 1. Dünya Savaşı!

Bir 3. Dünya Savaşı, kuramsal olaraktan da iki bakımdan büyük sakıncalar içeriyordu: Zaten Dünya üzerinde sürüp giden çatışmalar yerel bazlarda sürüp, Dünya'nın gazını alıp, islim atmaktadır. Bu 3. dünya savaşının sürer olmasının her türden yeni keşif silahların dahi uygulamalı bir taktiğidir. Birden yangının içinde olmak, yarardan çok zarar getiriyordu!

Birden yangın içine girmemenin birinci olası nedeni, bir nükleer savaş, yeni yeni teknolojiler kullanımlı olacaktır. Bu da insanlığın ya da Dünya'daki yaşamın, sonunu getirebileceği endişesidir. Nükleer kullanım uluslar arası bir üstünlükse de, sonucu itibarı ile kullananın da pek hayrına olmayacak, bir yöntemdir.


Sürecek

30 Mart 2011 5-6 dakika 1084 denemesi var.
Yorumlar