Medyasal İftiralar

Bir yaz akşamının geceye döndüğü akşamların birinde, elimde kumanda gezinirken ulu orta kanallar arasında, bir aslan belgeselinin son kısmına yetiştim, kısa sürdü ve üzerimden daha sıkıntısını atamadan yalnızlığın, kafkas kanallarının birinde bir Gürcü kanalında, belgeselin başladığını gördüm ve hemen yapıştım ekran kenarına. Huyum kurusun ki, çok severim bu tip belgesel programları.
Evet artık fincanda çayım ve birkaç parça kek dilimi ile tabağımda hazırım. Tamam gürcü dili bilmem ama bu ülkelerde seslendirme çok kötü olduğu için mutlaka alttan ikinci bir dilin sesi yükselir ki, bu büyük ihtimalle ingilizce olur.
Öyle de oldu. Aslında hiç seslendirmeseler de ingilizce kalsa çok daha iyi olurmuş. (Bu arada hakkını yiyemem ülkem bu konuda dünyanın en iyilerinden birisi bence.)
Belgesel başladı; aslında konusu çok da ilgi çekici değildi başlarda, modern büyük baş hayvancılık yöntemleri ve küresel dünyada ekonomik şartlar altında modern yolların maliyete olan katkısından filan bahsederken, sunucu ülke olarak Türkiye'yi söylemez mi, hemen koltuk altlarıma birer küçük yastık daha koyarak pür dikkat ekrana kilitlendim. Nede olsa gurur verici bir şeydi, çok büyük ve modern besihaneler ve çiftlikler gösteriyordu belgeselin ilk başlarında. Tabi ki diyordum kendi kendime, Kafkas ülkeleri model olarak Türkiye'yi almayacaklar da Çin'e mi bakacaklar.
Belgeselin başındaki güzel görüntüler kendini yavaş, yavaş ikinci sınıf, ilkel ve küçük besihanelere ve garip kılıklı insan yüzlerine bırakırken, çiftlikler domuz çiftliklerine dönmeye başladı. benim salak kafam da kendi kendime yorum üretiyor. Olabilir diyorum, nede olsa Türkiye'de de domuz çiftlikleri mevcut.
Belgesel yavaş yavaş kesimhanelere ve et işleme tesislerine doğru giriş yaparken ne yalan söyleyeyim hiç de işkillenmedim senaryonun tezgahından.
Aman ya rabbi, bir kesim evleri gösteriyorlar akla zarar, canlı derisi yüzülen hayvanlar, kesilmeden kanı alınanlar, çivi ile beyinleri delinip serbest bırakılanlar......
Daha buna benzer ve belki de çok daha kötüleri, Allah'ım bu nasıl bir vahşet, inanamadım kendi kendime, bırakın Türklüğümü, insanlığımdan utandım, odada tek kişi olan kendimden,
Bu nasıl olurdu, Türkiye'de böyle vahşet olsa medya bunu yakalardı mutlaka ve yer yerinden oynardı. Bizi dünyaya bundan daha kötü nasıl lanse edebililer diki,
Program bitene kadar izledim, ama inanın belki iki gün yemek yemedim, asıl daha kötü olanı ise bu programı ülkelerinde seyredenlerin bizim hakkımızda neler düşüneceği değil mi?
Aklımdan hiç çıkmadı bu olay günlerce ve bir gün nette bunu araştırmaya karar verdim, Türkiye'de ki haberlerle ve görsel içeriklerle herhangi bir sonuca ulaşamadım fakat yabancı sitelerin birinde Sırp'ların özellikle Bosna savaşı öncesinde kendi askerlerini savaşın vahşetine hazırlamak için canlı domuzlarla idman yaptırdıkları ve hayvanları akla gelmeyen işkencelerle öldürdükleri ile bir haber yazısı okurken haber için eklenen resim birden tüm çıplaklığı ile kendini ele verdi. Bu benim belgeselde izlediğim kesim eviydi yada et işleme tesisi ve tesis Sırp askeri ile doluydu. Zaten Sırpça yazı da vardı. Birden aklıma Ratko Mladiç'in, Srebrenica'ya girdiği 11 Temmuz sabahı kamera karşısında söylediği o meşhur cümle aklıma geldi. "İşte 11 Temmuz 1995'de Srebrenitsa'dayız. Diğerlerinden daha büyük bir günün arifesindeyiz. Bu şehri Sırp halkına hediye ediyoruz. Ve nihayet, isyanların ardından, bu bölgede Türklerden intikam alma zamanı geldi." O zaman askerle, silahla intikam alanlar bugün bunu medya aracılığı ile yapıyorlar.
Bizim dünyada işimiz çok zor, hem Türk hemde müslüman olduğumuz için, bizi dünyaya vahşi gösterip, üzerimizde her türlü vahşeti yapıyorlar. Bunun için medyasal iftiralar sanırım günümüzün en tehlikeli silahı haline geldi. Ben bir gece televizyon karşısında öyle kanal gezerken karşılaştığım bir olay buysa eğer varın siz düşünün halimizi, ve içinde bulunduğumuz tehlikeleri.

03 Ağustos 2012 3-4 dakika 12 denemesi var.
Yorumlar