Pandora'nın Kutusu

Pandora'nın Kutusu

Piyanonun tuşlarıyla oynuyordu parmaklarım istemsizce. İki siyah bir beyaz, bir beyaz ve sonra yine siyah. Tezatlıkların ortasında tuşlardan anlamlı sesler üretmeye çalışırken buluyordum her defasında kendimi. Yüreğimdeki notalardan daha neler çalabilirdim diye düşündüm gün doğmadan. Yüreğimden çalınanlara eş büyük bir beste kurtarabilirdi ancak güz mevsimiyle yerlere dökülen sarı yaprakların ahını.

Eski demliklere çiçek dikeli hayli zaman olmuştu. Ektiğim tohumlar mazinin üstüne yemyeşil serpilmişti ve ben demliklere her baktığımda taze bir çay sıcaklığı veriyordu çiçeklerim. Duygularıma da demliğe kondurduğum gibi bir fiyonk bağlıyor ve hediye almış gibi açıyordum her günü.


Çok uzaklardan bir kovboy müziği çalıyordu kulağıma ve 'bu kasabayı sen mi kurtaracaksın?' diyen bir ıslık çınlıyordu kulaklarımda. Doğru ya kasabada işler rayındaydı görünürde ve kendisini kurtaracak birisini aramıyordu hiç kimse.

Sonra düşündüm ve hep kurtarılmaya alışmışlığımızı itekledim masanın diğer kenarına. İnsan en çok kendisine lazımdı ve insan önce kendisini kurtarmalıydı. Herkes kendi kapısını süpürsün diyen şu atasözündeki gibi. Peki ya kapısına sürekli kar yağanlar ne yapsın? Onlar da kardan yeni adamlar yeni kadınlar yeni çocuklar yapıp insanlığa adam gibi adamlar sunacaklardı belki de. Eriyip hemen tükenmeyen fikirler, yeni bir şeyler anlayacağınız. Buzdan heykelleri eritip yerine kalbi olan ve gülümseyen yeni kardan adam ve kadınlar ve onlara sevinçle bakan çocuklar. Bir kasaba şerifi ya da kovboya gerek duymaksızın. Atların ve çobanların insanların emrinde olmadığı bir düşünce düzleminde. Zemin ıslak ya da kaygan söylemlerini atıp dimdik durarak hem de...Şu devirde en mühim mesele galiba kendini ayakta tutabilmek. Gökyüzünde yıldız yağmurları yağarken ve her gün binlerce yıldız aramızdan kayıp giderken sonsuzluğa. Galiba en büyük şeydi bilgiden sonra bilgeliği taşıyabilmek kimselere dayanmadan. Bilgelikle hamallığın karıştırıldığı bir devirde bir de taşınmaz mallar mevzusu var ve insanlar onları da öteye daha öteye taşıyabilmek için büyük bir hırs içinde...

Henüz on yaşlarındayken eğlence olsun diye arkadaşımla yoldan geçenlere yaptığımız şaka kendi hayatımızda da bir hayat felsefesine dönüşünce ister istemez düşünüyor insan kutudan çıkanları ve ileride çıkacak şeyleri. Şöyle ki marangozdan aldığımız küçük tahta parçalarını ufak notlarla bir hediye paketi yapıp yola atıyor ve hızlıca kaçıp duvarın arkasından olan biteni izliyorduk sessizce. Tahta koyduğumuz pakete tahta kafa, kum olana kum kafa ve taş olana taş kafa gibi sözlerdi ufak nottan kastımız. Farklı farklı insanlar rafya kağıdı ile süslediğimiz bu paketleri yerden alıyor biraz ilerleyip usulca açıyor ve yazıyı da okuyup yola devam ediyorlardı biraz da şaşırarak tabi ki. Biz de iyi bir yaramazlık yaptığımızı düşünerek elimiz ağzımızda kıs kıs gülüyorduk her paket açıldığında. Şimdi ise kutudan ne çıkacak mevzusundan çok kutuyu açarkenki tepkimizi ölçene en çok şaşkınlığımız. Niye şaşırdın ki kulum demesini mi bekliyoruz yoksa taaccüp makamından bila taaccüp alıp hediyeyi koynumuza eyvallah dememizi mi bekliyor hediyeyi gönderen? Hediyeyi mi, göndereni mi beğenmedine kadar uzuyor muğlaklık azizim? En iyisi kutuyu her gün yeniden açıyormuş gibi yola devam etmek. On kere okuduğumuz halde bir harfini ya da imlasını eksik bıraktığımız yazılar gibi fark etmediğimiz nice inceliği keşfettikten sonra dersini ezberlemiş de gelmiş dedirtene kadar kendimizi tanıma yolculuğuna devam etmeliyiz acı eşiklerinden atlaya atlaya...

Haydi diyelim ödevlerimize çok çalıştık aldığımız bütün hediyeleri başımızın üstüne koyduk yine de yeterli olmayacaktı sanat olsun diye renkli parçalarını birbirine yamadığımız hayatlarımızın iğne iplik dikilmesi yarışı...Sanat olabilmesi için bir de içselleştirilmesi gerekiyordu acının da mutluluk kadar. Haykırışların mesela sevinçlerimiz gibi ve gözyaşlarının tebessüm ya da kahkaha kadar kanıksanması gerekiyordu. Ama en çok kendimizi kanıksamak mevzusu. İnsan kendine yabancı olunca, yabancılaşıyordu bir diğerine, öteki beriki diye nitelendirdiği bütün canlı şeylere...İçimizdeki çocuğun adını barış koyana kadar sürecekti kendimizi sevme çabamız. Asıl mesele dünyadaki her şeye canlı cansız nasıl baktığımızla ilgiliydi biraz da. Kendimizi nasıl görüyorsak dünyayı da öyle görüyorduk, görecektik. Bitki, hayvan ve insan üç ayaklı bir öğretici. Ya sevgi, şefkat ve merhameti omuzlayacaktık ya da kin, nefret, intikam süsleyecekti kutudan saçılan umut kırıntılarımızı...Bir sonbahar akşamında kapımızın zilini hiç durmadan çalan çocuğun adıydı barış. Niye bu kadar ısrarla çalıyorsun zili diye sordum barışa. Ben esenlik getirdim dedi. Aşağı indim barışı karşılamak için. Bisikletime bindim sonra pandoranın kutusunu sıkıca kapatıp. Barış rüzgarları esiyordu kasabanın yollarında. Hayalimde bembeyaz atlar koşuşturup durdu. Hepsi de birer yılkı gibi özgürdüler. Kelimelerim umudun ilk ve son kırıntılarıydı. Barış depremde enkazdan çıkalı tam yedi ay olmuştu saydım. Umut varsa dedim barış da olacaktır, olmalı her daim. Beyaz atlı masallar velespite evrilmişti ya olsun hiç önemi yoktur. Yeter ki barış havası essin ve umut büyüyüp özgürce uçsun yarınlara. Sabah ola hayrola...


#pandoranınkutusu #acıumutkıskançlıknefretkinsavaş #siyahbeyaz #piyanopiyano #atınvelespiteevrilişi

10 Eylül 2023 5-6 dakika 244 denemesi var.
Beğenenler (5)
Yorumlar (2)
  • 9 ay önce

    Hayat her zaman umut edilmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, sabır ile direnmeyi olumsuzluklara, hak ediyor. Bunu yapmayanlar zaten hayata bir sıfır yenik başlıyorlar... Hani derler ya Rabbini bilen kendini bilir diye... Günümüzde o kadar çok kendini kaybeden varken inşallah biz onlardan olmayalım... Kutlarım içtenlikle Şule...