Sesime Ses Değse Çığlık Oluyor

Onur Akın’ın “Asi ve Mavi” isimli şarkısında söylediği gibiyim son günlerde. Sessizliği, asi ve mavi sabahları özlüyorum. Sesime ses değince çığlık oluyor ve tüm benliğimle bir parçacık sükunet istiyorum. Sonra kulaklarım da sık sık çınlıyor bu aralar. Belli ki adım anılıyor. İyi mi yoksa kötü mü anılıyorum bilemiyorum.

Kimi zaman nasıl da ihtiyaç duyarız sessizliğe. Şehrin karmaşası, araba kornaları, kafelerden fışkıran müziğimsi gürültüler, insanların lakırtıları nasıl da yorar ruhumuzu. Nasıl da yıpranır kulaklarımız… Bilemiyorum bu seslerden hoşnut olan, kaçıp kurtulmak, sessizliğin gölgesine sığınmak istemeyen var mıdır?

Açıkçası çok yoruyor beni bu suni sesler ve insan gürültüleri. Günbegün köşeme çekilme, insanlardan sıyrılma, tabiatın ortasına kurulmuş bir dağ köyüne yerleşme arzumu daha da körüklüyor.

Doğal seslerle büyüdüm ben. Sabah namazıyla birlikte mesaiye başlayan avlumuzdaki horoz sesleriyle uyanırdım güne küçük bir çocukken. Pencereden içeriye süzülen güneşin ilk ışıkları ile birlikte kuş sesleri dolardı evimize. Bilhassa kış günlerinde sobanın yanındaki minderi kimseyle paylaşmak istemeyen anneannemin kedisi boncuğun mırmırları ninni gibi gelirdi bize. Avlumuzdaki diğer kedilerin miyavlamaları, acıkınca veya susayınca bize seslenen ineklerin bağırmaları, kuzuların melemeleri, yumurtlayan tavukların yaptıkları üretimi herkese duyurma çabaları, çatıdaki antene konan çifte kumruların meşk içinde söylediği güzelim şarkılar …

Sadece bunlar da değil ki! Rüzgarın ıslığı, yağmur damlalarının toprakla, yapraklarla, çiçeklerle, çatıdaki kiremitlerle buluşmasıyla oluşturduğu melodik tınılar, bizim evin hemen üst tarafındaki dağların arasından akıp gelen bol köpüklü derenin türküleri…

Küçük bir beldede büyüyünce insan alışamıyor bir türlü büyük şehirlere. Duruşundaki eğretilik, bakışlarındaki burukluk, yüreğinde büyüttüğü hasret, dikkatli gözlerden kaçmıyor. Nerden mi biliyorum? Tabi ki kendimden. Şehrin gürültüsünden sıyrılıp kulağıma gelen bir kuş sesi nasıl da hayallere dalmama neden oluyor? Güneşli bir bahar gününde, zeytinliğimizin yamacında, yemyeşil çimenlere oturmuş karşıdaki dağları izlerken buluyorum kendimi. Sırtımı duvarına yasladığım eski taş evin sıcaklığıyla ısınıyor ruhum. Ahlat ağaçları beliriyor gözlerimin önünde. Anneannemin sesi kuş seslerine karışıyor; “Yemek hazır, hadi gelin sofraya…”

Bazen de yanık bir türküyle ayrılıyorum insanların arasından. Musa Eroğlu ne zaman “Mihriban” deyiverse, ne zaman duysam “Al Fadimem” türküsünü, Zülfü Livaneli ne vakit “Leylim Ley” diyerekten kavursa içimi, bir köy düğünü kuruluveriyor karşımda hayalen. Davul, zurna sesleri çınlıyor kulaklarımda. Maviye boyalı demir masalar, plastik sandalyeler, peştemaliyle yüzünü saklayan ihtiyar nineler, nasırlı elleriyle tuttukları kaşıkları yavaşça ağzına götüren aksakallı dedeler diziliveriyor sonra karşıma.

Sesler de tıpkı kokular gibi insan psikolojisini derinden etkileyebiliyor. Kimi zaman olumlu oluyor bu durum, bazen de olumsuz. Osmanlı, akıl hastalarını müzik terapisi ile iyileştirirken, batıda diri diri yakılırmış bu tür rahatsızlıkları bulunanlar. İyileştirici bir etkiye sahip olduğu gibi, insanı bunalıma sürükleyen bir güce de sahiptir müzik. Kafa şişirdiği gibi, dinlendirici de olabilir. Kimsenin müzik zevkine karışmak elbette haddim değil. İsteyen istediği şarkıcıyı, türkücüyü, dilediği türden müziği dinler. Lakin beni karamsarlığa, umutsuzluğa, mutsuzluğa sevk eden, dertlendirip kederlendiren müzikleri dinleyemem ben. Ya şenlendirmeli ya dinlendirmeli veyahut insanın hüznüne ortak olmalı müzik dediğin.

Öylesine hızlı yaşıyoruz ve zaman iki ayağı bir pabuca girmişçesine öyle acele ilerliyor ki, yaşadığımızı bile fark edemiyoruz çok zaman. Huzuru özlüyoruz en çok. Sükuneti ve sessizliği özlüyoruz. Kalabalıklar çare olmuyor bu derdimize. Huzuru insanlarda bulamıyor, insanlardan uzakta bir dağ yamacında, bir dere kenarında, bir ağaç gölgesinde, bir kuş cıvıltısında, bir deniz kıyısında arıyoruz çok zaman. En çok da kendimizden, bize ait olmayan hayatımızdan kaçıyoruz. Kaybettiğimiz özümüzü arama çabası belki de bu kaçışlarımız. Doğallığı, sessizliği, huzuru en çok tabiatta buluyor insan. Bütün bir kainat muhteşem bir düzen ve intizam içinde hareket ediyorken, bu düzene insanoğlundan başka çomak sokan olmuyor. Öylesine uyumlu ve birbirine yardımcı ki tüm varlıklar, dengeyi bozan sadece biziz. Güneş, bulutlar, ağaçlar, çiçekler, rüzgarlar, yağmurlar, hayvanlar hiç aksatmıyorlar görevlerini. Birbirleri ile sürtüşmeden geçip gidiyorlar dünyadan. İşte belki de bu yüzden en çok da tabiatta buluyoruz huzuru. Bu mükemmel uyumun ve düzenin içine atıverince kendimizi, kendimiz oluyoruz.

Dostoyevski Yeraltından Notlar’da, “Sükunet’e kavuşmayı, yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum. Alışamadığım ‘canlı hayat’ beni öyle bir sıkıştırmıştı ki, soluğum kesilecek gibi oluyordu” diyor. Başta da dediğim gibi, hepimize olmuyor mu zaman zaman böyle. Kaçmak istiyoruz insanların arasından ve sükuneti arıyoruz hasretle.

İtalyan yazar ve şair Giovanni Papini ise, “İstiyordum ki çok kudretli bir insan, bir gün gelip de bu iğrenç şehirlerin birer parçasını olsun tabiata iade etsin; gelip evleri yıksın, kaldırımları söksün, çukurların kokuttuğu yerlere temiz hava, gürültünün uğuldadığı yerlere sükunet ve binlerce adamın üst üste yığılmış oldukları tuğladan mezarların yerine de tenhalık getirsin” derken ne kadar da haklıdır öyle değil mi?

Sükunet işte! Bazen en büyük ihtiyacımız bir parçacık sükunet…

Ercüment Eşsiz

Yorumlar (3)
  • Bahar Batıl
    32 gün

    Sanki benim gözümden, benim bakış açımdandı her cümle, her duygu. Tek bi şey ilave edebilirdim sabahın o er saatinde sıcak şekerli sütün içine doğranmış ekmekle yapılan o iştahlı kahvaltı..Emeğinize, düşüncenize, yaşanmışlık ve yaşadıklarınıza sağlık. Güzel duygu ve beklentileriniz daim olsun. Çok beğenimle tebrikler Ercüment bey..

  • Sermin Gür
    31 gün

    Doğanın gün be gün katledildiği günümüzde en çok doğaya ve onun kendi sesine duyulan ihtiyacımız gittikçe artıyor ne yazık ki değerli paylaşımınızı ve seçkinizi kutlarım

  • Oysa ne güzeldi o çocukluğumuzun masum sessiz yaşanan günleri hem de tabiat ile iç içeyken geçirilen zamanlar değil mi? İnsan bir yerde tabiatın en akıllı yaratığı gibi görünse de kendi kendini yok etmeye de meyilli... Yoksa o süper güç diye anılan devletler yüzlerce atom bombası yapıp da depolarında saklarlar mıydı? Hayvanlar yaşamak için öldürürken, insan adeta öldürmek için yaşıyor ve bundan da sadistçe bir zevk alıyor gibi... Şimdilerde köylerde yaşayan insanlarda pek kalmadı gibi... Ama gidin bakın o köylerde bir lokma bir hırka felsefesi ile yaşayan az sayıda insana, biz şehirdekilerden çok daha mutludur... Büyük şehirlerde yaşayıp da emekli olan insanlar hep böyle küçük kıyı kasabalarına kaçarlar huzur için, sağlık için... İnsan kadar tabiata zarar veren başka bir varlık tanımıyorum ben. Ne diyelim Allah insanoğluna önce akıl fikir sonrada birazcık vicdan versin. Doğanın senfonisi de en az bir klasik müzik konserinde seslendirilen senfoni kadar güzel, yeter ki o tabiatın müziğini içimizde hissetme gücünü ve coşkusunu kaybetmeyelim. Kutluyorum günün bu güzel yazısını...