Sevda Denizi


Sevda, cama vuran yağmurun sesinde titreyen bir özlemdi. Şulesinde yanan akşamların, içine çekilişinde ağlayan vav haliydi. Lavanta yağı akan koynun; çırılçıplak bir sabaha bağışlanan sancısında, en dayanılmaz çığlığından kopan zerreciğiydi. Körpe baharların masmavi gözlerine uyanmış bir ormanın, denizlere yavrulayan o yemyeşil derinliğindeki saf gölgesiydi. Uzanıp üstüne sırtüstü göğü seyretmeye doyamadığımız; ışık ışık ırmaklarca derinliklerinden aktığımız, güneşlerin, koynumuzda kavrulan en kızıl yeriydi. Sevda, bir kuş kanadında ki ışıyışın ruhuma tonlarca hafiflikte ki serpilişiydi. Çocukluğumun o daracık çamur patikalı yolunun sonunda; kucağını yarenliğime açan dostluğun mağrur bekleyişiydi.

Mahpeyker Hala, ince hastalıktan eşini kaybedince, içine düştüğü kederden ancak sevdiğini, eşini, yüreğinde yaşatmayı başararak kurtulabilmişti. Eşi; artık hayallerinde, yüreğinde, nefesinde, yeniden can bularak ölümsüzlüğe kavuşmuştu halanın. Dokunduğu, gördüğü, duyduğu her şeyde, eşini sevdiğini yaşıyor yaşatıyordu. Büründüğü hal, aşkın arınmışlık haliydi. Gecenin kucağında çırpınan yakamozlarca, zerre zerre göğe yükselen denizlerin göğsüydü . Dalar giderdi ta uzaklara! Gittiği yerlerde mutlu olurdu. Sırılsıklam kuşlar; bahar bahçe kirpiklerinden düşerdi, avuçlarına maviliklerin. Denizin üzeri bir curcunadır, güneşe inat ışık ışık çırpınırdı. Cıvıltılı ağızlardan, masmavi şarkıların pespembe nağmeleri yükselirdi. Şafak pembesi ağzında goncalanır, nefes aldıkça bahçedeki gül tomurcukları çatırdar, kan kırmızı bir hale bürünür, yollarıma gelincik pırıltıları sererek göğe fışkırırdı. Aşkı, Mahpeyker Haladan bilirdim. Bir kadının bir adamı sevmesinde ki incelikten. Başka türlüydü sevgisi bilirdim, kardeş sevgisine arkadaş sevgisine pek benzemezdi. İlkokul arkadaşımın, yanağımdan öpmesi gibi bir şeydi. Ama ayıptı bir erkek çocuğun bir kız çocuğunu öpmesi! Zaten kuşlar anneme söylemişti! Çok üzülmüştüm! Bir daha O’nunla konuşmamıştım. Büyüyünce; anne baba olunca, insan birbirini öpebilirdi ancak. Halanın, bedenden sıyrılıp özgürce uçup gittiği, zaman zaman yanımızdan göçtüğü o hali, geri dönüşünün izlerinde sızlardı .O an bahçede ki güller salgılanır, o sarhoş eden kokuyu yayardı, tüm körfeze doğru. O kokuyla deniz, sanki kendinden geçerdi! Bir süreliğine içine çekilir, kumsalları tamamıyla güneşin aç dudaklarına bırakırdı. Kum taneciklerinde ışıyan ağzı, kuruyuncaya, çatlayıncaya değin dalgalardan arda kalan tüm ıslaklığı emip bitirirdi. Sonra göbeğini bırakır, bir hışımla gelip geçerdi kumsallardan çılgınca. O sarhoşluğu başkaydı denizin! Köpüklerinden çağlayanların sesi yayılır halanın yüreğinden fışkırır, öylesi sönerdi. O sarsıntıyla otururdu hala. Yazmasını eline alırdı, saçlarını salardı yere doğdu. Yeryüzü saçlarının değgisiyle bir hoş olur, sanki toprağa düşen son cemrenin coşkusuyla kıpır kıpır, çimlerin arsından fışkırdı! Kelebekler konardı saçlarının yellerine. Küller savrulurdu maviliklere doğru. Bir göç başlardı. Gökte, kül kuşlarının gösterisinde, en incelen yerinde; ha koptu kopacak yok olacak küllerin senfonisi derken, bir araya gelen kuşların sessizliğiyle, kocaman bir kelebeğe dönüşürdü küller.. Nihayetinde aşk acısı yalnız değildi. Kaybettiği varlıkta bulduğu görünmezliği, görünmezliğinde kendini bulduğu sonsuzluk çeşmesiydi aşk, yaşayan yaşatılan yüreklerde.

Varlığım onun baba evinde ki ağrısı, sancısıydı .Beni başka türlü sever benimle başka türlü söylemlere girerdi. Çocuk kalbimde çırpınan bir kuştu Mahpeyker Hala ve o çırpınışa yüklenen gökyüzüydü. Yeryüzüne inen göğün, yağmurla karışan masmavi gözleriydi. Ta o zamanlardan aşık olduğum çırpınışların maviliklerin gökyüzüydü! O yansıyışlar o canım renk içinde bin bir masallara dalıp gittiğim o derinlikler, uçsuz bucaksız yüreğimin eviydi. Bütün melekler oradan gelirdi, denizlere inip çıplak ayak derinliklere kadar değen; devasa, yarısı denizin dışında kalan, sırılsıklam kanatlarından, gökler akan melekler. Ay ışığının çırılçıplak göğsünde içime içimi yansıdığı, rüyalarıma peri yavrularını, deniz kızı sürülerini, kuşları getiren melekler oradaydı gökyüzündeydiler!...

O iki göz, pencereleri mavi boyalı evde, üç çocuğuyla yaşayan halaya her gidişim başka bir serüvene dönüşse de bütün serüvenlerimin özü, masmavi deniziydi halanın evinden seyre daldığım körfez. Penceresinden sabaha kadar denizi izler Deniz Kızını görmeyi hayal ederdim. Gündüzleri, güneş ışınlarının yüzeydeki çırpınışını seyre daldığım güneşin, doğurduğu su kuşlarını izler, ne zaman havalanacak ve üzerimden geçerken kirpiklerime cıvıltılar yağdıracaklar diye beklerdim. Bir an bile unutup oyuna dalsam, geçtiklerini ve gözlerimi onlardan ayırdığım için su kuşlarını göremediğimi sanır,oyunu bırakır, yine saatlerce denizi seyre dalardım. Denizle aramda ki aşk gökyüzünde ki derinliklere bakıp bakıp kayboluşum; gündüzleri içine düştüğüm dalıp gittiğim başka rüyaların serüvenlerini fısıldardı, diğer taraftan kulağıma! Geceleriyse, başka güzeldi halanın evinin.

Kuzey yıldızı doğardı, uykularımızın içine o zamanlar. Bu defa güneş uyuyor, Kuzey Yıldızı uyanıyordu sanki düşlerimin içine! Odanın içi ışık oyunlarıyla dolardı. Dışarıdan evin önünde ki portakal ağaçlarının gölgesi karışırdı Kuzey Yıldızının dansına. Gece, geç saatlere kadar çalan radyonun o sıcacık dostluğu bir taraftan, halanın kâh alçalan kâh yükselen; dalga dalga ruhuma sokulan, giderken beni benden alan sesi diğer taraftan, beni inanılmaz duygularla coştuğum o sıcacık diyarların öykülerin dokunuşlarına bırakırdı. Bir peri kızı gelirdi, elinde ay ışığından bir kanadı, yüzümde gezdirirdi. Tam gıdıklandım uyanacağım derken koynuma iner, koynumda uyuyan gelincikleri uyandırdı. Derken, her yerden gecenin rengine dağılmış, kızıl konfetiler yağardı. Hapşırırdı peri kızı ve süzülüp pencereye doğru, Kuzey Yıldızının ışığıyla kaybolup giderdi. Nedense bilinmez, inadına sanki unutulmuş da kendini hatırlatan biri gibi mırıldanmaya devam ederdi radyo! Yer yer bastıran türküleriyle; odanın içine dalan köçekleriyle duvarda inleyen ahşap radyo…Derin uykulara daldığım o gecelerin masumluğuyla, uyur uyanır halayı yüzündeki o tebessümle görürdüm. Niye gülümsüyor, kime gülümsüyor diye düşünürdüm, radyonun inadına bastıran sesiyle. Ara ara duvarda ki altın varaklı çerçevede ki düğün resmine bakar, adeta akar giderdi hala sonsuz bir düşün huşusuna! Aşık olmak böylesi bir şey olsa gerek diye düşünürdüm. Bahçede ki güllerini bile, eniştemin yerine koyuşu gelirdi aklıma! Onlara su verişi; incitmekten korkar gibi itinayla dokunuşunda ki inceliği ellerinin titreyişini düşünürdüm. Sanki güllere dokunuşunda titreyen halanın elleri değil eniştenin yüreğiydi! Büyüyen dolan gözbebeklerini etraftakilerden kaçırırdı. Ağlardı bilirdim. İncinmiş bir gül yaprağı gibi titrerdi, içindeki denizler. Kan kırmızısı çağlayanlara kapılırdı, her ardına sakladığı gözyaşlarında gülleri susardı. Güllerine dokunulmasından bu sebeple olsa gerek hiç hoşlanmazdı! Ne zaman biri güllere dokunsa, kopartacak olsa, bir bağırtı kopartır; ‘’güllerimden çekin ellerinizi!’’ diye feryat ederdi. ‘’Yaşar’ım cennet kokulum!’’ diye mırıldanır inanılmaz sözler söyledi güllerine. Yanında oyuna dalmış gibi görünsem de her şeyi duyar işitirdim. Bazen, ‘’Hala, benimi daha çok seviyorsun gülleri mi, ımm yoksa Yaşar’ını mı ?’’diye ona sorular sorardım. Her defasında, seni ceylan gözlüm, seni gülüm derdi, kahkahayı basardı ardı sıra. İkna olurdum olmasına da Yaşar Enişteme olan sevgisinin başka türlü olduğunu yine de bilirdim.

Halayla uyumak onunla bir gece daha geçirmek, en güzel oyunlardan daha değerliydi benim için. Aşk dolu o kestane rengi gözlerinde; süzülür, süzülür, süzüldükçe koyulaşırdı gece. Arada inceden bir şarkı mırıldanırdı. Ne zaman kavuşacağız derdi resme bakıp bakıp! Kâh dolu dolu kâh içi özlemle gülen gözlerle…

Her gece bir heyecanla yatağa girerdik. Bana Deniz Kızıyla, körfezde yaşayan kara yağız delikanlının, hikayesini anlatırdı. Ancak yıllar sonra anlayabilmiştim, Deniz Kızının kendisi, kara yağız delikanlınınsa Yaşar Eniştem olduğunu. Ve bir gün sonsuzluk denizini aşıp aşkına kavuşacağını; onun kollarında huzura dalacağını, ancak yıllar sonra anlayabilmiştim. He gece yatağa girdiğimizde, ne hikmetse sonunu hiç dinleyemediğim, her seferinde uyuya kaldığım merakla dinlemeye koyulduğum o hikayenin devamını ancak dalıp gittiğim düşler deryasında görür dinlerdim.

Bir varmış bir yokmuş, masmavi bir koyda yaşayan, esmer kara yağız bir delikanlıyla, bir Deniz Kızı varmış. Delikanlı her sabah gün ağarmadan denize sokulur, ayaklarına çarpan dalgalar ahenkle köpüklenirken sevdiği o güzel kızın; Deniz Kızının sularda görüneceği anı beklermiş. Sonrası rüyalarımda şekillenen masalda ne yoktu ki! Deniz Kızı yavrularıyla birlikte, denizde görülürdü. Peri kızları inerdi göklerden, alırdı beni kucağına Kuzey Yıldızı, efsunlu suların derinliğinde, bilmediğim diyarlara, Anka Kuşunun ülkesine getirirdi. Uzun bir yolculuğa çıktığım Kuzey Yıldızı, kar beyazı büluğ bir periydi. Uzun uçsuz bucaksız ışıktan bir duvağı vardı .Uzun, uçuş uçuş ışıktan bir elbisesi. Işıltılı siyah saçlarında peri yavruları yıkanırdı, rüzgar sokulurdu saçlarının arasına, yüzünde o sıcacık gülümseyiş, sonra çıkardı saçlarının arasından Kuzey Yıldızının, alnıma bir öpücük kondururdu içi görünen ışıl ışıl yüreğinin çırpınan pırıltılarıyla. Yemyeşil bir yoldan, ladin ormanlarının içine inerdik. Elimden tutardı, sonra tekrar alıp beni kucağına, masmavi denizlerden süzülerek giderdik. Ta ki denizden kopan fırtınanın, evin duvarlarına çarpıp çığlık çığlığa uğuldayan o seslere karışıp korkunç bir hal almasına değin! Gittikçe büyüyen uğultular içerisinde ki çığlıklardan ürküp halaya sokulurdum. Korkma ceylan gözlüm derdi, denizin sesi bu! ‘’Niye korkunç ?’’derdim. ‘’Ağlıyor’’ derdi,’’ ağlıyor korkma? ‘’.’’Neden ağlıyor hala, ne oldu ki!’’ derdim. !! Deniz Kızı onu bırakıp gitmiş, onu çağırıyor ondan ağlıyor!’’ derdi. Yataktan bir çırpıda fırlar, pencereye koşar ‘’Heeey deniz, deniz ağlama, gelecek Deniz Kızı diye haykırırdım. Hala gülümserdi. Haydi gel derdi üşüyeceksin! Hala, nereye gitti derdim; yoksa Anka Kuşunun ülkesine mi ? Evet Anka Kuşunun ülkesine! Sen biliyor musun boncuğum, Anka Kuşunun ülkesini derdi? Evet, biliyorum der demez yine başlardım, denize haykırmaya?! Tutunup pirinç karyolanın kenarlarına bir nefes yere inip koşardım pencerenin önüne. Deniiiz, deniz ağlama Deniz Kızı Anka Kuşunun ülkesine gitti, gelecek ağlama, diye haykırırdım! Ne hikmetse her defasında işe yarardı, dinerdi fırtına. Sonra yatağa geri döner Halanın kucağına iyice sokulur hala kavuştular derdim. Evet, der gülerdi, beni bağrına basarak hala.

Aşk denizle Deniz Kızının kavuşmasıydı. Gecenin, gündüze kavuşurken, sancı sancı ağarmasıydı. Sokulup içine, gözlerine doğan güneşin içinde, için için yanmasıydı gecenin. Yoksa güneş onca rengi nasıl ışırdı! Geceden arındıkça nasıl saklardı, kızıllarında geceyi! Ve döngüsünde kollarına kavuşma arzusuyla gün, nasıl sönerdi koynuna gecenin! Ah aşk, halanın, o sonunu rüyalarımda gördüğüm, yavru sesler dinlediğim masallarında ki çağlayışlardaydı. Deniz Kızı sürüleriyle yarıştığım, o masmavi koylardaydı. Yolculuğumda yoluma çıkan küçük, minik peri çocuklarının, her yerinden çıkan yavru kanatlarının çırpınışındaydı .Tatlı suyundan içtiğim ırmakların sessizliğinde, sulu sulu dağ çileklerinin ağzımda eriyen tadındaydı . Sabaha tül perdeyi delip geçen güneşin, yüzümde o canım dokunuşlarıyla uyandığım pencerelerinde; önünde çatlak çömlek saksısında ıslak fesleğen kokusuna doyduğum odasındaydı. Ah, avuçlarımdan akıp denize kavuşan kum taneciklerinin, maviliklerin göğsünde epifitlenişi, gönlümün yosun kokusunu bastıran lavanta esintisi, kıyıya afrodizyak bırakan Deniz Kızının, sarı kuyruğunun yakamozlara zarar o şuh dokunuşlarında, varaklı çerçevede ki resme uyanışlarımdaydı…

Aşk, o çerçevede rüyalarımın açıldığı uçsuz bucaksız sessizlikteydi. Sessizdi çerçeve sessizliğinde çığlık çığlığaydı. Gün içinde dahi koşup oynarken odaya girip uzunca baktığım halanın düğün resmindeydi. Resimde dahi; gözlerinde gittikçe yanıp sönen, söndükçe koyulaşan aşkın çığlıklarında, çağlayan sevgisini görürdüm halanın. Boynunda inci bir kolye, bukle bukle saçlarından akan o gümüş gelin telleri, duvağında ki o küçük küçük beyaz çiçekleri ne güzel yakışmıştı halaya. Yaşar Enişteyle sarmaş dolaş olmasa da şimdi ki düğün resimlerine hiç benzemese de pozları, duruşundan, gözlerindeki pırıltıdan anlaşılıyordu sırılsıklam aşkları . Esmer uzunca boylu bir delikanlı Yaşar Eniştenin, belli ki heyecandan titremişti koca yüreği, hafif halaya dönmüş kameraya bakmayı reddetmiş halaya bakmaktan kendini alamamıştı. Halaysa utanmış olacaktı ki kameraya alttan bakmış, körpe bir su gözesi gibi için için sızlamış çağlamıştı duvağında çağlayışlarından kalan izlerin pırıltısıyla

Çocukluğumun o güzel günleri, halanın aşkına şahitlik ettiğim geceleri, bir su gibi akıp gitmiş serpilerek coşkun bir denize karışmıştı. Artık ihtiyarlayan halanın son günlerinden, gönlüme elimde bir çerçeve ve inci bir kolye yadigâr kalmıştı.

Bir bahar sabahıydı, ‘’Ceylan gözlüm?’’ dedi ‘’Duyuyor musun, deniz yine ağlıyor!’’. Duyuyordum ;denizden kopan fırtına evin duvarlarına susuyordu. Hışmı, öfkesi, yalnızlığı, yine nefes nefese aşkı sevdayı susuyordu yüreğimin duvarlarına. İçimde bir yaban el, içimden burarak parça parça etler kopartıyor, canımı feci bir şekilde acıtıyordu. Bembeyaz köpükler sahilde sızlıyor ,yer gök birbirine karışıyor, ufuk çizgisi gittikçe kayboluyor, iç içe geçiyordu. Ceylan gözlüm diyordu, dudaklarında gül goncası kuruyan sözleriyle. Lakin, gitme vakti gelmiştir. Yaşar’ım bekliyor görüyor musun diyor, yüzünde pembeleşen o gülümseyişle vedalaşıyordu benimle. Yine güller açıyordu, yanaklarında için için. O canım koku yayılıyordu odanın içine, peri kızı gelmiş olacaktı ki bu defa yüreğimde gezindiriyordu göğün kanadını, acılarımı yerle yeksan ediyordu. Yoksa böylesi rahatlamazdı içim. Hala ölüyordu, üzülmem gerekiyordu ama üzüntümün yerini gittikçe ferahlayan bir huzur alıyordu.

Bir varmış bir yok muşla başlayan o güzel günler, birkaç saniye içinde avuçlarımdan süzülen bir kuşun çırpınışıyla kanatlanarak sonsuz bir rüyaya akıp gidiyordu .Biliyorum, mutluydu Mahpeyker Hala! Yine, o kanatları derinliklere en diplere kadar değen melekler, ona sevdiğini Yaşar Enişteyi getiriyordu. Denizde, maviliklerin birleştiği yerde bu defa hiç ayrılmaksızın sonsuza dek kavuşacaklardı. İçimde ki huzurda, denizler durgundu. Güneş, huzurlu olsam da yine de içimde kalan o gidişin sızısıyla içimi sıyırırcasına ruhumdan akıyordu. Ayak uçlarıma yığılan sonsuzlukta serçeler yıkanıyordu. Tam derin bir nefes alacağım esnada, güneş tekrar bedenime giriyor sıyrılarak sızım sızım ruhumdan akıyordu.

Derken tanyeli bir edayla süzüldü menevişlerime. Kirpiklerimden damlayan etekleri seriliyordu denizin alımına. Kızıl bir konfetinin huşusu sarmıştı her yeri. Yeşil bir tütsü üflüyordu dudakları vaktin..

Hala güllerle çevrili evimizin mavi kapısından bir kelebek gibi süzülerek göklere güneşe uçmaya hazırlanıyordu. Gideceğini bilen çivit pençelerin, ruhuma çarpan sesi bir an büyüyü bozuyor olsa da yüreğimde incinen kardelenlerin boynu, dinen pencerelerin sesiyle irkiliyor göğsüme saplanıyordu. Nasıl güzeldi nasıl saf, siyahi inciler akıyordu kirpiklerinden şafağın yanık çehresine. Kuzey Yıldızı henüz karışıyordu, günün menevişlerine, yıldız pırlantalar tozaklanıyordu suskunluğuna okunan gülümseyişlerden .Gün allanıyordu yanaklarında bu defa begonvillerin ısınan utancıyla., Sabaha düşüyordu göğsünden gardenyalar, ince uzun parmaklarında turkuaz taşlı yüzüğünde tutuşuyordu göğün dehlizleri. Duyduğum o esintiyle karyolanın eflatun örtüsünden süzüldü. O kar beyazı teni ışıyordu, salındı son kez gülümsedi yüzüme, ellerini boşluğa uzatarak. Bir eldi tuttuğu, esmer bir delikanlı beliriverdi birden açıklardan süzülürcesine. Açıldı mavi kapısı göğün, şafak pembesi bir dokunuş yağarken üzerime kavuştular.

Zerrede denizi bulmuş güllerce, bülbülün düetinde, ölümsüzleşen suretiydiler sevdanın, biliyordum. Kucağımda suskun bir süzülüşten geriye kalan…Tanyeli eteklerinden tutuyordu, kuşlar başında yıldızlardan damlayan bir tacı çırpınıyorlardı o an, güneş kestane rengi gözlerinde yıkanıyordu ve şafak içini yansıyordu denizin üzerine ve kızıl konfetiler yağan o yolda sevdiğine yürüyordu hala. Ruhları çoktan birleşmişti göğün derinliklerinde. Ve masmavi o yolculuğu hiç bitmeksizin ancak başlamıştı sevdanın. Yoksa avuçlarımda çırpınan koynuna körfezin; lavanta damlamazdı böylesi, göğün sinelerinden .

Böylesi tutuşmazdı vakit, kuşlar böylesi çarpmazdı yüzüme, içim böylesi cıvıldamazdı biliyorum !… 


''Gökkuşağı sayı 27''

01 Haziran 2021 17-18 dakika 7 denemesi var.
Beğenenler (1)
Yorumlar