Sosyo-Kültürel Baskının Birey Üzerine Etkisi/ Eleştiri

21.yüzyılda Türkiye gençliği aleni bir şekilde ikiye ayrılmış durumda, bir kısmı üzerine oynanan oyunların farkında olmayan ve herkes böyleymiş ecdadım da böyle yaşadı şeklinde düşünüp, magazin kültürünün parçası olan çaresiz ve aklını kullanmaktan aciz gençlik...





Bir kısmı da kendi hayat felsefesini olusturmaya çalısan, araştıran, öğrenen, bilginin peşinden koşan ve aklı ön planda tutmaya çalışan, bir şeylerin farkında olmak için çabalayan kendisine yol açmaya veya daha önce açılan yollardan herhangi birini seçip yürümeye çalışan gençlik..





Türkiye nüfusunun istatiksel sonuçlarını ve yaş dağılımlarını düşündüğümüz zaman araştırmaların "genç nüfus" olarak tanımladığı ülkemizde, yaş ortalamasının 25-28 olduğunu görmek mümkün. Hal böyleyken soyutlanması gereken kitlenin de gençlik olduğunu düşünmek için çok zeki olmaya sanırım gerek yok. İçinde bulunduğumuz dünya düzeni ve ülkemizin dünya devletleri arasındaki konumu, gerek siyasal gerek coğrafi gerek ekonomik şekilde, oldukça tartışmalıdır ve ne yazıktır ki yoksa şükürler olsun ki mi demek gerek, bir " avcı-av" ilişkisinin tam da ortasında bulunmaktayız. Yerleştirilmesi gereken bir felsefe kültürü olmakla birlikte, henüz 50 yıllık geçmişte yaşanılan siyasi ve dini, toplumsal olayların bireylerin üzerindeki sindirme politikasıyla da ilişkisini düşündüğümüzde, ne bir felsefe yapabilmekten ne de olaylar arasında bağlantı kurabilmekten söz edebiliyoruz. Çünkü; korkuyoruz ve korkutuluyoruz. Geleceğimiz üzerinde etkimizin hiç olmadığı bir siyasal, ekonomik ve dini düzende söz hakkına sahip olup olamama durumumuzu şimdiki hareket ve davranışlarımızla belirleyebilecek olmamız şöyle dursun, neredeyse şuan da bile kendi kararlarımızı veremeyecek durumlara geldiğimiz söz konusu oluyor. Yasal olarak 18 yaşını doldurmuş bir kişinin,"birey" olabilme, yani; oy kullanabilme, kendi adına ve kendi üzerine bir şeyler satın alabilme, tamamen şahsi olarak bir yerlere başvurabilme gibi bir çok hakkı bulunurken biz toplum yaşantımızda önce aile daha sonra ailenin baglı olduğu mahalle daha sonra o mahallenin bağlı olduğu ilçe, il vs. derken son derece mükemmel şekilde hazırlanmış bir hiyerarşik baskının ortasında buluyoruz kendimizi.





Önce; insanı, insan olmayandan ayıran en önemli özelliği olan "akıl süzgecinde düşünmek" kavram ve yargısından, uzaklaştırılıyoruz, bastırılıyoruz. Daha sonra , düşünen beyinleri, aşağılıyor ve soyutluyoruz.





Bu bir oyun değildir de nedir ? Temelde şöyle bir durum geliştirilmiyor mu, biz sizin yerinize zaten her şeyi düşünüyoruz, sen boş ver biz her şeyi hallederiz. Bu sav ile ilk olarak karşılaştığımız kurum,ailedir. Sen oyun oynamana bak biz tepeden tırnağa her şeyinle ilgilenirizlerle başlayan sen sadece derslerine yönel her şeyi biz temin ederizlerle devam eden, üniversite çağına gelindiği halde sabah kahvaltısından aksam yemeğine kadar karışmaya çalışan ailemiz, aslında sorunun temel kaynağı değil midir ? Bizler zaten hiç bir şeyi yapamamaya ve yaptırılmamasına alıştırılmadık mı ? Gel gelelim şimdi de yani büyüyünce de aynı durum siyasi ve ekonomik düzenlerin hayatımıza resmedilişinde karşımıza çıkmıyor mu ? Ey Halkım, senin düşünmene yorulmana gerek yok, ben her şeyi senin için ve seni çok sevdiğim için yaparım demiyorlar mı? Biz de zaten geçmişten gelen alışkanlığımızla, bize düşen düşünmek değil, gezmek eğlenmek arda kalan zamanda ders çalışmak, otlaştırılarak üniversitelerden mezun olmak ve karsılastığımız hayatın ilk engelinde tökezleyip düşmekle, karşı karşıya kalmıyor muyuz ? Çünkü, otuz yaşına gelene kadar suya sabuna hiç dokunmadık, okullarda okuduk ama öğretimlerde bulunmadık, eğitim gördüğümüzü sandık ama alıştırılmışlıklarımızdan, üzerimizde dönüp duran bulutlardan asla nem kapmadık, kaptırılmadık. Ne acıdır ikiye ayrılan gençlik de aynılarını çocuklarına yapacak çünkü bizler sevginin "bu" olduğunu düşünüyoruz. Hiçbir zaman düşünmeyi başaramadığımız gibi, kırk yılda bir düşündüğümüz "senin için en iyi olan bu !" fikrinde de tutup yanlış düşünüyoruz. Adaletsizliklerin, haksızlıkların acımasızlıkların ortasına atacağımız çocuklarımız için, en iyisi bu demek, yalnızca vicdan rahatlatmak ve hatta sadece kendini düşünmektir! Ailede aldığımız ahlaki, dini,siyasi, ekonomik ve felsefi temeller olduğu gibi bırakıldığında kaplumbağa kadar ilerlemek bile mümkün değilken, alışkanlıklarımızın zincirleriyle kollarımızı morartıyoruz. Nereye kadar sürecek bilemiyorum, kökenlerinde düşünce tohumlarının bulunduğu nice başarılı insanlar yetiştiren toplumumuz inanıyorum ve inanmak istiyorum ki, bu düşüncesizlik bataklığından kurtulmak için bir şeyler yapacaktır. Keza bir bataklıktan kurtulmanın yolu, çırpınmak değildir emin ve kararlı bir adımla sıçrayış yapabilmektir. Zira ulu önder M.Kemal ATATÜRK'ün de dediği gibi ,"Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur!"

03 Mart 2011 4-5 dakika 39 denemesi var.
Beğenenler (2)
Yorumlar