Tutunmanın Bedeli

Bir şeyi kaybetme korkusu, çoğu zaman onu yaşamaktan daha yorucu gelir.


Zihin, sahip olduklarını kendini tanımladığı parçalar olarak işler. Bir ilişki, bir iş, bir şehir, bir isim; bunlar kim olduğumuza dair soruların cevapları gibi durur içimizde. O cevaplar sarsıldığında, soruların kendisi de yeniden açılır. Ve insan, bir soruyla baş başa kalmaktan çok şeyi kaybetmekten daha az korkar.


Kaybetme korkusunun ilginç yanı şu: Nesneye değil, nesne gittiğinde geriye kalacak boşluğa duyulan korku. Yani aslında korkulan şey kayıp değil, o kaybın ardından kim olacağı sorusu. Bu sorudan kaçmak için tutunmak, bir refleks gibi devreye girer; düşünülmeden, fark edilmeden.


Tutunmak, başlangıçta masum görünür. Sevdiğini korumak, elde ettiğini elden kaçırmamak; bunların adı özende, sadakatte aranır çoğunlukla. Ama tutunma yoğunlaştıkça dönüşür. Artık sevilen şeyi yaşamak değil, yalnızca elde tutmak öncelik haline gelir. İlişkiler sıkışır, dostluklar baskı altına girer, anılar dondurulur. Avuçta sıkılan bir kar tanesi gibi; ne kadar çok sarılırsan, o kadar çabuk erir.


Buradan beslendiği yer derin bir güvensizliktir. Güvensizlik, geleceğe duyulan inançsızlıktan değil, daha çok kendine duyulan inançsızlıktan doğar. "O giderse ben ne olurum?" sorusu, aslında "O olmadan ben yeterli miyim?" sorusunun başka bir biçimidir. Bu soruyu hiç sormadan yaşayan insanlar, kaybetme korkusunu da daha az taşır. Çünkü kimlik, dış nesnelere yaslanmadığında, onların yokluğunda çökmez.


Korkuyla örülen ilişkiler tuhaf bir çelişki taşır içlerinde. Hem gitmesinden korkarsın hem de seni bu korkuya mahkûm ettiği için içten içe bir sitem duyarsın. Sevgi, bu iklimlerde güçlükle nefes alır. Çünkü sevgi, güvenin çocuğudur; korkunun değil. Korku olduğu yerde sevgi de olabilir elbette, ama benzer görünen bambaşka bir şeye dönüşmüştür artık o sevgi.


Kaybetme korkusunun zamana da bir itirazı vardır. Zaman ilerledikçe her şey değişir.Gençlik geçer, insanlar ayrılır, anılar solar. Kaybetme korkusu, bu değişime direnir. Şimdiyi yaşamak yerine olası bir yokluğu bugüne taşır. Ama gelecekteki kaybı düşünmek, bugünkü varlığı tüketir. Fırtına beklentisiyle limanı terk edemeyen gemici, ne denizi görür ne de yeni bir kıyıya ulaşır.


Çözüm, kayıptan korkmayı bırakmak değildir. Zaten korku, irade sorusu değildir. Sormak gereken başka bir soru var.Bu tutunma, elimdekini koruyor mu, yoksa nefes almasını mı engelliyor?


Elini açmak, ilk bakışta bir feragat gibi görünür. Oysa gerçek mülkiyet, belki de tam orada başlar. Sahip olduğunu birer emanet gibi görmek; bugün burada olduğunu, yarın başka bir forma dönüşebileceğini kabul etmek. Bu kabulleniş, teslimiyetle karıştırılmamalı. Tersine, bir netlik hali. Olduğu kadarıyla yeterli bulmak, ne sahip olunanı küçümsemek ne de onu sonsuza taşımak iddiasıyla elde tutmak.


Kaybetmenin ardında bir dönüşüm olduğunu görmek, korkuyu ortadan kaldırmaz ama keskinliğini azaltır. Giden şey, geriye bir yokluk bırakmaz; bir boşluk bırakır. Ve boşluk, yalnızca kaybın yeri değil, yeninin de girişidir.


Ruhun olgunlaşması, belki de tam burada başlar: "Benim olan" ile "ben olan" arasındaki farkı fark etmekte. Sahip olduklarım gidebilir. Ben, gitmem.


Turgay Kurtuluş 


16 Nisan 2026 3-4 dakika 109 denemesi var.
Yorumlar