Urgan İpi İle Bağlıyım Hayata

Boynuma dolanan ip tenimi kemirip, nefesimi bir düğüm gibi daraltırken; tabureyi ayaklarımın altından çekemedim.

Çünkü korktum.

Ölmekten değil...

Kendimi tamamen yitirmekten, o uçsuz bucaksız hiçliğin içinde kendime giden yolu temelli kaybetmekten korktum.

Suya baktığımda yansımamı görememek fikri, zihnimi yerinden söktü.

İnsan bazen yaşamaktan değil, yok olduktan sonra dünyada bir toz zerresi kadar bile iz bırakamamaktan korkuyormuş meğer.

Sonra sordum kendime; madem yaşam bir süredir omuzlarımda bu denli ağır bir yük, madem her nefes boğazımda paslı bir hançer gibi takılı kalıyor, neden son veremedim bu manasızlığa?

Neden o köşede, bedenimin soğuyuşuna izin çıkaramadım?

Ellerim urgana, sanki bir can simidine sarılır gibi sımsıkı tutunmuştu.

Düğümleri tek tek, nefes nefese çözerken gözlerim kan çanağına dönmüştü.

O an ne ölümü düşündüm ne de yaşamı; sadece içimde, o hiç susmayan parçalanmışlığı susturmaya çalışıyordum.

Ve o gece, urganı boynumdan sıyırırken aslında hayatıma en sıkı düğümle bağlandığımı fark ettim.

Balkonun köşesine çöktüğümde, boynumdaki kızarıklığın sızısını, bileklerimi stresle ovuşturarak dindirmeye çalıştım. Sonra Tanrı’yla baş başa kaldık.

Ben konuştum, O sustu.

Bağırdım. Kızdım.

Varlığını inkâr etmiyordum ama içimde büyüyen o devasa öfkeyi saklayacak gücüm de kalmadı artık.

“Sadece sana inandığım kadar varsın,” dedim.

Kalbimin göğüs kafesimi döven sesi kulaklarımdaydı.

Korktum, tövbe ettim.

Kabul eder mi, bilemeden.

Sonra yine sövdüm; içimdeki tüm kırgınlığı, tüm hayal kırıklıklarını gökyüzünün karanlığına kustum.

Kendi irademle bu nefesi kesmeye cüret edişime kızdı mı, bilmiyorum.

Ama tek kelime etmedi.

Bir ışık istedim, küçücük bir çıkış yolu; onu bile esirgedi benden.

O yüzden durup durup düşünüyorum:

Tüm bunların bir anlamı olmalı mı?

İnsan cevapları sırtında mı taşır hayat boyu, yoksa ancak yolun sonunda mı kavuşur gerçeğe?

Belki de hiçbir şeyi çözemeden, tüm sorularımızı birer ağırlık gibi ruhumuza sarıp çekip gidiyoruz bu dünyadan.

Koca bir bilinmezlik.

Şu an bildiğim tek şey, cevabı hâlâ bulamamış olduğum.

Boynumda görünmez bir urganla dolaşıyorum sanki; bazen sıkıyor, bazen biraz olsun nefes aldırıyor.

Ama ne zaman bir adım atmaya kalksam, ipin uzunluğu kadar gidebildiğimi fark ediyorum işte.

Başıboş mu bırakıldık sahiden?

Tanrı’nın yarım kalmış bir deneyi miyiz hepimiz?

Bu sahne, bu dekor, bu katlanılmaz acı... Bizlerin nasıl yaşayacağını ya da nasıl yok olacağını izlemek için kurulmuş bir oyun mu?

Bilmiyorum.

Ama şundan eminim: Aramız bozuk Tanrı’yla. Ne benden tamamen ümidini kesiyor, ne de beni bu karanlıktan çekip çıkarıyor.

Sadece izliyor.

Bana seçenek diye sunulan o yolların, o çıkmazların altında O’nun imzası var gibi. Tabureyi çekemeyeceğimi bilmesine rağmen beni o anın içine, o acziyetin tam ortasına bıraktı.

Korkumu, mahcubiyetimi ve o sessiz çığlığımı izledi.

Ve bugün… Sanırım Tanrı hâlime hem güldü, hem de saatlerce ağladı.

Ben de onunla beraber ağladım.

20 Mayıs 2026 3-4 dakika 8 denemesi var.
Yorumlar