Üstel Bakışla Bir Uygarlık 13

İnsanlar somut olan toplumunu akılca konjonktürsel ilişkilerle okuyup yönetemiyorlarsa. İnsanlar en çokta mutsuz oldukları dönemleri, hikâye edip, bazı öznellikleri keyfe bedel böylesine umut içinde, hayalen, ruhani biçimde bir özlemlerle, allayıp pullayarak, yönetilemez miydi? Gibisinden sübjektif kişi öznellikli bir masal.

Bu akıl dışı anlatımın, mübalağasının nereye vardığının, insanları ahlaklı kılacağım derken öğütçü mantığını insanı düşünmekten men eden ve insan bilincini kuşatan, pranga kılan öğütçü söylemli bir mantıkta şu tip hikâyedir: Mus'ab b. A anlatır. ?Ömer b. Abdülaziz halife iken Kirman'da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırdı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı. İçimden, Şu adil halife ölmüş olmalı dedim. Araştırdım. Ömer b. Abdülaziz'in o gece vefat ettiğini öğrendim.' Fırat'ta kayıp olan kuzunun hesabını veren mantığın zihniyetinin temeli bu.

?Halifeliği döneminde yaptığı bütün işlerinde Kıyamet gününü, hep gözünün önüne getirip, kalbinde hissederek, devamlı bir vicdan muhasebesi içindeydi. Halkının haklarını layığı veçhile yerine getirememekten, çok endişe ederdi. Hulefa-i raşidinin izinden yürüdüğü için kendisine "Beşinci Halife" unvanı verildi. ?

Abdülazizin, böyle düşünüyor olması imparatorluğun felsefesini hiç mi hiç etkilememiş olmalı ki hemen kendinden önce ve kendinden sonraki sonraki dönemlerde Türk ve diğer sair uluslara yapılan kötü muamele ve katliamlar, böylesine ulvi bir ruh anlayışından yeşerdiği söylenen imparatorluk fikriyle hiç mi hiç bağdaşmazdır. Halife Ömer b. Abdülaziz bunları düşünmekten devleti anlamaya pek vakit bulamamış olmalıdır. Çünkü çok kısa bir yöneticilik hayatı vardır.

Bizim hayalimiz, istek ve dilek beklentimiz öyle olabilir. İmparatorluk somutluğu güzel ahlak telakkisinden ya da kötü ahlak anlayışınsdan çıkmaz. İmparatorluk olmanın nesnel nedenleri vardır. Bunun sürdürülür olmasının da nesnel nedenleri vardır. Ali'nin Veli'nin iyi ya da kötü olması bunda etkin değildir.

Ama imparatorluğun kuruluş ve sürüşü, her imparatorluk gibi; savaşı, baskıyı, şiddeti öngördüğü gibi, insanlık adına iyi ilerleme adımlarını da öngörür. İnsanlarının göreceli mutluluk ve güvenlik içinde oluşuyla genelde bir insanlık tarihinin seyredişidir. Özelde aidiyeti bir anlamadır. Tüm imparatorluklar gibi, bu da kendi çelişki ve gerçeklerini yaşamak zorunda olmuş bir devasadır.

Bu kadar ruhani yan ile muktedir olunsa idi, her halde oluşulurdu. Toplumlar; düzelse idi, düzelirdi. Aldıkları onca dini tedbirlere rağmen, sorunu kavrayamadığından, hep çözümsüz oluyordular.

Bu tür başarısızlığın en iyi ve somut örneği; şimdiki İslam toplumları kendi üretimlerini ve refahını halkına dağıtamamaktadırlar. Bu yüzden zaman zaman içlerindeki aidi tutumları mezhepler temelinde ayrıştırandırlar. Geçmişteki İslam topluluklarını içten çatıştıran, fetihlerin büyümesi ile birlikte, imparatorluğun içine de, birbirine göre zıt ve birbiri ile uyuşması zor olan kült birliklerinin de, ha bire bünyeye alınmasına ve bunların yönetilmelerine ve denetilmelerine değin cevabi tedbirlerin, bulunmamasıdır.

Fetih toprakları üzerindeki insanları, sadece İslamlaştırma gayretiylen ve islam kardeşliği bağlacıylan durumun çözüme götürülmesi, bu işin kotarılmasında yeterli olamamıştır. Önce, devletin fetih gelirleri ile yetinilmişti. Sorunlar şiddet ile bastırılmıştı. Mevalidendir diye tecride götürülen uyuşmazlıkları, absorbe edecek önlem tutumları alamayıp, sadece kendi anlayışçı ruhaniliği ile somut siyasi önderliği, yapamamış gibidirler. Bu ruhanilikler feodal birliğin karnını doyurmamıştı.

Devlet, yaptığı atama ve tayinleriyle, koalisyona değin koalisyonun ruhunu anlamadığını da açıkça göstermiştir. Yönetimin mantığı, fetih yapılan yerdeki yerli unsurlarla o yöreyi yönetmeyi meşveret ederek paylaşmayan; bir sıradan ben muzafferim, ne istersem yaparım mantığı idi. Ömer bin Abdülaziz, tayinlerinde, ehil hal ve sufî kimseleri tercih ederdi.

Bu mantığın; kendi yönetimi altındaki kutuplanmaları artıracak bir hal olduğu açıktır. Çok iyi ruhani tavır gösteren Ömer bin Abdülaziz gibisi yönetimde zaaf içinde olabilirdiler. Keşke eşine altınını taktırsadı. Keşke kıl çadırda yaşayacağını söylemese idi de devlet yönetmenin nerelerden geçtiğini bilse idi.

Hatta benim takdire şayan adımları olduğunu değerlediğim Halife Abdülmelik (685-705) bu tür çok üstün başarısına rağmen, aykırı küçük geri adımlarında vardır. Örneğin Mescid-i Aksa inşasındaki tutumudur. Mescid-i Aksa'nın yerinde Bizans İmparatoru Jüstinyen dönemine ait bir kilise vardı. Cami, bu kilisenin üzerine inşa edilmiştir. Bu imparatorluk uyruğunu birleştiren bir tavrın anlayışı değildir.

Hatta imparatorluğa doğru evrilen yapının kendi bünyesinde bulunan aidiyetleri küstüren, onları dışlanmaya götüren, çatışmacılığın nicelenmesi olacak bir tedbirsizlik gibidir. Demem şu ki bizlerin sağlıklı düşünüp, ileriye sağlıklı bakabilmemiz için her bir tarihsel kimlik bizim için olumlu yanı ile de örnek olmalı, olumsuz yanının verebileceklerini değerlemek de, bize örnek olmalıdır. Her iki ucu da, abartmadan, kendi içinde gerekli argüman konunun, misali yapılmalıdır.

Her fetihçi, fetih ettiği ülkeden, yönetim ve üretim bakımından üstün değildir. Fetihçi, fethini kalıcı yapabilmek ve başarılı olmak için, egemenleşmek için, bir güncel örgütlenmeye her daim gitmek zorundadır. Bu bağlamda da, devlet başlarda fetih yaptığı coğrafyanın halkını İslamlaştıran bir misyon üslenmiştir. Dini önderlik halkta kısmi bağlaç olmuştur. Yapı büyüdükçe bir etnik yapıyı kontrol eder gib idini anlayışlarla tüm yapıyı kontrol edemezdiniz.

Hele de bir tek dini anlayışın egemenliği ile bunu başarmanız daha da zordur. İnançlar halkı aidileştiren bir formasyonla saygılaştırır kült kimlik birliklerini, yapılaştırmıştır. Bu birlikler, halkların çeşitli etnik ayrışma çatışmalarını birleştirerek kırmaya yöneliktir. Ama bu durum aynı zamanda halkın içine, ayrışan farklı inançların ve aynı inançların mezhepçi yapı çatışmalarının, kendi içlerine sorunların enjektesidir de! Sünni mezhep anlayışları desteklerken, muhalif tutumları, şiilik adı altında gruplayıp çatıştırmaya da götürmüştür.

Yani aitleştirilen yapı, birleşme gibi görülürken, dini mezhepsel çatışma alanları ile ayrışma alanlarına neden olmuştur. İnançlar ancak aynı ekolde ise, halkı grup içinde bırakıp cemaat yapısında küçük küçük tutabilmiştir. Kendi içindeki birlik, dışarıya karşı bir ihraç ve çatışan ayrışan sorunsal olarak daima yansımıştır. Bunlar işin teknik boyutudur.


Sürecek

09 Eylül 2010 6-7 dakika 1084 denemesi var.
Yorumlar