Yalnızlık Girdabı

Yalnızlık, yalın olmayı, bir başına kalmayı, anlaşılamamayı, dost ve arkadaş yoksunluğu yaşamayı, iç dünyasında sıkıntılı bir buhran atlatmayı ifade eden bir kelimedir. Yalnızlık kulun işi değil Allah'a mahsustur. Muvakkat yalnızlık ve iradi yalnızlıklar hariç, insanın bünyesinin ve ruhunun taşıyamayacağı bir yüktür yalnızlık...

'Ruhumdaki pranga
Bir tek kendimi gördüğüm ayna
İçimdeki derin yara
Yalnızlık, mahsus değildir biz aciz kullara...'

Herkesin malumu olduğu üzere, insanlar konuşa konuşa anlaşır. Sosyal bir varlık olan insan, kendi gibi olanlarla birlikte topluca yaşar ve paylaşmak ilkesi ile de hayatını idame ettirir. Normal olan budur. Bilinçli tercihler ise kısa sürelidir. Issız veya sessiz ortam cansızlar için uygundur, insanlar için değil.

Yalnızlık girdabına düşmenin çeşitli sebepleri ve saikleri vardır. Kişinin kendisinden kaynaklanabileceği gibi şart ve zamanın değişmesinden veya toplumu ayakta tutan dinamiklerin muhafaza edilememesinden kaynaklanabilir.

İnsanın kendisinden kaynaklı sebebin en önemlisi egoizmdir. Bencil davranışlar ve narsist tutumlar zamanla insanı içinde bulunduğu toplumdan uzaklaştırır ve yalnızlığa iter. Çünkü, artık o kişi toplu yaşamanın gereklerini yerine getiremiyor demektir. Kırıcı, aşağılayıcı ve kendinden başkasını görmeme gibi handikaplar ile dışlanma serüveni başlamıştır. Bir ben varım bir de benim isteklerim, şeklinde düşünen bir kişinin ne seveni, ne dostu, ne de birlikte hayatı paylaşabileceği eşi olabilir. Yavaş yavaş da olsa yalnızlık uçurumundan düşmeye başladığını ise ancak düşünce fark eder.

Zaman ve şartların değişmesi veya toplumun değerlerini yitirmesi neticesinde nasıl bir yalnızlık doğar?

Evet, maddenin ön planda tutulduğu son çağlarda mana unutulmuş ve metafizik olanlar gerçek dışı olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Bunun neticesinde insanlar madde öncelikli, menfaat yörüngeli hayat sürmeye ve ilişkilerini de bu perspektiften belirlemeye başlamışlar. İnsan'a da yalnızca madde olarak bakılmıştır. Şekli, makamı, malı ve mülkü ile değerlendirilir olmuş. Duygusu, düşüncesi, iç dünyası ihmal edilmiştir. Ne varsa yalnız görünen, gerisi yalan denmiş.

İşte, bu anlayışın getirdiği hayatta kalabalıklar içerisinde bir çok yalnız fert yaşar hale gelmiştir. Evet, ıssızlık ve sessizlik yerine gürültü ve kuru kalabalıklar ikame edilmiş, teknolojik gelişmelerde tuzu biberi olmuş. Sonuç tam bir fiyasko. Birbirini anlamayan, sevmeyen, düşünmeyen ve paylaşmayı bilmeyen insanlar türemiş. İlişkilerin temellendiği tek düstur menfaat olmuş. Aile içerisinde bile menfaat geçerli akçe olarak işlem görmeye başlamış. Maddeden tatmin düzeyinde doyuma ulaşan fertlerin, ruh dünyasında oluşan boşluğun giderek büyümesi, bunalımları ve intiharları artırmış. Yalnızlık o kadar yaygınlaşmış ki, gerçekler bile sanal hale dönüşmüş. Dokunma var ama his yok...Yalan dünyanın yalanı dip yapmış. İnsanlık gayyaya yuvarlanıp kaybolmuş.

Günümüz insanının en önemli sorunu haline gelmiştir yalnızlık. Tedavisi olmayan bir hastalık gibi içten içe insanları tüketmiş ve zamanla bulaşarak toplumu yalnızlaştırmıştır.

Artık, insanlar fert olarak değil, toplum olarak yalnızlaşmış. Komşu komşuyu tanımaz, kardeş kardeşi sevmez, eşler dertlerini paylaşmaz olmuş.

Çözüm ne peki?

Çözüm, kendimiz olmak, özümüze dönmek ve manevi değerleri yeniden yaşamaktır. Maddenin her şey olmadığı, belki bir şey olduğu, asıl olanın mana boyutu olduğu düşüncesinin hayatımıza tatbiki ile yeni baharlar ve mana ikliminin esintilerini iliklerde yaşamak mümkün olabilir. Toplumu, milleti ayakta tutan değerler, dinamikler vardır. Bunlar mana boyutlu değerlerdir. Komşuluk ilişkilerinin yeniden canlandırılması, büyüklere saygının eskiden olduğu gibi hayat kılınması, küçüklere sevgi ve şefkatin doyurucu sunulması, sıla-i rahim ziyaretlerinin sıklaştırılması, mahalle kültürünün yeniden bahar yaşaması, yardımlaşma ve dayanışmanın karakter haline dönüştürülmesi, merhametin davranışlarımızın temel prensibi haline getirilmesi, yaşlı ve hastaların moral desteklerle yad edilmesi, aile müessesesinin toplumun baş tacı olarak görülmesi, uzakların teknolojik nimetlerle yakın edilmesi, bir merhaba ve selamın esirgenmemesi, vefanın ilişkilerde esas alınması gibi daha sayabileceğimiz değerlerimizi önce ferdan, sonra millet olarak yaşamak ve yaşatmak suretiyle, yalnızlık prangasını kırabiliriz. Ruh dünyasında oluşmuş/oluşturulmuş çöküntüleri veya boşlukları bu değerleri yaşayarak doldurursak, huzur ve mutluluk artık çok yakın demektir.

Yıllardır, insanın ruh dünyası ihmal edilmiş, hep madde yönüne ağırlık verilmiş ve insan, et ve kemik torbası derekesine indirgenmiştir. Dolayısıyla, madden sömürüldükçe sömürülmüş, tatmin aracı olarak kullanılmış ve sonrasında bir paçavra gibi bir köşeye atılmış, yalnızlaştırılmıştır. Elden ayaktan düşen ihtiyarlar, bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi biz de de, huzur evlerine, darülacezelere terk edilmiş veya evlerinde yalnız başlarına ölüme bırakılmıştır. Çocuklarımız, geleceğimiz, gençlerimiz de, mana yoksunu olarak yetiştirilmiş, maddi tatmin arayan sürüler halinde ve sevgiden mahrum olarak bir o yandan, bir bu yana sürüklenmişlerdir.

Nasıl ki, bir kuş tek kanadı ile uçamıyor ve özgürlüğe kanat çırpamıyorsa, insan da, tek madde boyutu ile hayatını idame ettiremez, bir gün gelir tökezler. İnsan, iç ve dış, yani suret ve siret yanı olan bir varlıktır. Dolayısıyla, her iki yönü ile yetiştirilmeli ve beslenmelidir. Ruh dünyasını asıl gıdası ile beslemezseniz, açlığı başka şeylerle gidermeye, tatmin etmeye başlar ki, neticede, ruhunu şeytana satanlar ve sapıtanlar ortaya çıkar. Kainat boşluk kabul etmez. Su ile dolması gereken yeri boş bırakırsanız, zamanla o boşluk pislik ve atıklarla dolar.

İnsanlar çeşit çeşit, renk renk ve boy boy yaratılmış. Neden? Birbirini tanıyıp kaynaşsın ve güzel birliktelikler oluştursunlar diyedir. Öyleyse, insan fıtratına ters olan yalnız yaşamak veya yalnızlık çekmek kabul edilemeyecek bir durumdur.

Yalnızlığa dur demenin vakti geldi de geçiyor. Bir an önce zararın neresinden dönülürse kardır felsefesince, gerekli tedbirleri almalıyız. Hem fert olarak, hem toplum olarak...

Yalnız kalmamak için ve yalnızlık yaşamamak için almamız gereken önlemleri kısaca toparlarsak; Bencil ve narsist olunmamalı, paylaşmayı, sevgi yudumlamayı ve sevgi sunmayı karakter haline getirmeli, toplumun kayıp olmuş veya yok edilmiş mana dinamiklerini, değerlerini yeniden önce fert olarak kendimiz yaşamaya ve yaşatmaya başlamalı, sonrasında tüm topluma bu havayı teneffüs ettirmeliyiz, akabinde nevbaharını yaşayan bu millet sevgi soluklamalı ve sevgi çiçekleri dermelidir. Bakın o zaman, debisi güçlü sevgi çağlayanı karşısında yalnızlık girdabının nasıl da, tuz buz olup yok olduğunu, dağıldığını göreceksiniz.

Son söz ve öz; yalnızlığın panzehri, sevmek, sevmek, sevmek ve bu sevginin yansıması ile sevilmek, sevilmek, sevilmektir.

03-05-2012

11 Mayıs 2012 6-7 dakika 35 denemesi var.
Yorumlar (1)
  • 12 yıl önce

    Okuma zahmeti gösteren okumayı seven okuyarak farkındalığı yaşayan okuyan beyinlere ve akabinde düşünenlere teşekkür ederim...Yalnızlık girdabına düşmeme temennisi...ÖF