Yatkınlık 2

Yönetim merkezi ile genişleyen yönetim çevresi arasında oluşan ikinci olumsuz süreç te şuydu. İttifakın alan çevresi ile ittifakın yönetim merkezi olan çevre birimleri arasına giren; araya girmekle her iki birime zaman mekân aralığı veren organizasyonun; çevre alanı ile yönetim merkezi arasında yaptığı perdeleme yapması, sürece bir sütre oluyordu. 

Sütrenin gerisi ittifakın çevresiydi. Sütrenin çevrelediği beri de yönetim merkeziydi. Sistemin merkeze göre olan çevresi, sütre gerisinde yönetim merkezi olmakla; yönetim merkezi sistemin beyniydi. İnşa çekirdeği olan imaj konumundaydı. 

Perdeleyen sütrenin atmosferi ile çekirdeğin içindeki yönetimin beyni; kişisel duygunun, kişisel hoşlanmanın, kişisel tamahın, kişisel keyfiliklerin sisteme daha çok sokulmasıydı. 

Keyfileşme sistemin öznel kolektif ligini bozan ajanlardı. Tartışmalar içinde sisteme daha çoğu sokulan kişisi tamahlar; yönetimde bulunan kişilerde; haşmet, azamet, büyüklük ve kibir; oluşuyordu.

Yönetim içinde haşmet, azamet ve kibir sahibi olanların yaptığı bu düşünsel manipüleni tartışmalar; kuruntuya kapılmayan ilahlar ile yönetimin çevresindekilere olası bir yansıması vardı. 

Bu yansıma taraf oluştu. Taraftarlık ya azamet ve kibre kapılmakla haddini aşanlardan yanlıktı. Ya sürecin kolektif değerini baz alan had bilirlikle; büyüklenmemenin, kibirlenmemenin; taraftarlığıydı. 

Bu taraftarlaştırıcı yansıma yönetenler gibi yönetilenlerin de sisteme yabancılaşmalarıydı. Gelişen sistemin biriken zengin enerji depo kaynakları vardı. Bu kaynaklar sistemin kendi enerji tüketmesine aktarılıyordu. Üreten sistemin kolektif amortismanlarıydı. Amortisman olan kısmı kişilere vermeyi dillendirmek yükselen bir moda düşünceydi.

Amortisman, kolektifin o amortisman içinde biriktirip billurlaştırdığı ölü emeklerdir. Sistem kendisinin kolektif enerji harcanmasını bu amortisman kaynaklarla, geri yerine koyar. Sistem çevrimi için olan amortismanların hikmetinden sual olmaz anlayışıyla zaten yönetim merkezinde bulunan seçilmiş, şanslı kişilerin kişisel sahipliğine verilir. 

Daima kolektif sağlanan amortisman, kişisel olmuştur. “Vatan senden imdat istiyor” diyen her çağrı söylem, sistemin hem kolektif oluşuna gizli bir atıftır. Hem de sistemin kolektif siz bir sistem olamayacağına bir atıftır. 

Sistemin çevrim enerjisi, güya kişisel amortismanlar üzerinde karşılanır. Hamiyetle, lütufla, şiltlerle; kısmen gerçekleşir. Sistemin kolektif gücü kişilere verilmekle, öznel olan azamet, büyüklenme, kibir kişi ile gerçek olur. 

Kolektif gücün amortisman çevrimi ile kişisel zenginlikler amorti edildi. Kişisi zenginliğin tartışması içinde ilk azamete kapılma duygu ve kibri “yöneten gücün” yöneten kişiye küple ettiği kişisi duyguydu. Yönetimin içinde yöneten gücün verdiği azamet, büyüklenme ve kibir duygusuna kapılanlarla; kolektifin depo bilincini taşıyıp haddi aşmayanların, yönetim çevresinde taraftarları oluşuyordu. 

Kısaca yönetimin içinde bulunmakla yöneten güç, kişilerin kendilerinde güç vehmetmesi, kuruntularına dönüşüyordu.

Böylece sürecin gelişmesine bağlı yeni durumlarla hiç beklenmedik biçimde öznel ve nesnel yeni eğim alanları ortaya konuyordu. Bu eğim alanlarından birisi mülk dağıtma yetkisiyse; diğeri de bu “mülk dağıtmayı kendisinde güç olarak görmenin haşmetini oluşan yönetici kuruntularıydı.

Kuruntular sürecin bağıntılı ve zorunlu ilişkilerinin kolektif görülmesini önleyen kişisi hırslara dönüşüyordu. Ola gelen üreten inşa ya da kolektif sürece ilk yabancılaşma belki de bu nedenle hayli gelişmiş ön ittifaklar içindeki bu tür yönetim merkezi ile çevrenin birbirine yabancılaşmasıyla başlamıştı.

İşte bu yabancılaşmayı veren kuruntu, azamet ve büyüklenme kibriyle haddi aşmanın verdiği algı yanılsamaları; yönetim içindeki birkaç kişiyle dile getiriliyordu. Bu azamet, kibir ve haddi aşmaya dayanakla yönetimin merkezi içinde birileri; “mülk bizim” diyordu. 

“Biz mülkten dilediğimize dilediğimiz kadar veririz diyordu”. Hâlbuki dışta yüz binlerce yıl hiç kimsenin olmayan, hiç kimseye verilmemiş olmasıyla herkesin yararlanması olan verili düzeni içinde doğa vardı. Yine kolektif özneli bilinçle; yine hiç kimsenin olmayan, zorunlu ve kolektif bilinciyle; üreten düzenli; garantili, kaygı ve stresten uzak; herkese göre sağlatma olan bir sosyo toplumsa sistem, vardı. 

İşte “veririz” diyen söylem; zaten verili olan ve hiç kimsenin olmayan duruma karşı mülkün zımnen sahipliği olan hüccet, azamet, kibir, haddi aşma kuruntunun kendisiydi. Sistem, gerçeklerle bağı kopmuş olan bu sütre gerisine göre, sütre algısı içinde olan kuruntuları tartışıyordu.

Bu nedenle ilk El mana anlayışı, bağıntılarından kopmuş bir yönetim merkezi anlayışının, kendilerinde vehmettikleri güç ve kuruntulardandı.

İlk El ’in bu kuruntular doğrultusundan biçimlenmesi de olabildiğince gerçekti. Rızkı dağıtma zaten bir yönetim anlayışını kendisinde vehim eden güç algısıdır. Bu nedenle “rızkları ben dağıttım” diyen El ‘in orijini; yönetim merkezinin potansiyelliği olsa gerektir. 

El bu geleneksel söylemini kâh “rızkların dağıtanı benim” der. Kâh “rızkları dağıtan biziz” der. Sözünü koruyacağını, sözünün arkasında duracağını söz verir. Böylece El olan yöneten kimi kişiler azameti, kibri, büyüklenmeyi haddi aşmayı tekil ve çoğul konuşurlar. El neden tekil ve çoğul konuşuyordu? 

Kibir, azamet, büyüklenme, haşmet, had aşma gibi sıfatlar yöneten alan içindeki durum enerjili bir yöneten sahipliğin, dağıtımıyla belirmişti. El düşüncesi de zaten kolektif ligin sahipliğiydi. Bu dağıtıma ve bu sahiplik ister tekil güç olsun, ister birkaç çoğul güç olsundu. Bu had bilmezlik; kolektif güce karşı her zaman kibir azamet ve haddi aşmanın, sahibiydi. 

İlk El ve ilk vehimli El yönetim merkezinde kolektif güç donanmış olmanın kontrolsüz, potansiyeli ile konuşuyordu. İlk yönetim merkezi grup temsili sıfat ve yetkisi olan kuruldan kimi kişilerdi. Böylece El ‘in ilk konuşması “biz” demekle çoğul olarak tarihsel olan ilk hitap startını yapıyordu.

20 Şubat 2019 5-6 dakika 1084 denemesi var.
Yorumlar