Yuğ’dan Uyanışa / Hakikatin Saklı Dersleri

"Her yuğ bir başlangıçtır, her ağu bir sınav; emberin rehberliğinde, karanlık ve ışık, ölüm ve diriliş insan ruhunda buluşur."
Giriş: Ölümün Dili, Hayatın Aynası
İnsanın ölümü nasıl adlandırdığı, onun yaşamı nasıl anlamlandırdığını da gösterir. Çünkü dil, yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda varlıkla yüzleşmenin ilk aracıdır. Eski Türkçede ölüm ve yas etrafında oluşmuş kelimeler – yuğ, yoğ, yok, sagu, ağ, ağu – yalnızca birer söz değil, birer dünya görüşüdür. Her biri, Türk’ün yaşamla ve ölümle kurduğu bağın aynasıdır. Tengri inancı, insanın ölümünü nihai bir son değil, göğe yapılan bir yolculuk olarak görür. Türkler için ölüm “yokluk” değil, ruhun kendi öz yurduna dönüşüdür. Bu yüzden “yoğ” kelimesi hem “ölüm” hem “yok” anlamına gelir; ama bu yokluk, karanlık bir hiçlik değil, varlığın başka bir forma geçişini anlatan kapıdır. Şaman öğretisinde ise ölüm, yalnızca bireysel bir hadise değil, toplumsal bir yolculuktur. Ruh göğe yükselirken, topluluk da bu yükselişi destekler. Yuğ törenleri bu yüzden yapılırdı: hem ölüyü uğurlamak hem de yaşayanlara ölümü hatırlatmak. Ölümün ritüelleştirilmesi, şamanın sözleri, at kurbanı ve sagular, topluluğun varoluş bilincini tazelerdi. Bektaşi ve Alevi kültüründe de ölüm, “Hakk’a yürümek” olarak adlandırılır. Bu ifade, ölümü bir yokluk değil, hakiki varlığa geçiş olarak tanımlar. Alevi nefeslerinde sıkça görülen “ölmeden önce ölmek” düşüncesi, aslında eski Türklerin “yoğ” kelimesinde saklı olan anlamla buluşur. Yokluk, bir kayboluş değil, hakikate dönüşün diğer adıdır.
Tasavvuf geleneğinde ölümün dili daha da derinleşir. “Fenâ” kavramı, insanın benliğinden arınıp Allah’ın varlığında erimesini ifade eder. Bu, eski Türkçedeki “yoğ olmak”la aynı köke yaslanır: varlıktan geçmek, yoklukta hakikati bulmak. Yunus Emre’nin “Ben dahi yok oldum, anda buldum ben seni” mısrası, bu bakışın en berrak ifadesidir. Yuğ kelimesi, bu anlam çerçevesinde yalnızca bir cenaze töreni değil, yokluğun kabulüdür. İnsan ölümü kabullenirken, aynı zamanda kendi faniliğini idrak eder. Yuğ, bireyin ve topluluğun varlıkla hesaplaşmasıdır. Bu törende ağlamak, sagu söylemek, kurban vermek birer sembol değil, yokluğun dile gelmesidir. Sagu, ölünün ardından söylenen ağıttır; ama ağıt yalnızca kaybın değil, kalıcılığın da sesidir. Bir sagu, ölüyü anarken yaşayanlara yaşamın kıymetini hatırlatır. Destanlar kahramanlığı yüceltirken, sagular ölümün kaçınılmazlığını dillendirir. Bu ikisi, varlık ve yokluk kadar birbirine bağlıdır. “Ağ” fiili, yani ağlamak, yasın en yalın dışavurumudur. Türk kültüründe gözyaşı, zayıflık değil, kalbin yumuşaması ve arınmasıdır. Bektaşi nefeslerinde de, Yunus’un ilahilerinde de gözyaşı, insanın kendi hiçliğini fark etmesinin bir işareti olarak değerlendirilir. Ağlamak, ölüye değil, aslında insanın kendi faniliğine dökülen damlalardır. “Ağu” kelimesi, zehir anlamını taşır. İlk bakışta ölümle özdeşleşen bu sözcük, aynı zamanda tasavvufta aşkın mecazıdır. Aşk bir ağu gibidir: hem öldürür hem diriltir. Eski Türkçe’de zehrin ölüm getirmesiyle tasavvufta aşkın yokluk doğurması arasında gizli bir akrabalık vardır. Çünkü zehir de aşk da benliği yok eder; geriye yalnızca hakikat kalır.
Türk kozmolojisinde “var” ve “yok” ayrımı, evrenin iki kutbunu anlatır. “Bar” veya “var” olmak, yaşayanın halidir; “yoğ” olmak ise göçe çıkanın hali. Bu iki kelime, birbirini karşıt gibi görünse de aslında birbirini tamamlar. Varlık yokluğu anlamlı kılar, yokluk da varlığın değerini açığa çıkarır. Şaman törenlerinde görülen ikili yapılar – gece/gündüz, yer/gök, yaşam/ölüm – varlık-yokluk dengesinin kozmik tezahürleridir. Bu düşünce Bektaşi geleneğinde de sürer: “Bir olalım, iri olalım, diri olalım” deyişi, ayrılığın ortasında bile birliği hatırlatır. Çünkü ölüm bile, varlığın bütünlüğünü bozmaz; yalnızca görünüşü değiştirir. Tengrîci bakış, ölümün ardından göğe yükselen ruhu “Kök Tengri”nin katına çıkarır. Tasavvufî bakış, aynı yükselişi “Allah’a kavuşmak” diye tanımlar. Alevi-Bektaşi nefesleri ise “Hakk’a yürümek” der. Hepsi aynı hakikati farklı kelimelerle dile getirir: ölüm yokluk değildir, dönüşün kapısıdır. Dil bu noktada yalnızca aracı değil, aynı zamanda öğretmendir. “Yoğ” kelimesi, insana kendi faniliğini öğretirken, “bar” kelimesi ona yaşamanın sorumluluğunu hatırlatır. Ölüm ve yaşamın bu çift yönlü dili, Türklerin hayata bakışını da dengeli kılar: ne yalnızca acıya, ne yalnızca sevince yaslanır; ikisini de bir bütünün parçası görür. Sözün gücü burada ortaya çıkar. Sagu söyleyen ozan, yalnızca ölüye ağıt yakmaz; yaşayanlara da “sen de yoğ olacaksın” mesajını verir. Aynı ozan, destanda kahramanlık anlatırken de “bar oldukça yaşatacaksın” der. Böylece ölüm ve yaşam, kelimenin ritmi içinde birlikte yankılanır.
Tasavvuf bu dili bir adım ileri taşır. Yokluk, yalnızca ölümü değil, benliğin terkini de anlatır. Ölmeden önce ölmek, yani iradî yokluğu seçmek, hakiki varlığın yolunu açar. Türklerin “yoğ” dediği yerde sufiler “fenâ” der; fakat ikisi de aynı hakikate işaret eder: varlığın ardında saklı olan sonsuzluğa. Bektaşi geleneğinde ölüm, yasla değil, teslimiyetle karşılanır. Çünkü Hakk’a yürümek, bir kavuşmadır. Bu bakış, eski Türklerin “göğe yükseliş” düşüncesinin İslami yorumudur. Ölüm, bir yokluk değil, varlığın hakiki özüne dönüştür. İşte bu yüzden ölüm kelimeleri daima yaşam kelimeleriyle yan yana bulunur: yoğ ile bar, ağu ile sağ ve em, ağ ile sevinç. Bütün bu kavramlar bize şunu gösterir: Türkler için ölüm dili, aslında hayatın en derin öğretmenidir. Çünkü ölüm, yokluğun kapısıdır ama aynı zamanda varlığın hakikatini görmenin de yoludur. Ataların dilinde saklı bu kelimeler, bize hâlâ aynı hakikati fısıldar: yaşam ve ölüm, varlık ve yokluk, sevinç ve keder… hepsi bir bütündür. İnsan, bu bütünü kavradığında kendi yolculuğunun da anlamını bulur.
----------------------------------------
Yoğ - Bar: Yokluk ile Varlık Arasında
Eski Türkçede “yoğ” kelimesi, ilk bakışta yalnızca yokluğu, yani var olmamayı ifade eder. Ancak bu yokluk, modern anlamda “hiçlik” değildir. Yoğ, daha çok varlığın değişmesi, başka bir boyuta geçmesi, maddi düzlemden ruhani düzleme dönüşmesidir. Bu yüzden Türk düşüncesinde “yoğ olmak” insanın yok olması değil, “göçmesi”dir. Ölüm, böylece bir tükeniş değil, bir yolculuk başlangıcıdır. Buna karşılık “bar” kelimesi, var olmak, mevcut olmak, hayatta bulunmak anlamına gelir. İnsan için “bar olmak”, nefes almak, yaşamak, görünür olmak demektir. Toplumsal hafızada “barlık”, yalnızca biyolojik varlıkla sınırlı değildir; insanın sözüyle, eylemiyle, iziyle topluluk içinde yaşamaya devam etmesidir. Bir yiğit ölse bile, destanlarda adı yaşarsa o hâlâ “bar”dır. Şamanist gelenekte, “yoğ” ve “bar” kavramları bir kozmik döngünün iki ucudur. Ruh, dünyaya gelirken “bar” olur; bedenden ayrıldığında “yoğ” olur. Ama bu yoğluk, mutlak bir yok oluş değil, yeniden doğuşun kapısıdır. Yer-Su inancında, ruh doğadan gelir ve doğaya döner. Böylece bar ile yoğ arasındaki gidiş geliş, evrenin ritmiyle bütünleşir. Tengrici düşünce, insana bu geçişin kaçınılmazlığını hatırlatır. Çünkü var olan her şey yoğ olacak, yoğ olan her şey de başka bir biçimde bar olacaktır. Ölümle birlikte bedeni toprağa karışan insan, ağacın kökünde, suyun damlasında, rüzgârın uğultusunda yeniden bar olur. Bu yüzden eski Türklerde ölüm, hayatın karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. Tasavvufta da “yoğ” ve “bar” benzer bir karşıtlık içinde anlaşılır. Sufiler için insanın “yoğ olması”, yani benliğinden arınması, onun gerçek anlamda “bar” olmasının ön şartıdır. Çünkü benlik var oldukça, hakikat gizlenir; ancak yokluk kabul edildiğinde, insan Allah’ın varlığında hakiki varlığa kavuşur. Fenâ fillah, yani Allah’ta yok olmak, hakiki bekâya, yani Allah’ta var olmaya açılan kapıdır. Bektaşi ve Alevi kültüründe bu anlayış “ölmeden önce ölmek” kavramıyla karşılık bulur. İnsan, kendi nefsini yoğ etmedikçe, yani içindeki bencilliği ve kibri öldürmedikçe hakiki barlığa eremez. Hakikat yolcusu için yokluk, bir korku değil, bir arınmadır. Bu yüzden Bektaşi nefeslerinde sıkça şu anlayış dile gelir: “Ölmekten korkma, çünkü yoğlukta barlık gizlidir.”
Yoğ ile bar arasındaki bu ilişki, yalnızca bireysel değil, toplumsal düzeyde de görülür. Bir oba için yiğidin ölümü yoğluk gibi görünse de, onun adı destanlarda yaşatıldığında o bar olur. Bu yüzden ozanlar, ölümü dile getirirken aynı zamanda kalıcılığı da söylerler. Sagular, işte bu dengeyi kurar: “Yoğ oldu ama adı bar kaldı.” Felsefi açıdan bakıldığında, yoğ ile bar arasında bir gerilim değil, bir ahenk vardır. Varlık, yokluğun içinde değer kazanır; yokluk da varlığın içinde anlam bulur. Bu bakış, modern düşüncenin keskin ayrımlarını aşar. Çünkü Türk zihni için ölüm ile yaşam, biri diğerinin karşıtı değil, biri diğerinin aynasıdır. Ağu ile sağ ve em arasındaki denge neyse, yoğ ile bar arasındaki ilişki de odur. Zehir, öldürürken aynı zamanda iyileştirici bir güce dönüşebilir; yokluk, yutarken aynı zamanda hakikati açığa çıkarır. Emberin ya da sağaltçının zehirden ilaç yapması gibi, bilge kişi de yoğdan bar üretir; yokluğun içinden varlığın ışığını çıkarır. Bu nedenle yoğ ile bar yalnızca kelime düzeyinde değil, bir varlık felsefesi olarak da yan yanadır. İnsan, kendi yoğluğunu fark etmeden barlığının değerini kavrayamaz. Ölümün bilinci olmadan yaşamın kıymeti anlaşılamaz. Eski Türkçede bu kelimelerin yan yana varlığı, işte bu derin bilinci gösterir. Sonuçta yoğ - bar ikilisi bize şunu öğretir: yaşamın özü, yokluğu kabul etmekten geçer. İnsan faniliğini idrak ettiği anda, gerçek anlamda yaşamaya başlar. Türk kültürünün kökünde bu bilgelik vardır: Ölümden korkmak değil, ölümü anlamak; yokluktan kaçmak değil, yokluğun içindeki barlığı kavramak. Çünkü yoğ ve bar, ayrı değil, bir bütündür.
------------------------------------
Yuğ - Barı: Ölüm Töreni ve Yaşama Şöleni
Eski Türklerde “yuğ” kelimesi, ölüm törenini ifade ederdi. Fakat bu kavram, sadece bir ritüel adı değildi; bir varoluş metaforuydu. Çünkü “yuğ”, aynı zamanda uyku ile özdeş bir hâli işaret eder. Uyku nasıl ki gündelik yaşamda bir ara durak, bir geçiş alanıysa, yuğ da ölüm için aynı anlamı taşırdı. İnsan uykuya daldığında bedeni dünyada kalır, ruhu başka âlemlere sefer ederdi; öldüğünde de aynı şey gerçekleşirdi. Bu yüzden yuğ, hem uykunun sessizliği, hem de ölümün derinliği demekti. Uyku ile ölüm arasındaki bu benzerlik, yalnızca bir benzetme değil, bir kozmik hakikatti. Şaman inancında ruh, uyurken de bedeni terk eder ve başka âlemlere yolculuk yapar. Bu yüzden yuğ törenlerinde söylenen sagular, aslında ölünün ruhuna yol gösterdiği kadar, yaşayanların uykuda gördükleri âlemleri de hatırlatırdı. Her uyku küçük bir yuğ, her ölüm ise büyük bir uykuydu. Buna karşılık “barı” kelimesi, canlılık, varlık ve diriliği anlatır. Uyandığında insan bar olur; yaşar, görünür, topluluk içinde yer alır. Nasıl ki yuğ uykunun derin karanlığıysa, barı da uyanışın ışığıdır. İşte bu yüzden Türk kültüründe ölüm ve yaşam, uyku ve uyanış kadar birbirine yakın ve birbirini tamamlayan iki gerçekliktir.
Yuğ törenlerinde insanlar ölüyü uğurlarken aslında bir uyanışı da sahneye koyarlardı. Ölü için yuğ düzenlenirken, yaşayanlara “siz hâlâ bar’sınız, hâlâ varsınız” denirdi. Gözyaşı dökmek bir yanıyla kaybın acısını dile getirirken, diğer yanıyla yaşamın değerini hatırlatırdı. Ölümün gölgesi, yaşamın ışığını daha da parlatırdı. Şamanist törenlerde yuğ’un uyku ile özdeşliği açıkça görülür. Atın kurban edilmesi, ruhun göğe taşınması için bir vasıta sağlardı. Bu, uykuda ruhun kuş olup göğe uçmasına benzerdi. Şaman davul çalar, ozan sagu söylerdi; bunlar hem ruhun yolculuğunu kolaylaştırır, hem de yaşayanların ruhlarını uyandırırdı. Uykunun karanlığından uyanışa, ölümün sessizliğinden hayata geçiş, bu ritüellerin özünde saklıydı. Alevi-Bektaşi geleneğinde yuğ, “Hakk’a yürüyüş” töreni olarak yaşatılır. Burada ölüm, derin bir uykuya dalmak gibidir; can, dünyadan ayrılıp Hakk’ın huzuruna gider. Barı ise “cem”dir; yaşamın paylaşılması, birlik ve dirilişin kutlanmasıdır. Yuğ, uyku ile ölümü birleştirirken; cem, uyanış ile yaşamı birleştirir. Biri ayrılığın, diğeri kavuşmanın erkânıdır.
Tasavvufta da benzer bir anlayış vardır: “Uyku, ölümün kardeşidir.” İnsan her uyuduğunda küçük bir ölüm yaşar; her uyandığında yeniden doğar. Bu yüzden sufiler için uyku, hakikate açılan bir kapı, ölümün prova edilmiş hâlidir. Bektaşi nefeslerinde geçen “ölmeden önce ölmek” düşüncesi de buradan beslenir: Nefsini uykuya yatırmadan, yani yoğ etmeden, hakiki uyanışa, yani barlığa erişemezsin. Barı, uyanışın sevinci, yaşamın kutlamasıdır. Toylarda, düğünlerde, cemlerde insanlar barı yaşar. Yuğ, ölümü hatırlatarak insanı uyandırır; barı ise uyanışın kendisidir. Ölümün töreniyle yaşamın şöleni böylece aynı kültürel evrende birbirine bağlanır. Uyku ile uyanış nasıl ayrılmazsa, yuğ ile barı da öyle ayrılmazdır. Yuğ, insanın göğe yükseldiği, toprağa karıştığı, ruhunun yeni bir yolculuğa başladığı andır. Ama aynı zamanda yaşayanlara şu gerçeği fısıldar: “Her uykudan sonra bir sabah vardır. Her ölümden sonra yeni bir barlık doğacaktır."
---------------------------------------
Sagu - Destan: Ağıtın Sessizliği, Kahramanlığın Çığlığı
Sagu, Türk dilinde yalnızca “ölünün arkasından söylenen söz” değildir; kaybın dile gelirken kendini kısmış nefesidir. Sessizlikle konuşan bir şiirdir o: her dize, geride kalanların yüreğinde açılmış boşluğa bırakılmış bir taş gibi iner, dalga dalga yankılanır. Destan ise bu sessizliğin öte yakasıdır: yaşamanın gür soluğu, kalabalığın bir ağızdan “biz hâlâ bar’ız” diye haykırması. Biri gecenin kandili, diğeri gündüzün güneşi; aynı göğün iki ayrı ışığı. Yuğ ile uyku arasındaki o derin akrabalık burada yeniden görünür. Yuğ, büyük uykunun, sagu ise o uykunun rüyada dile gelen dili; destan ise sabahın güçlü uyanışı. İnsan, sagu ile faniliğin kapısında usulca eğilir; destan ile başını kaldırıp yola koyulur. Nefesin verilişi sagu, alışıdır destan: biri içimizdeki ağırlığı bırakır, diğeri içimize kuvveti çeker. Tengrîci kozmolojide sagu, ay ışığıdır: çekilen canın ardından geride kalanların yolu kaybolmasın diye geceyi aydınlatır. Destan güneş gibidir: topluluğun ufkunu ısıtır, dağılır gibi olan ruhu yeniden toplar. Yer-Su’nun döngüsünde su çekilir, taşlar görünür; sagu o taşların sessizliğini söze, destan ise çekilen suyun geri dönüşünü coşkuya çevirir. Şaman öğretisinde kam, yuğun eşiğinde kopuzunu –ya da baksının kımızla ıslattığı sesi– ağzına alır; saz, insan sesiyle ruhun uğultusu arasında bir köprü kurar. Sagu bu köprünün üzerindeki ağır adımdır: ruh geçsin, korku dağılmadan yol bulsun diye ritim yavaşlatılır. Destan ise savaş dönüşü, toyda hızlanan davuldur: atın tırnak sesleri ritimde büyür, topluluk kendi adımlarının gücünü yeniden duyar. Alevi-Bektaşi erkânında mersiyenin ince, sızılı sesi saguya karşılık gelir; semahın dönen kanadı destanın devranıdır. Deyiş, “Hakk’a yürüyen” can için insana kendi faniliğini hatırlatır; aynı anda cem, “birlikte bar olmak” duygusunu tazeleyerek topluluğun canını cana katar. Birinde göz, yaşla arınır; ötekinde el, elde düğümlenir. Birinde “sus”un terbiyesi vardır, ötekinde “söz”ün diriliği.
Tasavvufta sagu, “lâ”nın edebiyatıdır; destan “illâ”nın. “Lâ ilâhe” ile nefsin putları yıkılır: sagu, yokluğun dizesidir; bir ben’i toprağa gömer. “İllallah” ile hakiki varlık ayakta kalır: destan, bekânın ritmidir; bir biz’i ayağa kaldırır. Fenâda sönen “ben”, bekâda topluluğa karışır; sagu, yokluğun terbiye edicisidir, destan varlığın şahidi. Sagu, ağu’yu akıtır. Kederin zehri dilde durdukça kalbi karartır; sagu, o ağu’yu sözle dışarı çeker. Bu anda ozan, yalnızca bir söyleyici değil, bir ember ve sağaltçı olur: kelimenin ısısıyla yaranın üstüne çöker, acıyı kanatmadan alır. Destan ise sağ ve em’in adıdır: topluluğa kuvvet ve dirilik üfler; yorgun bilekleri gerdirir, düşmüş omuzları doğrultur. “Alp Er Tunga öldü mü?” diye başlayan o kadim yankı, yalnızca bir kişi için değildir; her çağda yeniden sorulan, “bizim de günümüz gelir mi?” sorusudur. Sagu, gidenin adını saygıyla anar; destan, o adın bıraktığı izi geleceğe uzatır. Sagu toprağı yumuşatır; destan oraya dikilen taşın kitâbesine dönüşür. Biri sessizce gömer, diğeri yüksek sesle hatırlar.
Yuğda söylenen sagu, uykunun derin katmanlarına inilmesini sağlar: “Korkma, yolun var; göğe giden yolda adın var.” Barı’da söylenen destan, uyanışın kapısını ardına kadar açar: “Bak, gelenler var; senin bıraktığın izle yürüyorlar.” Sagu geride kalana bakış, destan ileri atılana çağrıdır. Sagu’nun dili ağırdır; çünkü ağırlık taşır. Kelimeler uzun nefes ister; dizeler taşın altından su çıkarır gibi gelir. Destanın dili çeviktir; çünkü çeviklik doğurur. Mızrak gibi kısa, at nalı gibi ritimli; göğü yırtıp geçen bir ses. Bu ikisi, edebin iki terbiyesidir: sagu sabrı öğretir, destan sebatı. Sabır, acıya şekil verir; sebat, hayata yön. Bazen aynı ozanın dilinde iki ses birden parlar. Bahşı, yuğda sagu söylerken sesi kısılır; toya geçtiğinde aynı tellerden bir destan çıkar, meydan genişler. Bu dönüşüm gösterir ki hakiki söz ustası, hem yokluğun eğimini bilir hem varlığın doruğunu. Ozanın görevi yalnızca anlatmak değil, ağırlığı ve hafifliği yerli yerine koymaktır.
Sagu, kişiyi içine doğru çeker: insan, kendi derinliğine bakar ve orada bir boşluk görür. O boşluk korkutucu değildir; çünkü o boşluğun kenarında bir ışık yanar. Destan, kişiyi dışarı doğru iter: insan, yanındakinin yüzüne bakar ve onda bir hat çizer; “biz” dediği yerde yalnızlık çözülür. İç ve dış, gece ve gündüz, yuğ ve barı – hepsi aynı devranın adımları. Ağu’nun dönüştürülmesi burada tamamlanır. Ember ve sağaltçı olan söz, önce zehri tespit eder: kederin düğümü nerede? Sagu o düğümü çözer, ağu’yu dışarı alır; destan, sağ ve em’i içeri üfler. O yüzden iyi bir sagu söyleyen topluluk, iyi bir destan da kurabilir; yasını hakkıyla tutan kavim, sevincini de taşırmadan taşıyabilir. Şunu unutma: Sagu bir yok oluşu kabullenme metnidir; ama aynı zamanda sorumluluk bildirgesidir. “Bundan böyle adını biz taşıyacağız” der. Destan, bu bildirgenin uygulanışıdır: ad, eyleme dönüşür; söz, iz olur. Sözün iz olduğu yerde yol da vardır: sagu yolu işaret eder, destan o yolda at koşturur. Tasavvuf ehli der ki: “Ağlayan göz, gören gözdür.” Sagu, gözün ağlamasını meşrulaştırmaz yalnızca; onu görmeye açar. Kederle yıkanmış göz, varlığın kıymetini daha sahici görür. Destan, o sahici görüşün siyasasıdır: topluluğun işine, ahdine, yeminine çevrilen görme. Gören, bilen; bilen, yapan olur.
Bugünün insanı bazen yalnız destanı ister: sürekli zafer, sürekli hız, sürekli parlaklık. Bu bir çocukluğun hevesidir; sagu terbiye etmeden destan şımarır. Bazen de yalnız saguya sığınır: sürekli yas, sürekli ağır hava; bu da yaşama küsmektir. Denge, Türk’ün eski bilgisidir: önce sagu ile nefsi incelt, sonra destanla bileği çeliğe çevir. Sonunda şunu biliriz: Sagu olmadan destanın gururu körleşir; destan olmadan sagu’nun hüznü çürür. İkisi birlikte, fanî insana yol gösteren iki direk gibidir. Biri “lâ” der, putları düşürür; öteki “illâ” der, hakikatin sancağını diker. Ve o sancak, bir kavmin gölgesi değil; göğün altında yürüyen her canın ortak nişanıdır. Bu yüzden denememizde sagu ile destanı “karşıt” değil, “ikiz” olarak tutacağız: yokluğun edebi ile varlığın edebi, aynı özün iki görünüşü. Birinde uykuya eğilen baş, ötekinde sabaha kalkan alın. Söz, bu devranda hem ağırlık hem hafifliktir; hem toprağın serinliği hem güneşin çırası. Ve biz, bu sözün ateşinde ısınırken, hem yasımızı tamamlayacağız hem yolumuzu.
-------------------------------------
Ağ - Sevinc: Gözyaşından Kahkahaya
İnsanın yüreğinde iki kaynak vardır: biri gözyaşından akar, öteki kahkahadan. Ağ, eski Türkçede yalnızca yas tutmak, feryat etmek değil; ruhun taşan selidir. İçte biriken ağu, dışarı çıkmazsa kalbi karartır; ağlamak bu zehri dışarı atmanın, içi temizlemenin yoludur. Sevinc ise sağ ve em’in canlılığıdır; topluluğu bir araya getiren, hayatı diri kılan kıvılcımdır. Bu ikisi, insanın fanilikle mücadelesinde birbirine yaslanır: gözyaşı olmadan kahkaha, kahkaha olmadan gözyaşı gerçek değildir. Tengrîci bakışta ağ, Yer-Su’ya sesleniştir. İnsan gözyaşı döktüğünde, ruhunun nemini toprağa geri bırakır; göğe yükselen bu buğu, atalara bir haber olur: “Biz buradayız, sen gittin ama biz seni unutmuyoruz.” Ağlamak, yalnızca kişisel bir boşalma değil, kozmik bir çağrıdır. Sevinc ise aynı döngünün öte yüzüdür: ateşin kıvılcımı, göğe yükselen duman gibi insanı hafifletir. İnsan gülerken yalnızca nefesini değil, varlığını da paylaşır. Şaman davulunun ritminde ağ, yavaş ve derin vuruşlarla duyulur. Kam, yuğda halkı ağlatır; çünkü ruhun yolculuğu gözyaşıyla yumuşatılır. Ağ, ölüye giden köprünün altına serilen sudur. Sevinc ise toyun davulunda atın nalı gibi hızlı ve coşkulu vuruşlarla ortaya çıkar. Bu defa ses, yalnızca ruhu değil, dirileri de taşır; “biz bar’ız, biz var’ız” diye yankılanır. Alevi-Bektaşi geleneğinde mersiye ile ağıt, ağın sesidir. Meydanlarda, deyişlerde, nefeslerde bu hüzün dile gelir. Ama aynı meydanda semah dönerken, kahkaha da eksik değildir; canlar birbirine göz göze güler, sevincin kutsal paylaşılırlığı yaşanır. Ağ gözleri yıkarken, sevinc yürekleri birleştirir. İkisi birden cem’in bütünlüğünü sağlar: biri toprağın derinliğini, diğeri göğün açıklığını getirir.
Tasavvufta ağ, “inlemenin zikri”dir. Yunus’un “ağlarım, ağlatırım” sözünde bu sır vardır: ağlamak, nefsin taşını yontar, gönlü inceltir. Gözyaşı, kalpteki pası söker; göz arınmadan gönül saflaşmaz. Sevinc ise “tebessümün zikri”dir. Mevlânâ’nın kahkahası boş bir neşe değildir; o, Hakk’ın cemalinin tecellisiyle coşmanın halidir. Hakiki kahkaha, alayın ya da hoyratlığın sesi değil; varlığın sırrına uyanmanın ferahlığıdır. Destansı bakıldığında, ağ ve sevinc hep yan yana gelir. Alp Er Tunga için söylenen sagu, gözleri yaşartır; ama aynı destanda kahramanın yiğitliği anlatıldığında göğüs kabarır, yüzler güler. Türk ozanı bilir ki, gözyaşıyla yoğrulmamış kahkaha çocuksudur; kahkahayla aydınlanmamış gözyaşı da kördür. Ağ ve sevinc, aynı ruhun iki nefesidir: biri içeri çöker, diğeri dışarı taşar. Modern insan ağlamaktan utanır, kahkahayı da sıradanlaştırır. Oysa eski bilgelik bize şunu öğretir: gözyaşı erdemdir, kahkaha da erdemdir. Ağ, acıyı inkâr etmemenin, sevinc ise yaşamı hor görmemenin işaretidir. Bu yüzden ağlayan da gülen de aynı hakikatin şahitleridir. İnsanın olgunluğu, bu iki kaynağı dengede tutabilmesindedir ve sonunda bilinir ki: Ağ, yokluğun diliyse, sevinc varlığın dilidir. Ağ, uykunun karanlığında yankılanan inilti; sevinc, sabahın ışığında duyulan kahkaha. Birlikte insanı bütünler, birlikte topluluğu diri kılar. Ölümle yaşam, geceyle gündüz, gözyaşıyla kahkaha; aynı yolun, aynı devranın, aynı Hakikat’in farklı yüzleridir.
-------------------------------------
Ağu ↔ Sağ/Em – Sağaltçı/Ember: Zehrin İçindeki İlâhî Tatlılık
Türk dilinde “ağu”, yüzeyde yalnızca zehir gibi görünse de, aslında çok katmanlı bir manayı taşır. Bu kelime, yalnızca bedene sızan bir zehri değil, varlığın içindeki karanlığı, insana yüklenen sınavı, gönle sinen kırılganlığı ve kalbi kemiren acıyı da ifade eder. Ağu, hem dışarıdan bulaşan bir düşman gibidir hem de insanın içinden doğan, hiddete, kine, hasede ve kedere dönüşen ateştir. Biriktikçe kalbi karartır, zihni bulanıklaştırır, ruhu dağınık hâle getirir. Ancak dilin kökü bize başka bir hakikati de hatırlatır: Her zehrin içinde bir öğreti, her acının içinde bir doğum, her karanlığın içinde bir ışık gizlidir. Ağu, doğru ellerde yoğrulursa sağ’a ve em’e, yani varlık ve canlılığa, diriliş ve huzura dönüşür. Böylece zehrin bağrından tatlılık, ölümün gölgesinden yaşam fışkırır. Eski Türkler için ağu, sadece bir tehdit değil aynı zamanda öğretmendi. Onların doğa tasavvurunda, her zehir aynı zamanda sağaltıcı bir kuvvet taşırdı. Yılanın zehri öldürür, ama aynı zamanda iyileştirirdi. Dağın eteklerinde bulunan acı bir ot, yanlış kullanıldığında bedeni yakar; ama doğru oranla karıştığında sağ ve em getirirdi. Bu bilgelik, evrenin dengesiyle ilgiliydi: hiçbir şey yalnız başına kötülük veya iyilik taşımazdı; hakikat, dönüşümün kudretinde gizliydi. İşte tam bu noktada “ember” yahut “sağaltçı” devreye girerdi. Ember, ağuyu bilen, onun karanlığından korkmayan, aksine o kudreti tanıyıp dönüştüren kişiydi. Şaman da, kam da, otacı da, derviş de aynı misyonu taşıyordu: acıyı bal eylemek, zehri tatlıya çevirmek, ölümün içinden dirilişi doğurmak. Tengrist düşüncede evren, ışık ve karanlığın birlikte ördüğü bir dokuydu. Gök nasıl aydınlık ve yüceyse, yer de o denli karanlık ve ağırdı. İnsan bu iki uç arasında yaşardı ve her nefesinde bu dengenin yükünü taşırdı. Bu yüzden ağu, evrenin zorunlu bir unsuru olarak görülürdü. Sağaltçının hikmeti, ağuyu yok etmekte değil, onunla dost olmakta saklıydı. Çünkü yok sayılan, görmezden gelinen ağu, daha büyük bir kuvvetle insana geri dönerdi. Kabullenilmediği sürece büyüyen, dönüştürülmediği sürece zehrini artıran bu karanlık, ancak yüzleşildiğinde çözülürdü. Ember, işte bu yüzden toplumun en değerli varlığı sayılırdı: yalnızca bedenin hastalıklarını değil, ruhun çalkantılarını da sağaltan bir köprüydü o.
Tasavvufî gelenekte ağu, nefsin oyunlarıdır. Hiddet, kibir, haset, şehvet, gaflet… Bunların hepsi gönle damlayan zehirlerdir. İnsan farkına varmazsa kalp ölür, ruh karanlığa gömülür. Mürşit –ki o da bir tür sağaltçıdır– müridinin içindeki bu zehri açığa çıkarır, onu terbiye eder, sohbet ve ilimle, zikr ve aşkla dönüştürür. Böylece nefsin karanlığı tatlılığa, zehir bal’a döner. Yunus Emre’nin diliyle, “zehr içinde bal aramak” işte budur; Mevlânâ’nın ısrarla söylediği gibi, karanlıktan geçmeyen ışığı bulamaz. Ağu, insanın nefsine vurulan bir damgadır; sağaltıcı, onu dönüştürerek Hakk’a yürüyüşün yolunu açar. Alevi-Bektaşi geleneğinde de ağu, “dert” ve “mihnet” olarak tecrübe edilir. Fakat dert olmadan deyiş yanmaz, acı olmadan nefes doğmaz. Cem meydanında demler içilir, nefesler söylenir; ağıtla kahkaha, kederle sevinç aynı potada kaynaşır. Mey yalnızca bir içki değildir; o, nefsin ağusunu tatlıya dönüştüren iksirdir. Derviş, ağu içmeden aşkı tatmaz; mihnetle yoğrulmadan hakikati göremez. Bu yüzden Alevi ozanlarının deyişlerinde dert bir armağan, mihnet bir yol azığıdır. Ağu olmadan sağ’ın değerini kim anlayabilir? Türk destanlarında da ağu, kahramanın sınavıdır. Alp Er Tunga’ya yakılan sagularda yalnızca ölümün acısı dile gelmez; onun cesareti, yiğitliği, toplumuna bıraktığı iz de hatırlatılır. Düşmanın hilesi, hainin zehri, kötü sözün ağırlığı hep bir “ağu” olarak karşımıza çıkar. Fakat kahraman, bu zehirlerden geçerek güçlenir; sınavı aşar ve bar’a, yani varlığa ulaşır. Ağu, yiğidin olgunlaşmasının bedelidir; sınavdan geçen yiğit, yalnızca kendini değil, toplumunu da yüceltir.
Bugünün insanı ağudan kaçmaya, doğrudan sağ ve em’i istemeye alıştı. Modern yaşam, acıyı unutturmak, kederi bastırmak üzerine kurulu. Fakat eski bilgelik şunu fısıldar: Sağ ve em, ancak ağudan doğar. Şefkati tatmak için acıyı hissetmek gerekir. Işığın parlaklığını kavramak için karanlığa bakabilmek şarttır. Ember, bu unutulan dengeyi hatırlatır: ağuyu dönüştürmenin kudretini, karanlığı bağrına basarak ışığa ulaşmayı ve nihayet şu hakikate varılır: Ağu, ilâhî bir sırdır. Yüzeyde zehir olarak görünür, ama içinde balın özü, dirilişin tohumu saklıdır. Sağaltıcıya teslim olan her ağu, sağ ve em’e dönüşür. İnsana kendi varlığının anlamını fısıldar: acının içinde tatlılık, ölümün içinde diriliş, yokluğun içinde varlık gizlidir. Bu yüzden Türk bilgesi şöyle der: “Ağu, Hakk’ın gizli dersidir; ember, o dersi okuyan kişidir.”
---------------------------------------
Sonuç: Yoklukta Saklı Olan Hakikat
Yokluk, çoğu kez insana boşluk ve kayıp gibi görünür, oysa eski Türk ve Tengrist kozmolojisinde yokluk, varlığın en saf hâlidir; içinde tüm zıtlıkları barındıran bir alan, insanın ruhunu dönüştüren bir güçtür. Bu boşlukta yuğ, yani hem uyku hem geçici ölüm hâli, insanın kendi içsel yolculuğunun kapısını açar. Yuğ, yalnızca bedenin değil, ruhun da sınav alanıdır; yokluğun içinde, varlığın özüne temas edilir. Yuğ sırasında insan, geçmişin ve geleceğin ağırlığını taşır. Rüyalar, düşler ve ilhamlar aracılığıyla yuğ, hem ağu hem de sağ/em ile yüzleşme alanı sunar. Ağu, yalnızca fiziksel veya zihinsel zehir değil, ruhun içine sızan kin, hiddet ve kederdir. Sağ/em ise bu zehrin dönüştürülmüş hâlidir; emberin rehberliğinde, zehir tatlıya, acı şefkate ve karanlık ışığa dönüşür. Yoklukta saklı olan hakikat, var/bar’ın bilinciyle anlaşılır. Var, her şeyin varoluş hâli, bar ise toplumsal ve kozmik dengeyi simgeler. İnsan yokluğa teslim olduğunda, var/bar’ın birleşiminde bütünlüğü fark eder; yuğdan uyanan bilinç, ağu ve sağ/em arasındaki dengeyi görebilir. Ember, bu dengeyi kuran rehberdir; yalnızca bedeni değil, ruhu da sağaltır.
Tasavvufi öğretiye göre yokluk, nefsin hilelerini fark etme imkânıdır. Nefs, çoğu zaman ağu ile beslenir; hiddet, kibir ve haset onun karanlık zehirleridir. Ancak mürşit veya ember, nefsin zehrini açığa çıkarır, ilim, sohbet, zikr ve aşk ile dönüştürür. Böylece nefsin ağu’su ruhta bal hâline gelir; yokluğun içinde, sağ/em’in parıltısı görülür. Şamanik bakışta yokluk, göğün aydınlığı ve yerin karanlığı arasındaki dengeyi temsil eder. Gökte ışık, yerde karanlık; insan ise bu iki kutup arasında yuğ ile savrulur. Ember, bu savruluşu yönlendiren, ağu’yu dönüştüren rehberdir. Yokluğu kabullenmek, karanlığın içinde bar’ı fark etmek demektir.
Alevi-Bektaşi geleneğinde yokluk, cemlerde hissedilen boşlukla somutlaşır. Bu boşluk, hem yuğ’un hem de ağu’nun ritmik yankısıdır. Mey, söz ve nefes aracılığıyla dertle pişme süreci yaşanır. Yokluk, bu ritüelde acıyı sağ/em’e dönüştüren sahne, ember ise yol gösteren öğretmendir. Dert olmadan deyiş, acı olmadan aşk mümkün değildir. Yokluğun sancısı, insanı olgunlaştırır. Tıpkı ateşte yoğrulan demir gibi, ruh da boşluk içinde pişer. Ağu ve yuğ, bedende ve ruhta sınavdır; sağ/em ise ödüldür. Emberin bilgeliği, bu dönüşümü yönetir; insanı yalnızca bedensel değil, ruhsal boşluklarından da geçirir. Destanlarda yokluk, kahramanın sınavıdır. Alp Er Tunga’nın karşılaştığı düşman tuzakları, ölüm ve kayıplar, yokluğun ve ağu’nun simgeleridir. Kahraman, bu sınavları geçerek bar’a ulaşır; zehir, acı ve karanlık, sağ/em’e dönüşür. Yokluk, kahramanı olgunlaştıran, toplumunu besleyen bir öğretmendir. Modern insan, yokluğu genellikle korku ve kayıp olarak algılar. Acıyı bastırmaya, eksiklikleri örtmeye çalışır. Oysa eski bilgelik, sağ ve em’in yalnızca ağu’dan doğduğunu öğretir. Yokluk, dönüştürülemeyen acıyı bile bir öğretici olarak sunar; ember, bu sürecin rehberidir.
Yoklukta öğrenilen dersler, insanı hakikate yaklaştırır. Ağu ve yuğ’un birleşimi, karanlık ve ışığın eşleşmesi, eksiklik ve bütünlüğün kavranması bu yolda gerçekleşir. Yokluk, yalnızca boşluk değil, dönüştürücü bir alan, insanı bar’a ve var’a bağlayan bir köprüdür. Ember, yokluğun rehberi olarak, insanı içsel kaostan çıkarır. Zehirin bal’a, acının tatlıya, karanlığın ışığa dönüştüğü süreçte yokluk, hakikatin öğretmeni olur. Yokluğu kavrayabilen kişi, hem kendi benliğini hem de evrenin bütünlüğünü fark eder. Yuğ’un gizemi, ağu’nun tadında, sağ/em’in ışığında ve bar’ın dengesinde saklıdır. İnsan, bu üçlemeyi fark ettiğinde, yoklukta saklı olan hakikati görür. Yokluk, yalnızca bir sınav değil, aynı zamanda kutsal bir fırsattır; insanın ruhunu bilgelik ve aşk ile doldurur.
Tengrist bakışta yokluk, yalnızca varlığa kontrast oluşturmaz; aynı zamanda varlığın özünü açığa çıkarır. Gök parlaklığı olmasa yerin karanlığı anlamını yitirir. İnsan, bu zıtlıkları yoklukta idrak eder; yuğ ve ağu’yu deneyimler, sağ/em’in değerini kavrar. Yokluk, insanın kendi sınırlarını fark etmesini sağlar. Eksiklik ve kayıp, ruhun derinliklerinde saklı ağu’yu ortaya çıkarır. Ember, bu süreci yönetir; zehri dönüştürür, acıyı sağ/em’e çevirir, karanlığı ışığa taşır. Alevi-Bektaşi ritüellerinde yokluk, cemlerin ruhunu besler. Boşlukta yankılanan sözler ve nefesler, insanın kendi yuğ’unu fark etmesini sağlar. Bu farkındalık, ağu’yu sağ/em’e dönüştürmenin yolunu açar; ember, bu dönüşümün rehberidir. Yokluk, insanın kendi öz benliği ile yüzleşmesidir. Bar ve var, yokluğun içinde anlam kazanır; yuğ ve ağu, bu yüzleşmenin araçlarıdır. İnsan, yokluğa bakmayı öğrendiğinde, yaşamın tüm zenginliğini, varlık ve bütünlük duygusunu kavrar.
Hakikatin özü, yokluğun derinliklerinde gizlidir. Zehir ve bal, acı ve tatlılık, karanlık ve ışık, yoklukta bir bütün hâline gelir. Ember, bu bütünlüğü görmeyi öğretir; insan, yuğ’dan uyanır ve ağu’yu sağ/em’e dönüştürür. Destanlar, yokluğun ve ağu’nun hikâyelerini anlatır. Alp Er Tunga ve diğer kahramanlar, karanlık ve zehirle sınanır; emberin rehberliğinde bar’a, sağ/em’e ve var’a ulaşırlar. Yokluk, sınav ve ödülün aynı anda var olduğu kutsal bir alandır. Modern insanın deneyimi, genellikle yokluk ve acıdan kaçmak üzerine kuruludur. Oysa eski bilgelik gösterir ki, sağ/em’e ulaşmanın yolu, yuğ ve ağu’yu göğüslemekten geçer. Yokluğu kucaklayan ruh, hem kendi içindeki boşluğu hem de evrenin derinliğini kavrar. Yoklukta, ağu’nun karanlığında, yuğ’un sessizliğinde, bar’ın dengesinde, var’ın kudretinde saklı olan hakikat ortaya çıkar. Sağ/em’in ışığı, emberin rehberliğiyle bu hakikati görünür kılar. İnsan, yokluğun boşluğunu kucakladığında, tüm varoluşu idrak eder ve nihayet anlaşılır ki, yokluk bir kayıp değil; varlığın en saf hâlidir. İnsan, yuğ ve ağu ile sınanır, bar ve var ile dengelenir, sağ/em ile ödüllendirilir. Ember, rehberdir; yokluk, öğretmendir; ağu, dönüştürülecek sırdır; sağ/em ise ödüldür. Türk bilgesi der ki: “Yokluk, Hakk’ın gizli dersidir; yuğ, o dersin kapısıdır; ağu, sınavdır; ember, rehberdir; sağ/em ise ödüldür.” İnsan, bu bütünlükle hem kendini hem evreni keşfeder, hakikati idrak eder.