Nitelikli Öyküler Bahçesi/Son Cevizlik

Nitelikli Öyküler Bahçesi/Son Cevizlik

1.

Son Cevizlik (NotaBene Yayınları, 1. Baskı, 2018, İstanbul), Fatma Nuran Avcı’nın ilk öykü kitabı. Kitapta 14 öykü var.

F. Nuran Avcı; emeğin, emekçilerin, alt-gelir katmanlarındaki insanların yaşayışlarından kesitleri öyküleştirmiş. İyice belli: Taraf tutuyor, safını netlikle belirlemiş. Etliye-sütlüye karışmayan, karışmadığı için de ister istemez bozuk-düzencilerin ekmeğine tereyağ süren yazarcıklardan değil o. Halktan yana görünmek için, kendini beyhûde paralayan, sert savsözcü, nutukçu, vaazcı, “solcu papağanlar”a da sırtını dönmüş. İyi öykücünün ilk ve en önemli/ değerli gerecinin “dil” olduğunu; neyi, hangi acıyı/ sevinci, hangi iyiliği/ kötülüğü, hangi kırılganlığı/ girişkenliği vbg. dışlaştıracaksa; bütün bunları, “dil işçiliği”yle başarabileceğini doyasıya kavramış.

Dili kullanmasındaki üstün beceriyle, kitabın henüz ilk öyküsü Motoru Sıfırlamak’ta karşılaşıyoruz ve bu beceri hemen hemen tüm öykülerde kavileşerek sürüyor. Bu karakteristiğiyle, kitabın en göz dolduran hikâyelerinden biri Motoru Sıfırlamak. Som altın ayarında söyleyişler, dolam dolam yürüyor sayfalarda.

Hemen söyleyeyim: Birçok öykücüde üzülerek gördüğümüz dilbilgisi (gramer) kusurlarına, F. Nuran Avcı’da, bâzılarını bir yana bırakırsak (onları daha sonra göstereceğim), rahatsız edici kertede raslamıyoruz.

Kahvehâne işleticisi (Birol) ile mutsuzluğun sillesini yemiş (Kör Salih) iki insan, aynı karede, bakın, kısacık ama ne çarpıcı bir psikolojik belginlikle çizilmiş:

“Birol mahallenin gıcırlarından. Dükkân sahibi andaval, para bilmez, beleş sayılır kirası. Çay, şeker desen atla deve mi? Her neyse. Kapıdan girdiğim gibi köşeye büzüşmüş Kör Salih’i gördüm. Arpacı kumrusuna dönmüş suratı, düşünüyor. Acıdım be.” (s. 7-8)

Yoksulluk, bellerini bükmüştür hepsinin. Define bulurlarsa, bu acımasız dünyaya katlanma katsayıları artacaktır. Helâli-haramı gözetecek durumda değildirler artık:

“Ekmeğin terlisini yedik de ne oldu? Helal rızıkmış. Vaazla işim yok artık. Camide hoca mıyım? Bana ne.” (s. 9)

Kolay değil elbet. Yola birlikte çıktığınız adamlar ya gıllıgışlı çıkarlarsa:

Öyle ya, “Bir yüzü adam, bir yüzü it”tir herifin. (s. 9)

Buna karşın, “Çürütmemek lazım içimizi.”(s. 10)

Yokluk, yoksunluk, horlamalara katlanmayı da getirir berâberinde. Kazı sırasında yaşananlar bunlardır çoğun:

“ ‘Su testisi böyle mi olur, şarap içilir bununla,’ dedi. Kıçımın üstüne oturttu. Ne yapalım, askerlik yaptık zamanında. Azıcık azarla erkeklikten düşmem ya.” (s. 10)

“Yüzüme boka basmış gibi baktı.” (s. 11)

Karanlık adamlar da kimileyin gerçeği söyler. Kazı işini tertipleyen “uyanık”lardan biri, öylelerinden:

“Senin temiz yüzün var arkadaş. Bir de bana bak. Şeytan şaplağına benziyorum değil mi?”

Yakup’un Kahvesi başlıklı öyküde, kahvehâne sâhibi Yakup’un insancıllığı olanca güven vericiliğiyle öne çıkyor. Yanı sıra, kahveci çırağı Kadir’in, kendisine sayması için bırakılan önlüğün cebindeki paralardan bir elliliği cebine kurnazca indirivermesi de, Fatma Nuran Avcı’nın, insan unsurunu (olumsuzlukları da içeren yanlarıyla birlikte), nesnellikle yansıtabildiğinin bir göstergesi. Avcı’da yoğun insan sevgisi satır aralarından taşıyor. Ama bu taşmalarda “soyut hümanizma” şakşakçılığı yok. İnsan, neyse o. Kertiğiyle-gediğiyle, çeriyle-çöpüyle de var.

Yakup’un, kahvehânesine sığınan evsiz-barksız bir adamın dramını gözlemlerkenki sevecenliği ne denli gerçeklikse (“Gülümsedi Yakup. Çocuğunu geriden seven, sevmekten utanan baba gibi.”, s. 14) çırak Kadir’in o adamdan tiksinmesi de (“Burnumuzun direğini kıracak kokusu”, s. 15) aynı gerçekliğin bir başka yüzüdür. Hayat, çelişkileriyle akıp gitmektedir. Güncellerin karşıtlıklarıyla nicel nicel birikip patlayarak niteliksel dönüşüme uğraması, târihsel diyalektik dediğimiz şeyin özü değil mi zâten? Avcı’nın bu felsefeyi kafamıza dan dan diye vurmadan, sezdirerek, îmâ ederek imlemesi, onun iyi öykücülüğünün doğal sonucudur.

Zararsız Taşra başlıklı öykünün odağında bir kadın cinâyeti var. Söylemek fazladan olmasın: Birçok cinâyette böyledir ama kadınlar öldürüldüğünde kolluk güçlerimiz daha da vurdumduymaz ve baştan savma davranır. Yazar, bu sorumsuzluktan da öte kötücüllüğe, öykü kişilerinden Doktor Bey’in ağzından dökülen şu cümlelerle parmak basıyor:

“Tekin Komiser saçmalamaya başlamış. Soruları, cevapları gene muhteşem. Ne buldunuz çevrede? Ne bulacaksınız andavallar? Ot, çöp, şişe kırığı… Jandarma arasın bakalım? Çanta, kimlik, denizi boylamıştır da, Pat Pat Memet topallığıyla ne geziyormuş o saatte?” (s. 21)

Nitekim, Komiser Tekin, bu karanlık cinâyeti av meraklılarından birinin işleyebileceğini ileri sürer. Doktor sinirlenir:

“Avcı işi diyorsun. Kadın bahçede gezerken görmüşler. Elini ayağını iple bağlayıp dom dom kurşunu sıkmışlar yani…”

Komiser, kadını cinsel konumundan ötürü aşağılamanın şehvetine kaptırmıştır kendini. İyice çirkefleşir, pervâsızlaşır:

“Orospu olduğu aşikâr doktor. Fazla kurcalanacak bir durum yok ortada. Kimmiş, kimlermiş… Raporunu yazarsın, gerisi bizim işimiz,” der.

Öyle ya, kadın olmak suç! Orospu kadın olmak, katmerli suç! Daha ne olsun! Katli vâciptir öylesinin! Eril-egemen düzeneğin acımasız çarklarıdır işleyen. Alabildiğine kanlı dişlileridir.

Sonrasına dilim varmıyor. Öykünün gerisini kitaptan okusun isteyen.

Benim Olayım Başka başlıklı öyküde, Erdem adlı arkadaşının ortak olduğu bir yayınevi, ben-anlatıcı şairin şiir kitabını yayımlamayı sürekli geciktirir. Odakta konu bu ama öyküyü okurken şairin sosyo-ekonomik konumunun çözümlemesini de seçiklikle görebiliyoruz. Şiire sarılmayı getiren etmenlerin başında bizzat hayat gelmektedir. Çekilen acıların bilânçosudur şiir:

“Şiir yazmıyorum aslında. Yaşadıklarımı yazıyorum.” (s. 29)

“Acıdan ne çıkacak? Şiir tabii.” (s. 30)

Parmak Kadar Sevildim Hayatta, ömrü boyunca sevgiye hasret kalmış Ayşe’nin öyküsü. Nicesine dokunaklı. Nicesine yürek kavurucu.

Ayşe; “öldü, kurtuldum” dediği kocasının ölümünden sonra çıktığı bir uçak yolculuğunda hostesle kendisi arasındaki sınıfsal ve duyarlıksal uçurumu somutlaştırır:

“Narin parmakları cam bardağı tutuyor. Diken, iğne, çivi batmamış ellerine bakıyorum. Üşümemiş, yanmamış. Nasıl da belli. Yarım değil bu gülüş. Sevilmiş. Tırnaksız işaret parmağım sızlıyor. İçim gibi.”

Farkındasınızdır: Öykücümüz, hostesi anlatırken, genel-toplumsal bir çıbanı patlatıyor. Tekilde bırakmıyor anlatımını, kendi ruhsallığıyla da kıyaslıyor. İlk ve tek kitaplı bir öykücü için, imrenilesi bir yetkinliktir bu.

Soyadımızı Verdik öyküsünde, kadınlığın cinsiyet nesnesine indirgenmişliğinin zehir-zıkkım acısı, genzimizi yakıyor âdeta. Aşktan ve duygudan ayıklanmış bir cinselliğin faşizmiyle karşı karşıya kalıyoruz bu öyküde. Yontulmamış, kaskatı, sıradan kötülüğün bataklığına saplanmış bir tensel zorbalığın zirvesindeyiz artık. İzlek, gündeş dünyamızın (da) başat izleklerinden. Biliyoruz.

Demiştim: Fatma Nuran Avcı’da insan sevgisi merkezdedir. Nikâhlı Karım Güya öyküsünde de öyle. İlk karısının öte-dünyaya göçmesinden sonra, Mustafendi’nin birlikte yaşamaya başladığı Elmas Hanım’la ilişkisindeki karşılıklı incelikler, öyle kolayına unutulacak gibi değiller. Anlatımdaki duruluk, bir sarıp sarmalıyor ki okuyanı, değmeyin gitsin.

Kitaba adını veren Son Cevizlik, benim görüşümce bütün öykülerin içinde en iyisi. Kıymet Hanım, kocasının ölümünden sonra, cevizliğini kat karşılığı satmak ister. Oğul Kavruk Hasan ise, satmamak için direnir. Hâtırâların nicesi saklıdır o ağaçların dallarında, gölgelerinde, gövdelerinde. Öyle ama cevizliğin ana Kıymet Hanım’da da hâtırâları vardır ve o hâtırâlar pek bir yürek burkucudur. Kıymet Ana, en güzel günlerini kendisinden çalan kumaya bekçilik etmekle eşitlemiştir, cevizliğe verdiği emeklerini. Sonunda cevizlik satılacaktır. Satılacaktır ama Kavruk Hasan’a bakarsak, bu, cevizliğin kuruluşuna önayak olan ve kendisini de kanatları altına alan rahmetli öğretmen İsmet’in (“Vay babam benim. Bir garip oğlanken koltuğunun altına aldın, doyurup giydirdin vay babam.”, s. 49) iyiliklerine ihânet etmek demektir.

Kıymet Ana da, Kavruk Hasan da mâsumdur aslında. Cevizlik orada durdukça, Kıymet Ana’da ilgisiz kocanın geride bıraktığı kırgınlıkları yüzeye vururken; Kavruk Hasan’a yer yer efkârlandırıcı fakat çokçası serinletici duygulanmaları getirecektir.

Yazarımız, öte yandan, cevizliğe tâlip olanların körgüdülü/ kapkaççı hırslarını da ete-kemiğe büründürmekte mâhirdir. Tâliplerden birini (Yılan Kırkan Tahir’i) anlatırkenki cümleleri (“Şaka değil. Hayvanı boğazından yakalar kavından sıyırır. Öyle gözü kara, öyle imansız Tahir.”, s. 50) erişilemez vuruculuktadır.

Gene, Kavruk Hasan betimlemesinden etkilenmemek olanaksızdır:

“Kavruk Hasan söyleşir, dertleşirdi ağaçlarla. Kendi sorar, kendi cevaplardı. Bu sessiz yaralı yüzlerde belki de kaybettiği bir parçasını bulurdu. Yar koynuydu, yarendi ağaçlar.” (s. 47)

Kasabanın son cevizliğinin öyküsü, ağaç sevgisiyle dervişçesine bütünleşmiş insanın anlatımıdır. Bir yanıyla da, vur-kaç kapitalizminin duyarlıklı yüreklere açtığı savaşın.

Bir Günün Beyi’nde; elden-ayaktan düşünce, karısının gözünden de düşen Bıçakçı Halil’e içimiz ezilir, üzülürüz. Temizlik yapılacağı gerekçesiyle, ev(in)den âdetâ kovulur adamcağız. Ne etsin, yapayalnızdır, tutar kendisiyle söyleşir o da:

“Git, demek ne kolay. Hiçbir yeri görmek istemiyor canım. Yollar Arabalara kaldı, insanlar kaçar gibi koşarak yürüyor. Sağına soluna bakmadan, ağaç gölgesi aramadan, çeşmelere eğilip su içmeden… Dost selamına hasret gideceğim.” (s. 56)

Amaçsızca gezinirken, boyacının yalvarışına karşı koyamaz, ayakkabılarını boyatmaya karar verir. Boyacının dertleriyle dertlenir bu kez.

Hıdrellez’in eli kulağındadır. Boyacının şenlenecek günü vardır da, Bıçakçı Halil’in yoktur:

“Ve titrek ateş, is çıkararak, lastik kokutarak yanıyordu.” (s. 60).

Onun ihtiyar ömrünün özetidir sanki bu cümle.

Isıran Soğuklar’da, karısının boşadığı bir adamın meyhânedeki bir günü işlenmiş. Sevimli bir öykü. “İçmene bak, doldur ağzını, yudumla…” cümlesi, ikide bir tekrarlanarak, öyküye şiirsel bir tat katmış. Leitmotiv gibi.

Kimilerine göre, kimilerinin ölmesiyle yaşaması arasında pek fark yoktur. Velev ki, ölen kişi âileden ya da hısım-akrabadan biri olsun. Bunca yakınlığa rağmen, ne yazık ki, böyledir. Hattâ, ölmesi yaşamasından yeğdir. İnsan eti ağırdır: Hayatın çok acıtan bir yüzü.

Dut Zamanı öyküsünün kurcaladığı budur. Çevremize azıcık bakmakla algılayabiliriz bunu. Bu olumsuzlukta ölen kişinin payı var mıdır? Bunu sorgulamak bize düşmez. Hepimizin ölümlü olduğu gerçeği, dolayısıyla dünyaya tapınmanın gereksizliği ortadadır çünkü. Dut Zamanı; alttan alta bunu vurgulamak istemiştir, diye düşünüyorum.

Misafir Ev Sahibinin Kuzusu başlıklı öyküde, Bursa’dan İstanbul’a yapılan bir gemi yolculuğunda yan yana oturan iki kadının diyalogları var. Kadınlardan biri ötekiyle sürekli iletişim kurmaya çalışırken, kendini kanıtlamanın peşindedir. Ötekini hiç ilgilendirmeyen birtakım cümleleri ardı ardına sıralar durur. Çokça yaşadığımız durumlardır bunlar. Yolculukta ya da başka yerde olsun, insanlarımız alttan alta “ben de varım” demenin derdindedirler nedense. Bir türlü kendi olamayanların, kişiliği oturuşmamışların açmazları. ..

Esasta, psiko-patolojinin ilgi alanına giren böylesi bir konuyu, Fatma Nur Avcı öyküye başarılı biçimde taşımış: Öykü karakterlerini horlamadan. Edebiyat sanatının kendine vergi ruhuna ters düşmeden.

“İki günün açlığı yumruk oldu boğazımı tıkadı. Uzun gün boynumuzu büktü.” (s. 78)

Yukarıya aktardığım iki cümle, daha ne hüzünkâr ifâdelelerle dolu Karnından Büyük Dilleri başlıklı öyküden. Öykü şiirin kız kardeşidir, diye kim demişse doğru demiş. Bunun sağlamasını Fatma Nuran Avcı’nın verimlerinde (de) görüyoruz. İki örnek-kesit daha getireyim:

“Yüzünde kara taşın katılığı, bakmaya korkuyorum.” (s. 77)

“Erciyes’in kefen bezi baharda sökülür ama ak iplikleri dağılır her yana. Bir parça kar erimez aksilenir. Eriyen yerlerse taze gelin olur kına taşlarını parlatır. (…) Obaların ayak sesleri, ak koyunların çıngıraklarına karışır.” (s. 79)

Sonuncu öykü: Beştaş. Kitabın en doğurgan öykülerinden. Çocuk yaşta bir kızın, beştaş oyunundan kaldırılarak bir ağanın oğluyla, elbette kendi rızâsının dışında, evlendirilmesini işliyor. Son kertede güncel, kanatıldıkça kanatılan yaralarımızın başlıcalarından, çocuk gelinler meselesi. Töreciliğin, görenekçiliğin, atalardan kalıt ne kadar sakatlık varsa hepsinin kayıtsız-şartsız benimsenmesinin getirdiği kanserli bir ur âdetâ. Feodal kalıntıların aşılamadığı, şeyhli-şıhlı, ağalı-kâhyalı yörelerin utanç tablolarından. Salt o yörelerin, o yöre kişilerinin mi? Kendini çağcıl, modern, ileri diye niteleyen herkesin, hepimizin utancı bu. Yazarımız; söz konusu gerçekliği ideolojik madrabazlığa düşmeden, çağdaş safsatalara savrulmadan, ince ince, özene-bezene işlemiş. Böyle olmuyor, tam diyemiyorum diyeceğimi. Öykünün şahdamarı diyebileceğim bir bölümceyi sunayım en iyisi:

“Anamın dizinde, saçık okşanırken kulağıma okundu masallar. Kimi öğüt kimi ağıt. Babamın gürlük zamanları, koyunumuz çok, ağbim sağ. Soba etrafında karnı doyan, kemiği ısınan dul kadınlar. Hepsinin ağzı yaşmakla bağlıydı. Onların dili yokmuş sanırdım. Çocuk aklı sobadan masal çıkmış diye sevinirdim. Sabah olunca masalları ezber ederdim.” (s. 84)

2.

Fatma Nuran Avcı’nınTürkçesi hayli işlek. Kıpır kıpır, capcanlı bir anlatımı var. Öykülerini kurgularken, anadilimizin şiirsel ağıntılı birikiminden, deyişlerinden yararlanması, onun önemli artılarından. Gelgörelim, söyleyişinin akıntısında dikkatimizi çeken kimi kusurcuklar da yok değil.

“… düşünürken heyecan yaptık tabii.” (Motoru Sıfırlamak, s. 8) diyor.

Heyecan dediğimiz şey, duygulardan bir duygudur. Araç-gereçler, metalar yapılır ancak.

Heyecan yapmayız. “Heyecanlanırız.”

Benzer yanlışa şu cümlede de düşülmüş:

“Esmerliğine inat yapar gibi, beyazı seviyor.” (Nikahlı Karım Güya, s. 42).

İnat yapmayız. İnadı yapamayız. “İnat ederiz.”

“Riksi hesap etmek mühim,” (Motoru Sıfırlamak , s. 8) diyor.

Avcı, burada bir dalgınlığa gelmiş olmalı.

Oradaki riks, “risk” olacak.

“Hayret bir şey…” (Motoru Sıfırlamak, s. 9) diye yazıyor.

Saçmasapan televizyon dizilerinden, lâlettayin çevirilerden dilimize musallat olmuş bir kalıp-söz öbeği bu.

“Hayret edilecek bir şey…” ya da “bizi hayrete düşüren bir şey…” şeklinde yazmalıyız/ demeliyiz.

“Bir dal daha sigarasından çıkarıp yaktı,” (Yakup’un Kahvesi, s. 14) cümlesinde bir bozukluk var.

Doğrusu: “Sigarasından bir dal daha çıkarıp yaktı,” olacak.

Aynı bozukluk, başka iki cümleye daha sirâyet etmiş:

“Kadir ayağa kalkmaktan uyuyan adamı görünce vazgeçti,” (Yakup’un Kahvesi, s. 15)

“Ayağa kalkmaktan uyuyan adam” ne demek ola?

“Ucunda para varsa zehir gibi kafaları çalışır.” (Parmak Kadar Sevildim Hayatta, s. 33)

Burada, zehir gibi olan “kafa” değil, “kafanın çalışması”dır.

Cümlelerin düzgün kuruluşları şöyledir:

“Kadir, uyuyan adamı görünce ayağa kalkmaktan vazgeçti,”

“Ucunda para varsa, kafaları zehir gibi çalışır.”

Öykü karakterlerini toplumsal statülerine göre konuşturmak, bir yere kadardır. “Benim olayım başkaydı.” (Benim Olayım Başka, s. 27), “Bana yamuk yapmaz,” (Benim Olayım Başka, s. 27) cümleleri o kadar yadırgatmıyorsa da; yazarımız, “Zaten en kıl olduğum…” (Benim Olayım Başka, s. 27) demekle o sınırı zorluyor bence ve lümpence bir söyleyişe sapıyor:

“Zâten en sinir olduğum…” diyebilirdi.

“…benim top yekûn hayatım.” (Benim Olayım Başka, s. 27) diyor.

Her birleşik sözcük gibi, “topyekûn” de iki ayrı sözcüğe indirgenemez.

“Kendi klasmanımda sorgulama biçimine sahibim.” (Benim Olayım Başka, s. 27).

Sorgulama biçimi, bir eşyâ ya da menkul-gayrimenkul değil ki, onun bir de sâhibi olsun! Ayrıca, Fransızca bir sözcük olan “klasman” da kulak tırmalayıcı değil mi?

Yazarın yerinde olsam, cümleyi şöyle toparlardım:

“Kendi çapımda bir sorgulama yeteneğim var.”

“Hele şiirlerimin hayranı bazı bayanlar kriz geçiriyorlar.” (Benim Olayım Başka, s. 28).

Fatma Nuran Avcı; donanımlı bir yazar ve elbette kadın olması hasebiyle de “bayan” sözcüğünü kullanmamalıydı. Kezâ, “kriz”sözcüğünün Türkçemizde güzel bir karşılığı var: “bunalım”. Yanlış anlaşılmaktan çekinirim. Dil ırkçısı değilim. Yabancı sözcüklere karşı militan bir fanatikliğim yok. (Yeri geldiğinde ben de kullanıyorum onlardan.) Yok da, bir sözcüğün dilimizde güzel ve yerleşik bir karşılığı varsa, ona öncelik tanımaktan neden kaçınalım? Kaldı ki, kimi cümlelerin ses-söz yapısı (ezgisel/ müzikal bünyesi), burada olduğu gibi, onları iyice zorunlu kılar. O hâlde, o cümleyi şöyle inşâ etmemek için hiçbir sebep yok:

“Hele, şiirlerimin hayranı bazı kadınlar bunalım geçiriyorlar.”

Öyle olur ki, bir virgül, bir yazıda servet değerindedir, kilit taşı hükmündedir. (Bu, tek tek bütün noktalama imleri için geçerlidir.) Gerektiği hâlde kullanmazsanız, bambaşka anlamlara/ çağrışımlara yol açabilir. Yazarımızın şu cümlesine eğilelim meselâ:

“Hasan Hoca’yı duyunca çakıyı elinden bıraktı.”

Ne anlaşılıyor bundan? Şu: Birisinin, Hasan Hoca’nın sesini duyunca elindeki çakıyı bıraktığı. Oysa, meramı o değildir cümlenin, şudur:

“Hasan, Hoca’nın sesini duyunca çakıyı elinden bıraktı.”

Görüldüğü üzere: yazarın cümlesinde yalnızca virgül eksikliği değil, bir de sözcük eksikliği var:

“Hoca duyulmaz” çünkü, “Hoca’nın sesi duyulur.”

“Adam Tahir’in geveze sözlerine karşılık verdi.” (Son Cevizlik, s. 51) cümlesi de, hem noktalama eksikliğiyle, hem de söyleyiş çarpıklığıyla dikkat çekiyor.

“Adam”dan sonra virgül gerekli. Yoksa ortaya “Adam Tahir” diye bir tamlama tuhaflığı çıkıyor. Sözün gevezesi olmaz; insanın gevezesi olur. Dolayısıyla, “karşılık verdi” yükleminin de bir anlamı kalmıyor tabi. Yazar, azıcık daha özenli yazmaya çalışsa, o cümleyi şöyle düzenleyecekti:

“Adam, Tahir’in gevezeliğine karşı çıktı.”

“Demirkapı da mı evin?” (Bir Günün Beyi, s. 58).

Oradaki “-da”, bağlaç ya da “bile/ dahi” anlamındaki olmayıp, iyelik (aidiyet) ekidir.

Doğrusu: “Demirkapı’da mı evin?” biçimindedir.

“Gideceğimiz yerde sır olarak kalsın ne olur, duyulmasın.” (Misafir Ev Sahibinin Kuzusu, s. 74)

Bu defâ tersinden bir yanlışlık var. “de”, iyelik eki değil, “bağlaç”tır. O zaman şöyle yazacağız:

“Gideceğimiz yer de sır olarak kalsın.”

Aslında, bu cümlede “de” bağlacı olmasa daha da iyi olurmuş ya, neyse…

3.

Saptadığım deyiş/ yazım eksiklerine bakarak, Fatma Nuran Avcı’nın öykücülüğümüzdeki yerini kuşkusuz küçümseyemeyiz. Bunların hiçbiri, üstesinden gelinemez, aşılamaz aksaklıklar değildir. O, henüz ilk kitabıyla, imzâsını sapasağlam, sereserpe atmıştır. Önümüze koyduğu çalışmalarla, bundan sonra yazacaklarını sâhiden merak ettirecek olgunluktadır.

---

Ek: Değinmeden geçmeyeceğim. Son Cevizlik öyküsü, 2016’da Bursa Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği Yaşar Kemal Öykü Yarışması’nda birincilikle ödüllendirilmiş. Yazarımız bunu o kadar önemsemiş ki; hem kısa biyografisinde, hem de öyküsünün altında belirtme gereğini duymuş. Yazık, dedim içimden, hakikaten yazık! Fatma Nuran Avcı gibi hakikaten umut verici bir yazar da yarış(tır)macı sanat cazgırlarının tuzağına düşüyorsa, vay hâlimize!

(*): Ihlamur, Şubat 2019, Sayı 74

Yorumlar (2)