2103

Mevsim sonbahar aylardan eylüldü. En güzel güz günlerin birini daha yaşıyordu adana. Her zaman olduğu gibi, bu cumada hazırlıklarımızı yapmış, yakındaki camiye gitmek için servisi bekliyorduk. Hazırlıklarını tamamlamasını beklediğimiz birkaç kişi vardı. Sonunda onlarda geldi ve hareket ettik. Tam zamanında varmıştık camiye. İmam efendi, o güzel doğu şivesiyle başlıyordu henüz sohbetine. Büyük bir dikkatle dinlediğimiz sohbetin ardından, huşu içerisinde kılmıştık Cuma namazını. Mevsim güzelliğinin cazibesine kapılıp yürümek istemiştik birkaç kişi. Uzak değildi işyerimiz 2?3 km. kadardı. Kendi aramızda coşkulu bir muhabbetle yürüdük mesafeleri, derenin kenarında böğürtlenlerin yaprakları yeşil rengini mor renge bırakmış, daha sonra da sararıp dökülecekti. Yerde ki küçük bitkiler canlılıklarını yitirmiş, renkleri sarıya dönmüştü bile. Onlar bu halleriyle kışın haberini veriyordu adeta. Tam burada, nedenini bilmeden arkadaşlarımdan biraz uzaklaştım. Yaklaşık yüz metre kadar açmıştım arayı. Bir ara döndüm baktım arkaya, kimseler yoktu. Tekrar-tekrar baktım yine göremedim kimseyi. Nasıl olsa gelirler diyerek devam ettim yoluma. Fakat anlayamadığım bir gariplik vardı. Yer aynı yer olmasına rağmen bir değişiklik vardı. Sanki yakındaki binalar eskimiş, yıpranmış, virane olmuştu adeta. İçimde, tarif edemediğim bir sıkıntı oluştu. İşyerine vardığımda şaşkınlığım bir kat daha arttı. İşyerini çevreleyen tel örgü yok olmuş binalar sanki yüz yıl yaşlanmıştı. Etrafta kimseleri göremiyordum. Nereye giderdi bu kadar insan. Arkada kalan arkadaşlarımdan da haber yoktu. sanki yer yarılıp içine girmişlerdi. Biraz korku biraz merakla daireye doğru yürüdüm. Ana binanın boyaları eskimiş, yer-yer sıvalarda dökülmeler ve kararmalar olmuştu. Pencerelerin bazılarında çerçeve bile kalmamıştı. Bazılarında ufak tefek tamiratlar yapılmıştı. Burası sanki benim 1,5 saat önce bıraktığım yer değildi. Koridorun orta yerinde müdür ve yardımcılarının odası vardı. Oraya doğru ilerledim. Ama kimseler yoktu. Odanın birinde sesler duydum ve oraya doğru gittiğimde, birkaç kişinin sohbet ettiğini gördüm. Tanımadığım insanlardı bunlar. Yalnız bir tanesini tanıdım sonradan, Erdemli ve Gülnar'da beraber çalışmıştık. Şaşkınlığımı gizleyemeden,
?Metin sen ne arıyorsun burada dedim.
?Ben metin değilim dedi. Metin sandığım kişi. Şaşkınlığım artarak devam ediyordu.
? Kardeş sen mersinli değil misin? Dedim.
?Hayır, ben buralıyım ama dedem Mersin'den gelmiş Adana'ya, adı da Metin'di. Kafam karmakarışık olmuştu.
? Peki, siz ne yapıyorsunuz burada? Dedim.
?Burası bir laboratuar, burada bazı araştırmalar yapılıyor, bende burada çalışıyorum. Dedi. Ben,
?Nasıl olur, burada 150 kişi çalışıyordu, 1,5 saat önce Cuma namazına gittik buradan, ama döndüğümde virane bir bina ve sizlerle karşılaşıyorum. Hepsi birden gülmeye başladılar.
?Senin yanlışın var bey baba, biz üç yıldır burada çalışmalar yapıyoruz. Dediler. Neredeyse küçük dilimi yutacaktım şaşkınlıktan. Aklıma seyrettiğim bilim kurgu filmleri geldi. Bir anda döndüm Metin sandığım kişiye.
?Kardeş söyler misin biz hangi yıldayız? Duymaktan korktuğum söz çıkıverdi bir anda adamın ağzından
?2103 deyiverdi. Kendimden geçmiştim bir anda, düşmemek için yanımdaki sandalyeye oturuverdim. Kalp atışlarım hızlandı kulaklarım uğuldamaya başladı. Bir süre kendime gelemedim. Uzatılan bir bardak suyu içtim ve müsaade isteyerek ayrıldım oradan. Nasıl olurda, 1,5 saatte 101 yıl ileriye giderdim. Havsalam almıyordu bir türlü. Ne yapacak nereye gidecektim. Şaşırmış bir vaziyette yürüdüm çaresizce. Kırk ikisinde ama yüz kırk üç yaşında biriydim artık. Ailemden kimler kalmıştı geriye, kim ölmüş kim yaşıyordu, bilinmeyen muammalar arasındaydı bunlar. Çaresiz en yakın yerleşim yerine gidecek, bir internet cafe bulup, arama motorundan kendimi aratacaktım. Kararlı bir şekilde adımlarımı hızlandırdım. Bir yandan da düşünüyordum. Acaba? Kiminle karşılaşacaktım. Beni tanıyabilecekler miydi? Düşünemiyordum bile, benden büyük bir torunumla karşılaşacağımı. Bir yandan yürüyor, bir yandan da çevremi inceliyordum. Neredeyse binalar aynı, ama tamamen yıpranmış bir vaziyetteydi. Kimselerde yoktu üstelik. Ne olmuştu insanlara, nereye gitmişlerdi? Sorular kafamda dolanıp dururken kalp atışlarımda hızlanmıştı. Bir ara içimden geçirdim. Ya Rabbi, keşke bu bir rüya olsa diye. İşte tam bu sırada bir ses duydum. Heyecanım daha da artmıştı biri bana sesleniyordu.
?Mustafa.
Döndüm baktım kimseler yoktu. Ama bu ses, evet-evet eşimin sesiydi bu. Aman Allah'ım! Sonunda birini bulmuştum. Hem de eşimdi bu. Ama hala kendisini görememiştim. Tekrar seslendiğini duydum eşimin, sesini biraz daha yükseltmişti.
?Mustafa Kalkar mısın işe geç kalacaksın...




Not: 2002 yılında hala etkisinden kurtulamadığım bir rüyaydı bu. Ne yazık ki rüya anındaki heyecanı yazıya aktaramadım.

26 Şubat 2009 4-5 dakika 4 öyküsü var.
Yorumlar