Annem

                                        

Annem bedenini terk etmeden iki yıl önce, aralıklarla uzun bir hastane süreci ve bedensel acılar yaşadı. Ben onun yaşadıklarının iç acılarının dışa vurumu olduğunun farkındaydım. Bu süreçlerde birlikte olduğumuz için gözlemleme imkânım oldu.

Dinin, örfün, mahalle baskısının, el âlem algısının yoğun olduğu bir ailede yetişmişti. Korkunun ve şiddetin hâkim olduğu bir ortamda kısaca. Yedi yıllık döngülerin son yedi yıl evresinde(on dört, yirmi bir yaş),kendi gibi aynı kültürde yetişmiş babamla isteği dışında evlenmiş veya evlendirilmiş. Ağır travmalardan geçmiş uzun süre.

Ben annemi tanımaya başladığımda, kendine değer vermiyor gibi görünen, sessiz sakin, fazla konuşmayan ama iyi gözlem yapan, küçük şeylerden mutlu olan, aslında derin bir kadındı. Kalbinin bir tarafı hep kırıktı ama. Zaman zaman içten içe hortlayan öfkeleri vardı ve affedemedikleri. Uzun süre çocuğu olmamış annemin. Çocuk sahibi olmanın önemli olduğu bir kültürde ezikliğini yaşamış hep. Taşları delip çıkan bitkilere bakıp ”bunları yapabilen bana da çocuk verecektir” diyebilecek kadar da teslimiyeti güçlü bir kadındı.

Tüm korkulara rağmen arada kendi istediklerini de yapmış tabii. Halam ve diğer akraba kadınlarıyla gizlice kadınlara özel sinemaya gitmişler. Düğünlere de gitmeyi severmiş, o zaman kadın erkek ayrı yapılıyormuş, müzisyenleri kadınlardan oluşuyormuş hep. Darbuka çalmayı böyle öğrenmiş. Bidonu dümbelek gibi kullanır, iyide çalardı. Bu anlarda gözleri parlar, başka bir kadın olurdu annem. (Ondan bana geçmiş olmalı ki bende çocukluğumda bidonu dümbelek yapar, uzun ince tahta parçasına bakır tel bağlar, telli çalgı niyetine tıngırdatırdım.) Annem cümbüşe de meraklıymış, hep öğrenmek istemiş. Bu merak içten içe ukde olarak kalmış içinde.

Babamın bedenini terk etmesiyle, ilk defa yaşama kendi seçimleriyle katılmaya başladı. Çalışma hayatına atıldı, sonrasında yetişme tarzının tüm ayıp ve yasak algısına rağmen yeniden evlendi. İkinci baharını yaşadı, mutlu oldu. Yapamadıklarını yaptı, dolu dolu on yıl geçirdi eşiyle.

Hepimiz sonlu varlıklarız ve eninde sonunda sonsuz olana döneceğiz. Eşinin bedenini bırakmasıyla benim var olma mücadele sürecim, aynı dönemlere denk geldi. Kısa süreliğine onun yanında olduğumu hissettiremedim. İçsel bir yalnızlık dönemi yaşadı. Aslında her ikimizde içimizde bir şeyler yaşıyorduk. Benim rotam belliydi anneminse boşluk ve belirsizlik, bu kadarını anlayabiliyordum ancak. Kim bilir bu dönemde derinlerde neler yaşadı ki gün be gün eridi, zayıfladı. Yaşam enerjisini kaybetti, onu tekrar diriltecek bir şey yoktu sanki. Düşünüyorum da yaşama tutunacak bir gayeniz yoksa yavaş yavaş ölüyorsunuz.

İşte tamda bu dönemlerde benim hamileliğim onun tekrar yaşama tutunmasına aracılık etti. Yavaş yavaş kendine geldi, toparlandı. Kızım onun hayat kaynağı olmuştu, tutunduğu dal. Gençleşmişti adeta, sanki ona bakabilmek için güç yüklemişti kendine. Bu durum kızım ortaokula başlayana kadar devam etti. Aralarında güçlü bir bağ oluşmuştu. İki yaramaz çocuk gibiydiler ve ayrılmaz ikili. Fakat artık yorulmaya başlamıştı annem. Sık sık hasta oluyordu. Yılların yorgunluğu çökmüştü omuzlarına, gözlerinin feri sönmüştü.

Geçmişe yöneliyordu, iki adama olan öfkesinden söz ediyordu sık sık, babası ve benim babam. Oysaki yıllar geçmişti onlar yaşamdan gideli, bedenleri bile çoktan çözünmüştü toprakta. O hala öfkesini bedeninde taşıyordu farkında olmadan. Bir gece bununla ilgili uzun uzun konuşmuştuk. ”Haklısın” demişti. ”Affetmek istiyorum ama nasıl yapacağımı bilemiyorum.” Oda haklıydı, nasıl affedeceğini bilmiyordu gerçekten. Bu mantra gibi dille tekrar tekrar söyleyerek aşılacak bir şey değildi. Derinlerde olacak bir şeydi çok derinlerde ve affetmeye önce kendimizden başlanmalıydı. Buda söylemesi kolay, uygulaması zor bir eylemdi. Çok aşina olduğumuz bir şeyde değildi aslında.

Annemi sık sık hastaneye yatırmaya başlamıştık. Yanında kaldığım sürece sohbet ederdik havadan sudan. Bir gün burnumdaki hızmaya baktı uzun uzun.

------Biliyor musun? Dedi. Ben hızmayı çok severdim, bir türlü takmadım. Birde cümbüş çalmayı çok istedim olmadı.

------Hastaneden çıkar çıkmaz ilk işimiz burnunu deldirmek olsun dedim.

------Viiiiiy bu yaştan sonra, ayıptır. Millet ne der?

------Daha ne kadar milleti düşüneceksin. Bu çok masum bir istek, niye içini dinlemiyor, kendini öteliyorsun.

-----Hele ben biraz düşüneyim. Bir kaç dakika düşündü, sonra

-----Şimdilik deldirmeyeyim, o geçmeliler den alayım sonra deldireyim. Dedi.

Eve geldikten kısa bir süre sonra, birkaç tane dıştan takılan hızma aldım renk renk. Gözleri parladı tıpkı darbuka çalarken olduğu gibi. Tek tek baktı hızmalara, birini beğendi, taktı, seyretti aynada kendini gülümseyerek. Diğerlerini değerli bir hazine gibi özenle yerleştirdi küçük kutuya. Bir süre sadece evde taktı. ”Kadına bak bu yaşta hızma takmış” derler diye dışarıda takmazdı hızmasını. Taki unutup diyalize gidinceye kadar. Oradaki hemşire adam ona

-----Aaaa! Teyze hızman ne güzel, çok yakışmış. Demesiyle utanmış, burnunu saklamış annem.

-----Viii unutmuşum, ne ayıp şey.

-----Niye utanıyorsun teyze? Bak benimde saçım uzun, tek küpem var.

O günden sonra herkesin yanında taktı hızmasını, kimseyi umursamadı.

-----Sana bir de cümbüş alalım. Canın sıkıldıkça tıngırdatırsın. Dedim. Yine biraz düşündü.

-----Bilmiyorum ki çalayım.

-----Öğrenirsin.

-----Yok, uğraşamam artık.

Gerçekten uğraşamaz mıydı bilmiyorum. İki yıl olacaktı nerdeyse diyalize başlayalı, yorulmuştu. Yaşamda bağlandığı ne varsa, yavaş yavaş kopuşlarına şahit oldum. Sanki tek tek soyunuyordu bağ kurduklarından ya da bırakıyordu mu demeliyim.

Hastanedeki nihai kalışımızdı ve onun yaşamdaki son gecesi. Gözleri hep kapalı, bilinci yerindeydi. Bedeni sürekli kendi istemiyle hareket halindeydi. Kollarını ve bacaklarını bir aşağı bir yukarı çekip indiriyordu. Bir ara “tut elimden kaldır” dedi. Kaldırmaya yeltendim, çok ağırlaşmıştı, başaramadım. Elimi bıraktı, havaya kaldırdı elini “tut elimden kaldır” dedi. Garip şeyler yaşıyordu, huzursuzdu.

----Anne iyi misin? Ağrın mı var?

----İyiyim. İçimde bir sıkıntı var.

Bir süre sonra hareketin yerini söylemler aldı, bilinçli konuşuyordu. Annesinin, kardeşlerinin, kızımın tek tek isimlerini saydı. Arada bir iki ismi sessiz söyledi, anlayamadım.

----Anne herkesin ismini saydın bir benimkini söylemedin. Dedim gülerek.

----Sen yanımdasın.

İsim saymaların volümü yükseldi, istemsizce çıkıyordu artık sözler ağzından. Ellerini tuttum, geri çekti, konuşmaya devam etti. Hani derler ya” yaşamım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti.“ Bunu yaşıyordu annem ve sanki büyük uyanışa yaklaşıyordu an be an. Tutundukları, bağ kurdukları yada kimlikleri ve rollerimi desem, kendine ait sandığı ne varsa tek tek bırakışlarına tanık oldum. Nihayet benim ellerimi de bırakmıştı ki yaşamını bana sonrada kızıma adamış biri olarak. Sabah uyandığımda sessizdi. Uyuduğunu zannettim, son olarak bedenini bırakmıştı oysa. Kim bilir büyük uyanışı hangi saatlerde yaşamıştı. İçi boş bir kostüm gibiydi bedeni, ona canlılık veren her neyse o yoktu. Hatta annem bile değildi artık. O fiziksel dünyadaki annem ve sayısız rolleri oynamış, görevini bitirmiş, evine dönmüştü.

Aslında ölüm bir sembol. Tüm koşullanmış sahte benliklerin zorunlu bırakılışı, ben dediğimiz ne varsa. Yada büyük uyanış. Ustaların hep dediği ”ölmeden önce ölünüz” sözü geliyor aklıma. Bu yaşamdan kendimizi soyutlamak, koparmak mı? Bir gün öleceğiz diye elimizi eteğimizi hayattan çekmek mi? Sadece ruhani yaşayıp hayatın keyfini almamak mı? Hayır. Miras yoluyla bize devredilen tüm kimliklerin ve rollerin biz olmadığımıza uyanmak yada farkına varmak. Zira roller çok değişken. Sürekli değişen bizim gerçek benliğimiz olamaz. SEVGİYLE


07 Nisan 2022 7-8 dakika 2 öyküsü var.
Beğenenler (4)
Yorumlar (4)
  • 40 gün önce

    Hayat bazen,bazı görsel olayları gözümüzün içine içine sokar, sanki hiç farkında değilmişiz gibi... "Anneler" dünyanın en büyük harikası bence. Yaşama dair,anılara ve güzelliklere dair ne varsa aslında onlarda gizli. Yaşam ile ölüm arasında (ona göre ) uzun bir süre alsada eminim çok farklı acılar hissetmiştir. Düşünsenize dünyada öleceğini bilen tek varlık 'insan'. Onların bize mirası çok fazla, en basitinden "Gen" lerini taşıyoruz. Yaşama asılmak için kafanın rahat olması gerek,bir çok şeyden arınmış vücud her bedene iyi gelecektir. Gerçek bir öykü tadı yakaladım yazınızda, okurken şurası olmamış değil,bir sonraki olayda acabalara sürükledi beni güzel cümleler ile yazılmış tertemiz 'öykünüz'... önce Allahtan rahmet diliyorum güzel anneciğinize. Sizinde bir anne olarak dimdik ayakta duruşunuz olsun hep, her daim, şiir gibi öykü gibi... Emeğinize sağlık güzel bir yazı okudum, sevgiyle kalın Hatice hanım...

  • 40 gün önce

    Ölmeden önce ölmek ne güzel ne derin anlamlı bir cümle tabular ve kim ne der kaygısı ve baskısı ile yaşamdan koparılmış ruhu aç sevgiden yoksun insanlarımız güzel yazıyor kaleminiz Hacer hanım kutlarım sevgiler