Bay İlya II. Son bölüm

II. Son Bölüm

“ Bay Giovenni”

Gazeteyi, karşılama hazırlıkları telaşı sarmıştı, Gioveni’nin aniden gazeteyi ziyaret edeceği bilgisi gelmişti. Nihayet patronla tanışabileceklerdi. Ama karşılamada bekledikleri gibi karşılık alamadılar, patron edasından ziyade tamamlanması gereken görevi varmış aceleciliğiyle hareket etmişti. Giovenni, çalışanları bile selamlamadan doğruca Robert’ın odasına yöneldi, sadece onunla görüşmek istiyordu.

Odaya girdiğinde Steve de ordaydı, giriş tarzından gelenin patron Giovenni olduğunu anladılar. Giovenni, Steve’in uzattığı eli bile fark etmemişti. Robert, Steve’i işaret ederek.

“ Bay Giovenni, genel yayın müdürümüz Steve” diye tanıtmak istedi. Giovenni sadece göz ucuyla Steve baktı, ilgisini çekmediği saklama gereği bile duymadığı yüzündeki ifadeden belliydi.

“ Bay Robert, lütfen kendimi anlatmama izin verin efendim.”dedi. Steve ve Robert şaşkınlıkla birbirlerine baktılar, ortada yine olağan olmayan bir durum vardı.

“ Lütfen efendim!... Görevimi bir an önce tamamlamak istiyorum,”diye ekledi. Çıkmasını ister gibi Steve baktı, yalnız görüşmek istediğini her ikisi de anlamıştı. Robert şaşırarak sorma gereği hissetti.

“ Steve’in kalmasında bir sakınca yoksa kalabilir mi bay Giovenni?”

“ Nasıl isterseniz bay Robert karar size ait efendim.”

Robert’a elindeki dosyayı uzattı.

“ Gazetenin gerçek sahibi Sizsiniz efendim.”

“ Anlamadım, dedi Robert. Gazetenin sahibi mi!...”

“ Evet bay Robert gazete sizin adınıza satın alınmıştı, bir süreliğine kağıt üzerinde benim gözükmem istenmişti. Elinizdeki dosyada ayrıntıları mevcut, inceleyebilirsiniz.”

Steve ve Robert şaşkınlıktan uzun süre birbirlerine baka kaldılar.

“Kim istedi bunu?”

“ “Kayıp Şehirleri Araştırma Vakfı” başkanı dostum profesör bay Valantin.”

Steve kendini daha çabuk toparlamıştı,

“Bay Giovenni, profesör Valantin’in bu işle ilgisi nedir?”

“ Hiç bir bilgim yok, bay Steve. Sadece benden istenilen küçük bir rica idi. Bitlirsiniz ki ricasını kıramayacağınız dostları olur insanın.”

Olması gerekenden farklı cevap beklentisi zaten yoktu Steve’in.

“ Bay Robert, son sayfada bir döküman olacak, onunla ilgili de bir açıklama yapmama izin verin lütfen.”

Aceleyle son sayfaya baktı, bir hesap dökümanıydı. Önce gazetenin devriyle ilgili olduğunu zannetti. Sonra kendi banka hesabının dökümü olduğunu fark etti, geriye kalan bakiye kısmına baktı, bol sıfırlı bir rakamdı. Afalladı... şuna baksana Steve, diye ona uzattı. Steve’in sakinliği kısa sürmüştü, gözlerine inanamıyordu.

“ Banka hesabında tam elli milyon dolar var!” Araya Giovenni girdi.

“ Bay Robert, sizin uzun yıllar önce Uzakdoğu borsasında bir şirketin hisse senetlerini almışsınız, kısacası hesabınızdaki para oradan kazandıklarınız.”

Robert uzun yıllar önce bir Çin gazetesine sağladığı sansasyonel haber karşılığında para yerine mali güçlük nedeniyle kendisine bin dolarlık hisse senedi vermek zorunda kaldıklarını hatırladı. Ama oradan ayrılırken nakde çevirmişti. Hatta beş yüz beş dolara kadar düşmüştü hissesi. Gazeteci arkadaşının ısrarı ile beş dolarlık bir hisse bırakmıştı, beş dolardan ne olurdu ki.

“ O şirket el değiştirmiş, buraya taşınmış ve senin beş dolar, elli milyon olduktan sonra bil bakalım ne olmuş bu firma, dedi” Steve.

“ Kapanmış!...”

“Aynen öyle, dedi Steve...” Ne demek istediğini anladım der gibi Steve’in gözlerine baktı Robert “ Bay İlya”

Giovenni izin istiyerek ayağa kalkmıştı. Robert, Giovenni’ye döndü,

“Bay Giovenni size bir isim sorabilir miyim?” , “ Bay İlya ismini duydunuz mu hiç?”

Giovenni’nin gözleri geçmişte gezindi, bir şey hatırlamak istercesine kendini zorladı.

“Hayır, bay Robert ilk kez sizden duyuyorum.”

“ Peki sizin uzmanlık alanınızı sorabilir miyim bay Gioveni?”

“ Helak edilen şehirler, özellikle de Pombei.” , “Bunu neden sordunuz bay Robert?”

“ Özür dilerim, dedi. Aslında sizinle bir ilgisi yok.”

Bay Giovenni gitmişti, oda da sorular ve şaşkınlıklar uçuşuyordu, uzun süre konuşamadılar.

“ Öyle derin düşünme bay patron,” dedi espriyle Steve. Bu atmosferden sıyrılmak istiyordu.

Robert hem gazete, hem elli milyon dolarlık servet, hem de ulaşılamaz bir tablonun sahibiydi artık.

Robert olayları çözmeliydi, içinde bulunduğu durum akıl sağlığını zorlayacak seviyeye gelmişti. Bunun farkındaydı...

“Kitapçık”

Kutsal kitapları ve kırk ila elli yıl önce basılan, Bay İlya ile ilgili ip uçları bulabileceği araştırmalar yapmak üzere devlet kütüphanesine gitmişti. Elbette ki masası hazırdı, aklından geçirdiği kitaplar da masanın üzerindeydi.

Görevliye cevabını alamayacağı soruyu sormak gereksizdi. Yalnız kitapların altına küçük, eski bir kitapçık daha gizlendiğini farketmişti. İlgisini dağıtmamak için en son ona göz atarım, diye düşündü.

Tek tek dikkatlice notlarını aldı, aldığı notlar efsanelerden, mitolojilerden ibaretti. Yorulmuştu saatine baktı, kütüphanenin kapanma vaktini çoktan geçmişti. Sandalyeye sırtını yaslayarak gerindi, gözü masada en son kalan kitapçığa ilişti, yazarı kısmında kendi ismi yazıyordu.

“Bunu yarın getirmemde bir sakınca var mı?” diye sordu görevliye.

“ O kitap zaten sizin bayım, otururken çantanızdan düşürdünüz.”

Şaşırmamıştı, artık hiç bir şey Robert’ı şaşırtmıyordu.

Kitapta Nepal’in, Himalayalar tarafına bakan zirvenin eteklerindeki bir köyde yaşayan genç bir çocuğun dramatize edilmiş kısa yaşamı anlatılıyordu. Robert o köyü hatırladı, gazeteden genç yazar arkadaşı Alfonso’yla gitmişti, her ikisi içinde mesleklerinin ilk yıllarıydı. O, oralardaki sert yaşamları araştırıp, çığ ve yaşama yönelik “ Dağın Sesi” adlı yazı dizisini hazırlayacaktı. Kendisi de zirvede günlerce mahsur kalan dağcıların haberini yapacaktı.

Robert öyküdeki çocuğu da hatırladı, Alfonso çocuğun öyküsünden çok etkilenmişti, öncelikli olarak onu yazmaya başladığı çalışma, bu kitaptı. Kendisi de bir kaç kez çocuğu ziyaret etmişti. Fakat çocuktan kaptıkları bir bakteri yüzünden ikisi de hastalığa yakalanmışlardı, Robert haberini çok zor tamamlamış, oradan Beyrut’a geçmişti. İlk uçakla ülkesine dönecek tedavisini yaptıracaktı. Fakat o gün beklenilmeyen bir şey oldu, gidişini engelledi. Kudüs, İsrail tarafından başkent kabul edilip, ilan edilmişti, çıkabilecek olayları takip etmek için hızlıca Kudüs’e hareket etmişti.

Steve’e kitabı gösterdi, Steve o zamanlar gazetinin İstanbul’da Türkiye muhabirliğini yapıyordu, Robert’a göre daha deneyimli bir gazeteci idi. Alfonso’nun hastalıktan kurtulamadığını o da hatırladı. Çalışması yarım kalmıştı. Anlaşılan Bay İlya, Robert adına bu öyküyü tamamlatmıştı.

Ama bir çocuğun hayatını anlatan bu öykü, Bay İlya için neden bu kadar önemliydi?

“ Steve, ben galiba Bay İlya’nın “sır”rını anladım.”

“ Nasıl yani...”

“Sana garip gelecek ama Bay İlya’nın gizemi, maalesef “benim.” ”

“ Benimde aklıma gelmedi değil, ama daha somut bilgilere ihtiyacımız var gibi.”, “ Sahi Robert, Bay İlya’nın bilinmeyen oğlu olmayasın sakın,” dedi kahkahalar atarak.

“ Daha neler... bu imkansız, hatırlarsın bir zorunluluktan dolayı gen testi yaptırmıştım, ben babamın öz çocuğuyum... sen kendine bak.”

Uzun zamandır ilk defa böyle kahkaha attıklarını farkettiler, bu büyüsel ortamı bozmak istemediler, dakikalarca katıla katıla güldüler.

“ Büyük Çarpışma”

Robert odasını, tüm yaşadıklarının ip uçlarıyla donattı, adeta odayı kripto çözüm merkezine çevirdi, olanları çözmeye kararlıydı. Kutsal kitaplar dahil, ezoterik tüm kitapları getirtti. Steve hariç, odasına girilmesini yasakladı. Kesin olan tek bir şey vardı, o da kendisi... gizemin tam ortasındaydı. Ama hiç bir ipucu bulamıyordu...

Yorulmuştu, Steve’in odasına geldiğini bile farketmedi.

“Kudüs’ten beri seni hiç bu kadar yorgun ve bedbin görmedim” dedi Steve.

“Kudüs’te sen beni ziyarete mi gelmiştin, hiç hatırlamıyorum.”

“Seksen de Kudüs olayları için, Beyrut’a geçmiştin hastalığın yüzünden benimde senin yanına gitmemi istemişlerdi, ben de İstanbul’dan Kudüs’e gelmiştim.”, “ Hatta geldiğimde Kudüs meydanında baygınlık geçirdiğin için seni ancak hastanede bulabilmiştim.”

“ Evet, meydanda olduğumu hatırlıyorum...sonrası yok.”, “ Dur bir dakika, hatırladığım son şey ellili yaşlarda hırpani kılıklı bir adam... Aman Tanrım! “O,o...” tablodaki Bay İlya. Evet sendelerken onunla çarpışmıştım, düşerken ellerimden tutmuştu, gözlerini çok iyi hatırlıyorum.”

“ Kudüs’de...?”

“ Evet, hatta...bak şu kağıda bu onun sözü, “ Ben İsmail ile İshak’ım...yani İbrahim’in kendisi.”

“ Ne demek bu?”

“ Ebevylerinden biri Yahudi, diğeri Arap onu kastediyor. Araplar İsmail’in soyundan, Yahudiler İshak’ın. Bay İlya ikisinden de etkilendiği için “öze dönüş” olarak görüyor yani İbrahim’in kendisi”

“ Ya şu fakirlik işi, gerçekten Bay İlya fakir miymiş?”

“Evet sanıyorum bir zamanlar dilenen biriydi.”

“ Yok artık...bir dilenci ha!...”

“ İşte şimdi sandalye de anlamını buldu, öyle sanıyorum sıradan biriydi çevresi ve eşinin ihaneti onu, o sefil duruma düşürdü.”,” Sandalyenin kullanıldığı bir meslek söyle, bana?”

“Memur, ofis çalışanı, belki de bir muhasebeci...”

“Çevresinden en çok zarar görecek olan ne? Hele hele iş çevresinden...muhasebeci. Bingooo.”, “ Evet, Bay İlya kesinlikle bir muhasebeciydi.” Robert ilk tahminini tutturmuştu.

Ve “çarpışma” onun dönüm noktasıydı...

Steve’in gözleri duvardaki panolara iliştirilmiş yazılı küçük kağıtçıklardaki “kahve ve minsk kedisi” olanına takıldı.

“ Robert sen Bay İlya’yla mülakatta Lawer kahvesi ikram edildiğini söylemiştin.”

“Evet ama ne ilgisi var?”

“Minsk kedisi kahve çekirdekleri için bir taşıyıcı,” Robert tamamlamak için araya girdi.

“ Sindirim sisteminden geçtikten sonra dışkıyla atılıyor.”

“ Evet, kahveyi de değerli yapan bu.”, “ Yani kedi bir “taşıyıcı.” ”

“ Evet ama Bay İlya’ya ben ne taşımış olabilirim ki? Hele öyle bir ortamda, tanımadığım birine.”

“ Bilmem onu senin bilmen gerek.”

Robert kendini zorladı, hastalığını hatırladı...

“ Hayır taşımadım... ama bulaştırdım, kitaptaki Nepalli çocuğu hatırlıyor musun, ondan bana geçen bakteriyi Bay İlya’ya bulaştırmış olmalıyım, düşerken beni ellerimden tutmuştu.”

“ İp uçlarını yakaladık, gerisi çorap söküğü, dedi” Steve.

Robert araştırmalarını derinleştirmişti, Bir maç kez Kudüs’e de gidip gelmişti ama hiç bir sonuç alamamıştı. Araştırmasını özellikle bakteriler, virüsler ve hastalıklar üzerine yoğunlaşmıştı ama gelişme kaydedemedi.

Bir gün ofisine geldiğinde bilgisayar ekranında açılmış bir sayfayı farketti...”Psikobiyotikler.”

Kanadalı bilim insanlarının basilus, streptokok, bifidobakteriyum gibi bakterilerin düşünce ve beyni geliştirebileceği üzerine araştırmalarını anlatıyordu. Gözlerine inanamadı. Hemen Steve’i aradı “ Buraya gelmelisin.”

Steve odaya girdiğinde ofisine girip girmediğini sordu? Robert ekranı göstererek, “Hayır bu gün hiç girmedim, dedi” Ekrandaki sayfayı okurken.

Robert huzursuzlanmıştı, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ne yani ofiste olup bitenden Bay İlya’nın haberi mi vardı. Suçlayıcı gözlerle Steve’e baktı.

“ Steve bana doğruyu söyle sen de mi Bay İlya’ya çalışıyorsun?” Steve böyle bir suçlamayı hiç ummamıştı, çok şaşırmıştı.

“ Robet şaşırdın mı sen, böyle paranoyak bir saldırıyı asla hak etmiyorum, kendine gel!” Ortam gerilmişti, Robert Steve’in çok üzüldüğünü hissetti, kendisine ihanetle suçluyordu, uzun yıllar süren dostluklarını hatırladı, birbirlerinden gizledikleri hiç bir şey olmadığını çok iyi biliyordu, panikle hareket ettiğini hissetti.

“ Steve dostum çok özür dilerim, bir an panikledim işte.” Suskunluğun ardından iki dost biribirine sarıldılar. Bu sımsıkı bir sarılıştı...

“ Önemi yok Robert ben de olsam aynı şeyleri düşünmezdim, demek dürüstlük olmazdı.”

Ekranın kendiliğinden karardığını fark ettiler, ne de olsa bu Bay İlya’ydı... Öyle bir sitede yoktu. Robert “güç”ün ne olduğunu bir an unutmuş olmalıydı.

Bay İlya aradığı ip ucunu vermişti. Geriye parçaları birleştirmek kalıyordu. Ama artık hiç bir yerin kendisi için mahrem olmadığını da anlamıştı.

“ Minsk kedisi yani ben, bakteriyi Bay İlya’ya bulaştırdım, bakteride onda beyinsel ve zihinsel gelişim ve yetilere yol açtı, dedi” Robert

“ Peki neden hastalık değilde gelişim.”

“ Öyle sanıyorum bakteri bende bir tür başkalaşım geçirdi, minsk kedisinde olduğu gibi ve bakteri Bay İlya’da bir tür psikobakteri etkisi yaptı, dedi.” Robert.

“ Bay İlya’nın bir kaç yıllık bilinen bankerlik dönemi vardı, sonra geleceğiyle birlikte karanlığa dönüştü.” Tüm izler silindi...

“ Hatırlıyor musun Steve 1987 “Kara Pazartesi” Bay İlya’nın muhteşem zaferi, bir kaç günde tüm dünya borsası tarihinin en güçlü düşüşünü yapmıştı.”

“ Yani Bay İlya, aynı zamanda krizlerin efendisi.”

“ O, olay finans dünyasının kendisine biat etmesinin başlangıcı için bir emirdi, yani yedi yılda finansın efendisi oldu.”

“Şimdi senin başına gelenlerin açıklaması da anlaşılmış oldu, dedi” Steve.

“ Evet, basit bir “teşekkür” ama Bay İlya’ya yakışır bir yöntemle.”

“ Ve bu Bay İlya’nın elimi neden sıktığını da açıklıyor, onun için sağlık tehdidi oluşturmuyordum aynı zamanda.”

“ Kraliçe dahil kimsenin elini sıkmadığını da, öyle sanıyorum ki milyonda bir de olsa tehlikeye atmak istemiyordu”

“ Haklısın Steve, elini sıktıklarını da eminim elini parafin gibi bir sıvıyla izole ettiriyordur.”

“ Yani Bay İlya işi şansa bırakmıyor, dedi.” Steve.

“ Evet “şans” ya da “kaza” Bay İlya için geçerli bir kavram değil.”

“ İnsanların kaderi ellerinde olan! ”

Robert araştırmalarını ve ipuçlarını birbirine ulamaya çalışırken, aklındaki kendisi için son fakat “büyük soru” beynini kemiriyordu. O, meslek hayatını hızla tırmanmıştı, bir çok gazeteci için hayal kalacak “Kralların ve Başkanların” gazetecisi ve makaleleri ile kitaplar yazan, mesleki yaklaşımları derslere konu olan duayen gazeteci olmuştu. Ülkesi adına hizmet için yaptığı casuslukta adeta ikinci mesleği idi, “Arkamdaki Gölgem” adlı bir anı kitabı da yayınlamıştı. Aldığı birçok da ödül vardı. Acaba Bay İlya mı sağlamıştı tüm bunları? Bu sorunun cevabı “evet” olmamalıydı yoksa... elinden alınan kendi yaşamı mıydı, bu kendisi için yıkımdan beter olurdu.

İzlediği eski bir filmi hatırladı, hiç bir özelliği olmayan iri yarı bir boksörün ağır sıklette “şampiyon” edilişini anlatıyordu. Zirvedeki bu insan; kendisinin yetenekleriyle bulunduğu noktaya geldiğine inanıyordu. Fakat kendisini zirveye getirenler, artık yeni yetme bir boksöre yenilmesinin zamanı geldiğini söylemişlerdi, çark böyle işlemeliydi. Buna şiddetle karşı çıktı. O, büyük şampiyondu. Bu karşı çıkışa sahibinin korumasının tek yumruk darbesiyle yere yığıldığında kendisinin “ne” olduğunu acı bir şekilde anladı.

Bu son soruyu Steve’e de sormalıydı. Konsantrasyonunu dağıtmamak için kendine sorduğu bu soruyu zihninde şimdilik öteledi. Bay İlya’nın son sözünü hatırladı.

“Ey! Yeryüzü’nün dostları, Güneş’e gidiyorum. Size Davut’u bırakıyorum.” Demekle ne demek istemişti. Bu, ulaşılması gereken son hedefti...

Robert araştırmalarına yoğunlaşmıştı, tüm kutsal kitapları ve mitleri nerdeyse ezberlemişti. Aradığı cevabın artık zihninde olduğunu düşünüyordu, geriye sadece ip uçlarını birleştirmek kalıyordu.

“ Kabil çiftçiydi, dedi Bay İlya. Habil ise çoban... bu durumda Habil’in, Kabil’i öldürmesi gerekiyordu, ne garip değil mi.” Tanrı bir yanlışlık mı yapmıştı... “Ben olsam yapmazdım, dedi, bıçak çiftçi de değil çobanda olmalıydı.” Belki de “katılaşma” adına yapmıştır, dünyanın katılaşması gibi insanında katılaşması gerekmektedir, kim bilir... tabi ki Tanrı’nın kendisi.”

“Öldürüldüğünde Habil iki yüz yaşındaydı.” Sözlerini hatırladı.

Kabil çiftçi idi yani yerleşik yaşamı sembolize ediyordu, Tanrı’ya bitkiler sunuyordu. Habil ise çoban, göçebeliği temsil ediyordu, Tanrı’ya hayvan kurban ediyordu, Habil’de ilk kıskançlık duygusu bu ritüelde oluştu. Bay İlya’ya göre göçebe yaşam, yerleşik yaşama üstün mü gelmeliydi, bu mu kastediliyordu, öyle olmalıydı.

Bu aynı zamanda Tevrat’ın yasasıydı. Oysa “ben İbrahim’in kendisiyim” demişti. Robert bunun inançsal görüşle ilgisi olmadığını keşfetti. Bir tür göçebe yaşamı süren Bay İlya’nın “Kabil” yani “öldürülme” korkusu yaşadığını anladı. Habil’in “iki yüz yaşındaydı” yanlışlık ısrarlaması ise kendisi de “iki yüz yıl” yaşamı hedeflemiş olmasındandı. Ve Tanrı’nın bu kez yanlışlık yapmasına izin vermek istemiyordu. Kabil’in Habil’i öldürmesinin “sabitleşmenin bir sonucu olarak katılaşma”ya yol açacağına olan inancıydı. Bu “yerleşiklerin saldırısı” korkusuydu...

Robert, Bay İlya’nın odasında baktığı tablodaki gizemi de çözmüştü. Çift uçlu büyük kılıç, Zülkarneyn’i temsil ediyordu, bıçak ise İbrahim’i. Kan damlaları ise Züykarneyn’den İbrahim’e kadar olan zamanda insanlığın hep kan içinde “savaş” yaşadığını sembolize ediyordu. Ben İbrahim’in kendisiyim demekle, aynı zamanda elde ettiği güçle insanlığın; Tanrı’nın gölgesinden çıkıp kendi gölgesine geçeceğini söylüyordu, peki bu gücü bulmuş muydu Bay İlya?...

Güç; daha önce kendisinden yüksek olanları kendisiyle eşit gösterir. Eşit olanlar aşılırsa insanlar fravunlaşır. Fravunlaşma aşılırsa güç kendisini Tanrı’ya denk görmeye başlar. Bu nokta, şeytanın Tanrı’ya başkaldırdığı noktadır.

Steve’e bunları anlatmak için sabırsızlanıyordu, erkenden gazeteye gitti, Robert’ın heyecanla odaya girmesi bile içinde bulunduğu durumu bozmamıştı. Steve, dirseğini masaya dayamış eliyle çenesini tutuyordu, düşünceli ve üzgündü...

“ Söyleyeceklerim var Steve, galiba doğru yoldayım.” Steve, söylenileni duymamıştı bile, Robert’ın gözlerine baktı, oturmasını işaret etti.

“ Tim...”dedi Steve.

“ Ne olmuş Tim’e?”

“ Dün gece evinde ölü bulunmuş, intihar etmiş.”

Başkası tarafından yazılan kaderinin, çevresindeki yaşamlarında kaderlerini yok ettiği düşüncesine kapıldı, Robert üzgündü. Bundan kendisi sorumluydu, dolaylı olarak bir insanın yaşamını yok etmişti. “Gerçek buydu.”

“ Aman Tanrım...”dedi. Robert, Steve’e baktı.

Zihinlerindeki ortak anlamlandırma, her ikisinin de gözlerine yansımıştı. Steve’in yaşamı da tehlikedeydi.

Ama bu kadarını da yapabilir miydi Bay İlya. Steve onun tek dostu, sırdaşı, yaşamının en önemli parçasıydı...o önemli parçayı kendisinden koparabilir miydi? Bu duyguyu taşımak Robert’a ağır gelmişti.

Bay İlya bunu istese çoktan yapardı, fikrine inanmak istediler.

“...Size Davut’u bırakıyorum”

Bay İlya’nın veda konuşması gibi olan toplantıyı hatırladı. Neden Davut’u bırakıyordu, oysa sizi Davut’a bırakıyorum mu demek istemişti, ama böyle bir dil sürçmesi ya da hata yapmazdı. Davut, Yahudi idi savaştığı dev Goliath ise Filistinli bir arap’tı. Davut, Goliath’ı bir sapanla öldürmüştü. Goliath kötülüğü sembolize ediyordu.

Evet! Bay İlya’da kötüydü, ama kendisini Davut’a yenilecek kadar basit konumlandırır mıydı. Toplatıdaki siyah giysili adamları hatırladı. Evet, evet...Goliathlar onlardı. Ve Goliathları yöneten kırmızı giysili “Efendiler”. Yani Yeryüzün’de Davut’un siyah giyimli Goliathları hazırdı.

“...Güneşe gidiyorum”

“ Deccal ve Dabbet-ül Arz”

Bay İlya güneşle neyi kastetmişti o kadar sıcak olan neresi olabilirdi? Elbetteki “ Magma”...

Yani Bay İlya yer altı krallığına çekiliyordu. Peki ama niçin?...

Kutsal kitaplarda Tanrı karşıtı bir güçten söz ediliyordu. Şeytan ötesi bu gücün adı “ Deccal”di. Deccal Şeytanı bile diz çöktürmüştü. Bay İlya Dünya Krallığı sahiplerini biat ettirmişti, açıklaması bu olmalıydı yani Bay İlya “ Deccal” doğuşu için yer altına çekilmişti.

İlya adı bir çok şeyi çağrıştırıyordu. Yüce, Tanrı’nın gücü, Suyun içindeki bellek, zeytin Tanrısı ve Baal inanç sistemine karşı gelmiş, göğe ateşten bir araba ile yükselen Yehova’nın peygamberi...

Ve Bay İlya, bu gömleğinden sıyrılma olgunluğuna eriştiğine karar vermişti. Yeni adı Bay Deccal olmalıydı. “Yeni Çağın Düzeni” adına Armegedon Savaşı’nda gerçekten Müslümanların safını mı temsil edecekti yoksa Müslümanlara karşı Evanjelist – Yahudi ordusunu mu?.. Üçüncü bir yol ise bu savaşın tepeden seyredeni mi olacaktı.

Zaman zaman dünyanın çeşitli yerlerinde yer altından insan çığlıklarının duyulduğu haberleri gelmekteydi. Bunlar, “Kaybolan Çocuklar” olabilir miydi? Robert, bu seçeneği araştırmaya değer bulmuştu.

Bay İlya bunları Gog – Mogog yani Yecüc – Mecüc ordusuna mı çevirmek istiyordu. Dünya üzerindeki su kaynaklarının tükenmesi, genetiği değiştirilen gıdaların yayılması, sağlık ve bilimin emperye edilerek kötülüğe evrilmesi bu ordunun alametleri olabilir miydi, tüm bunlar Gog – Mogogların kutsal kitaplardaki betimlemerinde vardı. Robert’a göre bu “mümkün”dü. Bulabildiği en mantıklı cevap buydu... Ordusu hazır olduğunda bay Deccal Tanrı hükümdarlığına karşı çıkmak üzere yeryüzüne çıkacaktı. Ne garipti ki; bilim insanları Dünyanın sonunu bir bakterinin getirebileceğini açıklamış olmalarıydı. Bu Robert’ın bedeninde başkalaşıma uğrayan bakteri olmalıydı.

Bay İlya’nın yeryüzündeki kırmızı tonlu giysili dostlarının ise görevi; Zülkarneyn’in Deccal ve ordusunun çıkışını önleyecek, demir ve bakır alaşımlı “set çekme” görevini engellemekti.

2008 sekiz yılında dünya büyük ekonomik krizini yaşıyordu, emindi arkasında Bay İlya vardı, olgunlaşma sürecine girmiş devasa bedenine yeni enerjiler gerekiyordu.

Robert tüm olayı çözmüştü, ancak en yakın dostu Steve’i düşünüyordu. Kararını vermişti. Bu işin başladığı yere yani Nepal’deki dağ köyüne dönecekti, ruhunun belki biraz huzur bulabileceğini umuyordu.

Steve’e kendisiyle birlikte gelmesini söyledi. Steve bunu kabul etmedi. Gazeteyi ve banka hesabındaki tüm paraları kimsesiz sokak çocuklarına harcanması için Steve’e bıraktı, yanına kitaplardan başka hiç bir şey almadı.

Haftalar sonra Steve’e bir mektup yazdı.

Sevgili dostum Steve,

Uzunca bir yolculuktan sonra köye ulaşabildim, Tabiki Bay İlya’da buradaydı. Beni buraya mahkum edeceğini biliyordu, yıllar önce haritadan sildiği tüm köyü yeniden inşa ettirmiş. Bana da köyün tepesinde ikametim ayrılmıştı. Köylülerin geçinmek için çalışmalarına da gerek kalmamıştı, kendilerine verilen görevi yerine getiriyorlardı. Tüm ihtiyaçları Bay İlya tarafından karşılanıyordu. Ölen çocuğun mezarı anıtlandırılmış, köylüler günde yedi kez bu mezara gidip saygılarını iletiyorlar, görevleri buydu.

Sevgili Steve, insan öğrendiği kadar özgür ve bildiğine mahkumdur, derdik hep. İnsanlar; sahip oldukları zihnin kendisine ait olmadığını anlayabilecekler mi bilmem. Nasıl ki yaşamımız, bir başkalarının belirlenimlerine göre şekilleniyorsa, bize kendi eylemlerimizi yaptıran, başkasının baskısı altında kalan beynimizdir. Esaretimiz; bizi özgürlüğe yükselten düşüncelerimizin kendimize ait olan kısmının yücelişidir. Yani beden tutsakları en özgür insanlardır...

Ben, hiç bir şey bilmemek adına özgürlüğüme kavuşmak için burda olduğumu anladım. Bu özgürlüğü yakalamak için bilmediğim bir şeyin arayışı içinde olacağım. Hoşçakal!..

Dostun Robert.


Bu mektup gazeteye değil bilinmeyen bir adrese gitti. Dostu Steve, kendisinden ayrıldığının ertesi günü, elim bir trafik kazasında can vermişti.

“Yanmış cesedi bulunamadı.”...


28 Aralık 2023 21-22 dakika 17 öyküsü var.
Yorumlar