Bedbaht Çölü

Olağandışı Güneş patlamaları,

Dünyaya gönderilen ışık hüzmesi ,dolaylı yoldan altında oturduğu ağaca yansıyor, elinde bulunduğu aliminyum doritos paketine ilişik iki noktadan güneşin göz çukurlarına girişini izliyorum. gravyer peyiniri, karabiber hint körisi, hardal. parmaklarına sinen taneleri dudaklarının arasında gezdiriyor.

Uyumuyorum.

Küçük renkli hapların farmakolojik alarjen uyarılarını okumuyorum, kul tablam krematoryum gibi kokana dek bosaltmiyorum.Mikroskopik halojen tozların yeni aldığım TV ünitesi üzerinde nasıl bir desen olusturdugunu düşünüyorum.

Kadın doğum ünitesinin önünde dizlerimi kırıp beklerken, baba adaylarıyla aynı sıradayim.

Plesanta'da rahimden önce ayriliyor ve oksijen kaybından bir bebek ölüyor.

Bir başka hemsire.

Bir çocuğunuz oldu.

Bir çocuğunuz öldü.

Cebimden Mountain marka çakmağını alıp ağzima gaz basiyorum.

Bir çocuğunuz oldu.

Bu vahşi yaşam döngüsü sürüp giderken,yanima gündüz vardiyasinda çalışan bir hemşire yanasiyor. 

Siz kimin esisiniz ?

bir Zebra'nın sirtina kondurulmus walt Disney cücesiyim.

Mahusuru yoksa Birini bekliyorum diyorum.

Biri.

Birini beklemeden önce hep kendimi beklerim.

Ve içeriden nts makinesinden çıkan seslerle karışık minik aglamalar duyuluyor.

Uyumuyorum.

;Sıcaktan korunmak için kalker taşıyla kaplı beton duvarin önüne gelecek ve dizleri üzerine çökmüş sırtımi sıvazlayacak birini bekliyorum.Beni öldüresiye teselli edecek.

Geçmişte hayır gelecek de belki diyecek.

Ben bir Ay bakterisiyim.

-Sen burda mı oturuyorsun, lütfen kalkarmısın, saçmalama ne işin var yerde.

Beni bırakmalı, üstelik öylece. Bu gülümsemesiyle öldüren hatun, yaşamla ölüm arasında yutkunamadığım nefes.Taze saçları bir böceğin seromonin salgısı gibi etrafa yayılıyor.

Nöbet mesaisi bittikten sonra kendimize birer kahve alıyoruz. Derin uzun koridorlar sonundan aşağıya bir kaç basamak inen merdivenden çıkış kapısına yöneliyoruz. Hiç konuşmadan bu sessizliği bozacak titrek bir ses:

-Nasıl geçti yolculuğun,ne yaptın nasılsın?

On sekiz saat diz kapaklarımı kalçalarıma yapıştırıp, bir cereyan, ufak bir kampçı kıvılcımı bekleyerek geldim.Saçlarının aralarından süzülerek gelen rüzgarı düşleyerek sevinerek.

Uzunca yürüyüp ottan böcekten konuşarak bekleme yeri denilen metal ambarların yanına geliyoruz.

Bana bak dedim.

Yüzünde masumca bir sırıtkanlık belirdi.

Bunca eziyet hoşuna gitmiştir elbet diye düşündüm.

Nereleri geziceğiz,pek yabancısıyım buraların.

yürüdük hep yürüdük o ottan böcekten konuşarak, hayvani duygulardan arınık hep yürüdük.

Öğleden sonra büyük bir Anıtın önüne vardık.

Kültür sanat müzesi.

içeride binlerce isketten oluşan bir kolezyum, sfenk modelleri ve daha nice çürük şeylerin arasında gülerek ilerledik. Mikro kilden yapılan iskeletlerin yüzlerinde alaycı bir ölüm gülüşü vardır,sizi teşvik eder gibi bakarlar. Göz çukurları daha bir parlak olur.

Akşam üzeri benim geliş niyetimi anlayacak kadar akıllı olan bu hatun orta çağdan kalma rüzgarlı bir ovanın tepesine kondurulmuş eski bir kaleye çıkardı beni. 

Sevilmemek konusunda bir adım öndeyim.Ben istemeden de olsa itici bir şahsiyete sahibim ya da öyle zannediyorum. Bunu pek ala kendimde sezimleyebiliyorum. Peki bu yalnız yaşantımın bedbahtlığı.

Tekrar yollara düştük yürüdük, sonra o durdu bir zaman sonra. Sonra ben yürümeye devam ettim uzunca bir süre. 

Yıllar evvel. 

Şimdi halen yürüyorum. 

Erdal Ünaltaş

Yorumlar (2)