Bir Zamanlar Ayak Oyunu

Ne zaman gözlerimi kapatsam karşıma maziden birkaç kare çıkar .Bundan, uzun yıllar önceydi…

Gençlik denen bahar günlerinde; mola, devre, sezon sözcüklerinin adını dahi hiç duymamış, bir avuç mahalle çocuğunun, evden çağırılıncaya kadar saatlerce top koşturduğu yıllardı. Yer, saat, mevsim veya hava ne durumda olursa olsun fark etmezdi. Çok fazla havalanmasın diye içi boşaltılmış plastik bir topa gözlerimizi dikip saatlerce, deli danalar gibi, gücümüz yettiğince koşardık. Yeter ki dünyanın bu en ucuz ve en güzel oyunundan mahrum olmayalımdı bütün mesele.


Ne gerçek bir stat ne de gerçek malzemeden söz edilebilirdi. İmkanlarımız ölçüsünde bizler de oynamaya çalışırdık. Dar sokakların saha, bizlerin de futbolcu sayıldığı günlerdi. Formasız, törensiz ve hakemsiz maçların oynandığı, birinin çıkıp bir diğerinin girdiği ve bu nedenle maçın süresini kimsenin takip edemediği… Adeta 24 saat nöbet tutulduğu yani anlayacağınız başı sonu olmayan bir oyundu bu. Gerçek olan tek şey yokluk içinde yaşanan mutluluktu.


Sadece iki takım vardı. Biri benim takımım ve diğeri içinde ben olmayan diğer takım. Tek amaç diğer takımı yenilmeden yenmekti güya ama asıl gerçek ise bambaşkaydı. “Ben”ler mücadele ederken, içinde “Biz”ler olmazdık. Takım oyununun ne olduğunu çok sonraları yenile yenile öğrendik. Diğer insanlar gibi ben de yenilmeyi hiç sevmez ve kaleci olmayı istemezdim. Maçlar genellikle kale önlerinde oynanır, bu nedenle orta sahanının çok gereksiz olduğuna hep birlikte can-ı gönülden inanırdık. Tek kale maçları, bu yüzden daha çok severdik.

Futbolun daha çok artistiğe kaçan yönleriyle ilgilenirdik. Golden çok nasıl oynandığı önemliydi. Bazen atılan güzel bir gol, yenen bütün golleri birden unutturur, rakibin hevesi hemencecik kırılıverirdi. Yine de yenen taraf daima haklıydı. Öyle ya! “Be kardeşim! Sormazlar mı adama! Hadi attın diyelim onu anladık da yediklerine peki ne demeli!” cinsinden bugünkü futbol yorumcularına taş çıkartacak derecede ağzı laf yapan mahalle delikanlıları, böylece bir anda üstlerindeki dünya yükünden sıyrılır başka bir aleme akıp giderlerdi. Ve “Ben”ler tekrar “Biz” olurdu ve geçen her dakika, ölümsüz hayat defterinde güzel bir hatıra olarak yerini alırdı.

Fakat futbol da tıpkı hayat gibi sürprizleri severdi ve biz beraberlik denen o tuhaf üçüncü mefhumla daha o zamanlar tanıştık. Ki buna hiç birimiz razı olamazdık. Mutlaka birinin yenmesini isterdik ne olursa olsun. Berabere bitmesinden hiç haz etmez, bu yüzden kimi zaman saatlerce oynadıktan sonra son golü atanın galip olmasına -istemeye istemeye- razı olurduk. Bazen de hiç oynamamış gibi tekrar ve yeni baştan, sıfırdan başlardık. Maçların puansız olduğu ve mahalle liglerinin hiç ara vermediği zamanlardı. Zafere susamış bu bir avuç insancığın tek kazancı olan duyduğu sevinçti. Yenilenin üzüntüsü ise uzun sürmezdi. Bastıran yorgunluğun ardından gelen ağır uyku, üzüntüden eser bırakmazdı geriye.

Evlerin sokağa açılan bütün pencereleri, benzerleri ancak modern futbol statlarında çok ender görülebilecek olan tribünler gibi rengârenk ve coşkuluydu. Ama izleyicilerin amatör futboldan hoşlandıkları pek söylenemezdi. Onlar için seyirci olmak, mecburiyetten kaynaklanan bir durumdu. Yeri geldiğinde oyuna müdahil olmayı severler, sıkça da yorum yapmaya bayılırlardı: “Aferin!” ya da “Bravo!” gibi takdir belirten sözcüklerden çok “Burada oynamayın!” ya da diğer bir versiyonu olan “Hadi başka yerde oynayın!” sözleri en çok tekrar edilen tezahüratlardı.

Sırf bu yüzden topu mümkün olduğunca yükseklere atmaz, kısa paslarla yerden oynardık. Bana göre ülke futbolunun hava toplarında zayıf olmasının tek sebebi budur! Kesinlikle mahalle baskısı! Komşularımız köşe atışlarını (o zamanlar korner derdik) ve de özellikle de serbest atışları kaygıyla karışık büyük bir ilgiyle takip ederler, çoğu zaman da heyecanlarına hakim olamazlardı. Bazen toplar tribünlerle buluşur, şangırtı sesleriyle geri dönerdi. Bu ses, aslında belanın “Geliyorum!” demesinden başka bir şey değildi. Çoğu zaman iş, tartışmadan kavgaya döner, en sonunda da “Top yüzünden kavga mı edilir!” deyip iş tatlıya bağlanırdı. Zannımca bugünkü fanatizm böyle doğdu!

Bizden başka bilen de olmazdı zaten mahallede oynanan son maçın sonucunu. Mahalle kahvelerinde adı bile geçmezdi en iyi forvetimizin. O zamanlar futbol, şimdiki tabirle popüler değildi anlayacağınız. Futbol oynayarak para kazanmanın imkânsız olduğuna inanıldığı için futbolculara adeta işsiz gözüyle bakılırdı. Oynayacak bir futbol topuna sahip olmanın bile kişiye saygınlık kazandırdığı dönemlerdi. Bu nedenle gazozuna maç yapmak benim için deyimden öte hiçbir özel anlam ifade etmedi. Reklam ve sponsor gibi para kokan terimler, değil mahallemize, lügatimize dahi girmemişti.

Büyüklerimiz adına futbol dedikleri bu oyunun geleceğini görebilselerdi belki de şimdi her şey daha bir farklı olacaktı. Öyle bir oyun düşünün ki milyonları başına toplayan ve toplumun her kesimi tarafından oyun bittikten sonra bile hiç abartısız defalarca hatta günlerce izlenen, okunan, dinlenen, takip edilen, hakkında sayısı sonsuz yorumlar yapılan bir oyun ki bütün dünyayı kendisine sarıp sarmalamış, kasıp kavuruyor. Öyle bir oyun ki insanlar arasında fark yaratan, renklerin ve kısaltmaların sembolleşip anlam kazandığı, yeri geldiğinde birbirini hiç tanımayan insanları dahi hem dost hem düşman eden bir oyun. Keşke futbolun sadece spor olmadığı hatta futbolun sadece futbol olmadığı gerçeğini bir kavrayabilseydik. Adına mazi denen fotoğrafta, belki o zaman bizler de bir gün güzel bir iz bırakabiliriz…

02 Haziran 2020 5-6 dakika 1 öyküsü var.
Beğenenler (2)
Yorumlar