Bötçenim Hikâyesi

Bötçenim Hikâyesi

Anadolu’nun Karadeniz yakasına sığınmış küçük bir şehre bağlı, virane köydür Bötçenimlerin köyü. Yer yer meşelerle kaplı dağları, bayırları, kavak ve söğütlerle bezenmiş arazileri, ağaç yapraklarından, odun dallarından geçilmeyen çayları ve tabi yerin damarlarından yukarı doğru süzülen buz gibi suları.

Bu köyde insanlar daha bir başkadır. Paytak paytak yürüyüşleri, dayı dayı gezmeleri, ellerinde koca taşlı tespihler, sokak köşelerinde çangur çungur bu tespihleri çekmeler, yumurta topuk ve tabanına basılan ayakkabılar, yırtmaçlı pantolonlar, uzun dağınık saçlar, kirli sakallar ve pos bıyıklar…

Köyün bodur emekçisi Kuyucu Nedim’de böyle bir insandır. Çok çalışkandır. Ekmeğini tabiri caizse taştan, kayadan çıkarırdı. Köyden bir hayli uzakta, kanalın altında bir tarlası vardır. Bu tarlanın yerleşim yerine uzak olması kimi zaman Nedim’i çok yorardı. Lakin uzak olduğu içinde köyden kimse onun bahçesine uğrayamaz, bağına bostanına ilişemez. Ancak oradan geçen çobanlar zamanla bir iki elma, şeftali, erik vb. meyve koparır ağaçlarından. Nedim de zaten aldırış etmez bu ufak kayıplara. Kendi kendine “Dedemin, nenemin hayrı olsun.” der, çalışmasına devam ederdi.

Toprak ormana yakın olmasına rağmen pekte verimli değildir. Ama Nedim’in gayretiyle zar zor bir şeyler yetişmektedir. Her yıl hayvan gübrelerini bin bir zorlukla bu tarlaya taşır. Sürer, karıklar yapar, tohumları eker, fideleri diker. Hele fide zamanı çapalar durur. Nerdeyse vaktinin çoğu bu tarlada geçer. Zaten oradan geçenlerde hemen tarlaya dadanamaz. Tarlada olma ihtimali yüksek diye.

Her yıl olduğu gibi bu yılda Nedimin tarlası sebzelerle doludur. Bir tarafta sırık fasulye karıkları, diğer yanda domates, biber, patlıcan karıkları, üst tarafta nohut, mercimek, arada kabak, salatalık, hatta birkaç kök kavun ve karpuz... Yok, yok tarlada. Hepsini ayrı bir sever Nedim Bey. Gerçekten de var mıdır? Dalından koparıp ta bir domatesi, bahçede yarım ekmekle yemekten daha tatlı. Arasına birde maydanoz, tere, roka sıkıştırdı mı değmeyin keyfine. Tabiri caizse organik babam bunlar, organik. Hepsi leziz, hepsi halis muhlis alın teri…

Bizim Nedimin sebze tarlasına bir ayı dadanır ki sormayın. Her gün Nedim bin bir güçlükle tarlaya gider. Tarlayı ekime hazırlar, fideyi diker, gider gelir sular, gece gündüz başını bekler. Hiçbir zaman acımaz bu uğurda çektiklerine. Yorulmak bilmez çalışır, çabalar.

Ama gel görelim ki bu ayıda bir fırsatını bulur, bir şekilde tarlaya girer, her şeyi altüst eder, yiyeceğini yer, yemediğini de işe yaramaz hale getirir. Bu olay bir zaman devam eder. Sonunda ayıdan iyice bıkan yılmaz çiftçimiz Nedim ondan nasıl kurtulacağını, gece gündüz düşünür durur. Kendi kendine çareler arar. Vursa, ayı çok sinsi vurulacak gibi değil. Korkutsa, hiçbir korkuluğa aldırmıyor. Köpek möpek dinlemiyor. Nasıl bir koca hayvan, adamdan kaçmıyor bile.

Köyde her haliyle millete örnek yaşlı bir insan vardır. Adına Cemal dayı derler, lakabına Net Elli Kilo. Yoksulluk günleri, hanımı ne yapsın şeker çuvallarından birini bozar, herifine kalın bir don diker, elde ettiği kumaş ile. Kim ne görecek pantolon altına giyilen donu. “Para buçuktan, mal biçikten artar” demiş atalar. Her şeye para sayınca, ne yorgan ayağı örter, ne başı. Alimallah dımdızlak kalır insan ortada. Varken değeri bilinmeli paranın. Komşu köylerde akarsu olmadığından devlet koca bir havuz yapmıştır. Yağan yağmurla dolar sular, gıdım gıdım yazın harcanır pancarlara. Cemal’de arkadaşlarıyla bir gün bu havuzu merak edip bakmaya giderler.

Uçsuz bucaksız koca havuzu görünce Cemal dayanamaz. “Vay anam be” der gömleği pantolonu çıkardığı gibi atlar suya. Su, altındaki dona dolar ve şişirmeye başlar. Arkadaşları bakar havuzda sanki koca çuval. Üstünde Net elli kilogram yazıyor. En sonunda biri dayanamaz Cemal’e bakıp kıs kıs gülmeye başlar. Bunu gören diğerleri de gülmekten yerlere yatarlar. Cemal ne yapsın haline bakmadan havuza atladığına mı yansın, yoksa üç beş kuruş para cepte kalacak diye, çuvaldan don dikerek kendisini madara eden hanımına mı yansın. Kimin bir derdi olsa bizim bu Cemal’e koşar, saygıda kusur etmeksizin çare bulmasını ister. Bizim Nedim de kimsenin görmediğinden emin olduğu bir saatte köye namını salmış bu Cemal dayının varır kapısını çalar ve durumunu anlatır. Sıkıntılarını bir bir dile getirir. Acele durumu için akıl, fikir ister.

Cemal dayı:

“Ula! Oğul, ona kuyu kaz” diye öğüt verir sırtını sıvazlayarak, kel başlı, uzun sakallı yaşlı kurt… Bunun üzerine bizim Nedim, yanına çok güvendiği sır saklayabilecek eşinden, dostunda birkaç kişi daha alarak elinde kazma kürek, sebze tarlasına varır. Önceden tespit ettiği bir noktaya işaret ederek, hemen koca bir mezarı andıracak şekilde, derin bir kuyu kazarlar ki bu mezar bırak bir ayıyı yutmayı, sülalesini yutar. Ayı birazda çalıların arasında gizlendiği için üzerine çalı çırpı ile anlaşılmayacak şekilde kapatırlar.

Aradan birkaç gün geçer ve der kendi kendine; “Bi gidip şu kuyuya bakayım ayı içine düştü mü? Hele bide düştüyse ben ona yapacağımı bilirim.” Sabah erkenden kalkar, tırpanı, baltayı, nacağı tek tek gözden geçirir. İşe yarayacakları bir güzel biler. Güneş yükselirken kuşluk vakti, eline bıçak, tırpan, balta, nacak, kesici delici ne varsa alan Nedim yalın kılıç sebze tarlasının yolunu tutar. Ayıya öfkesi de her halinden belli olmaktadır. Ter tırnağından çıkmakta, burnundan solumaktadır. Kızgınlıktan ayıya bin bir lanet okumaktadır. Kendi kendine söylenip durmaktadır.

Soluk soluğa yola koyulmaktadır. Yolda onu bu halde telaşlı gören ahali şaşırır. İçlerinden birisi: “Hayırdır la, nere gidiyon böyle… Nedir bu halin?” Bizim ki öyle kızmış ki ayıya, bir yandan küfür eder bir yandan da hiç aldırmaz yoldakilere… Bakar ki yoldakiler meraktan peşinden geliyor, koşmaya başlar hani biran evvel ayıyı tuzakta bulacak ya. Bunun köyde de duyulmasını ve dedi kodu olmasını da istemez. Bilir köyde günlerdir alay konusu olacağını. Her yıl yüzlerce kör kütük geçtiği bu yollar şimdi çok daha uzundur nedense. Yoncalığı, söğütlüğü, kavaklığı geçer. Kanal boyu takip eder. Gözleri bir yandan da çevresinde birilerini arar.

Kimsenin sağda solda olmadığına kanaat getirince, bir çırpıda çiti aşar, onca tozlu yolu geride bırakarak sebze tarlasına varır. Arar tarar, tuzak muzak yok. Ortalıkta ayıda yok. İmkânsız bir şey… Koca tuzak yok tarlada. Sebzelere el yordamıyla dokunur, bakar ki ayı yine yapacağını yapmış. Domates fidelerini kırmış, fasulye sırıklarını devirmiş, nohut ve mercimeğin altını üstüne getirmiş.

Sinirden ne diyeceğini bilememektedir. Kesik kesik burnundan solumaktadır. Ortalığı dinler, ses de yok. Çalıların altını dolanmaya başlar, hiçbir çalının altında ne kuyu var, ne ayıdan bir iz. Sebzeliğin altına doğru gelince, önündeki çalılarla karşılaşır. “Hele birde şu çalılıkların arasına bakayım, bu ayı oraya mı gizlendi” der, kendi kendine. Çalılara yaklaşmasıyla nerden düştüyse ayı bu tuzağa hiç belli de değil.

“Ula tutun beni, demeye kalmaz kendisini tuzağın içinde bulur bir anda.” Gece erken saatte, hayvan bahçede yapacağını yapmış sonrada tarlanın altında tuzağı fark edemeyip içine düşmüştür. Sabaha kadar kurtulmayı denemiş, sağı solu tırmalamış ama bir türlüde kurtulamamıştır.

Azgın hayvan birde tarla sahibini karşısında görünce; kuyruğunu bacaklarının arasına alır, homurtuyla yalanmaya başlar. Bilir nasıl olsa hasmının kaçacak da yeri yok. O yüzden acele de etmez hiç. Kocaman kuyunun bir başında hayvan, bir başında bizim Nedim. Birbirlerini süzer dururlar. Şimdi düello zamanıdır. Ama bir yandan da korkudan ter içinde kalma ve ufaktan ufaktan altına kaçırma zamanıdır. Artık bundan sonra cana can, dişe diş. Az sonra kavga başlayacak… Sanki mübarek hayvan başlangıç düdüğünü bekliyor.

Ayı koşar bir çırpıda Nedim’in yanına ulaşır. Yavaşça yere yuvarlanan bizimki ölü numarasındadır. Ne yapsın başka yapacak da bir şey yoktur. Bağırsa, çağırsa kim duyar onu, bu cinlerin pinlerin top oynadığı, ne tellalın nede kervanın geçmediği bu gözden uzak gönülden ırak mevkide. Ayı adama sokulur. Adamı artık ayı pancara mı benzetmiş, soğana mı benzetmiş ne bilem kısa bir koklamadan sonra adamı yavaş yavaş yalamaya başlar.

Zaten öfkeden hayvanın her tarafı salyayla dolmuştur. Bizim ki korkudan çoktan kan ter içinde kalmış ve de altına yapmış, zangır zungur korkudan titremektedir. Bıçak nerde, tırpan nerde, hani nerde yanında getirdiği onca silah, hiç bilmiyor. Bir an öfkesinin mağduru olmuştur. Doğrusu hiç düşünemediği bir hale düşmüştür. Keşke tek gelmeseydi. Her şeyi planlamıştı da bu azgın hayvanı nasıl alt edeceğinin, ufak bir planını dahi yapmamıştı. Sanki çantada keklik… Hayvan aldırmadan duracak karşısında, o da istediğiyle vuracak hayvana.

Çaresizlik içinde ayıya sığınmış, Nedim ayının sırtını sıvazlıyor çaktırmadan ve bir yandan da; “Ula! Bötçenim, sen, benden yaman çıktın. Ben ekerim, ben dikerim. Sen gel, hiç zahmet etmeden hazır hazır ye. Arpa ekerim, buğday ekerim, nohut, mercimek ekerim, sen gel ye. Sebze dikerim, meyve dikerim, sen gel ye. Yine de gel Bötçenim. Yine de gel. Dost olalım bundan böyle, ne sana zarar vereceğim, nede yaptıklarına bir şey diyeceğim” der.

Bizimkini köy altında görenler arkasından koşarak gelmişler, ayının homurtusunu duyar duymaz bulmuşlar kuyuyu. Ama nafile yetişemeseler de nasıl ettiyseler kurtarmışlar Kuyucu Nedim’i ayının elinden. Oradan buradan vurarak kovalamışlar hayvanı, yıkılan kuyunun kenarından. Ama bizimki dostluk anlaşmasını çoktan imzalamıştır bir kere ayıyla. Kimseye bir şey söyleyemez. Mahcubiyeti yüzünden okunur. Ama ne çare olan olmuştur bir kere…

Kaynak: Ahmet Öztek  / Bötçenim Hikayeleri

22 Aralık 2022 9-10 dakika 4 öyküsü var.
Beğenenler (3)
Yorumlar