Bötçenim İzmir’de

Bötçenim İzmir’de

Kimi zaman tek kat, kimi zaman çift kat mistik evleri, güneş doğarken nasıl kızıllığına boyarsa, batarken de bir o kadar altın rengine sokar, muhabbeti doğuran sıcacık yuvaları. Damlarda gündüz oynanan bilyeler, seksekler, çelik çomaklar, çüş bindim eşeğeler, geçe karanlığında ise oynanan saklambaçlar, körebeler hepsi aynı kültürün hazinesi. Hepsi yaşamın buz gibi hayata ılık dokunuşları…

Gün akşam olunca bay bayan, çoluk çocuk demeden arazide çalışan tüm aile efradı yavaş yavaş evlerine dönmektedir. Harman ayı tüm sıcaklığını artık geride bırakmaktadır sakince. Kan ter içinde kalan ve pamuk tarlalarında gece gündüz çalışan ırgatların dönüşünü andırır şimdi köy yolu. Traktör sesleri ve akşam eve dönen, büyük baş hayvanların yavrularını bir an evvel yanlarına almak için meleme sesleri bir birine karışır.

Köyde ister istemez birde akşam telaşı başlamaktadır. Fırınlar üç beş ekmek ısıtmak için, çeşmeler bir iki herki su taşımak için köy halkıyla dolar taşar. Çünkü ev işleri harman ayında hep akşama kalmaktadır.

Kara Rıza tek katlı, önde hafif bir balkonu olan on yıllık evinde yaşamaktadır birçoğu gibi. Ne var ki eski evini ufak bir tamiratla ahıra çevirmiş, sağdan soldan kazandığı paralarla üç beş inek alabilmiştir. Köyde bilirsiniz hayat, ne tarlasız, bağsız, bahçesiz, ne harmansız, sabansız olur, ne de ineksiz, merkepsiz, koyunsuz, tavuksuz olur. Herkes gibi Kara Rıza da sahiptir bunların bazılarına az çok. Balkondan Rızanın sesi duyuldu.

 “Mehmet sığırdan kaçan deli inek geldi mi?”

“Gelmiş nasıl olduysa bu gün erkenden.”

“Hayret!”

Bereket yılıdır bu yıl. Harmanda arpalar çuvallara dolmuş, taşmıştır. Koyacak yer bulamaz Kara Rıza. Hele birde arpa fiyatları tavana vurunca, tüm mahsulünü değerlendirme peşine düşer, Rıza. Pazar günü gelip çatmadan mahsulü kasabaya taşır, en yüksek fiyatı verene verir ve doldurur kesesini yüz liralıklarla. Amacı Cumartesi kasabaya kurulan hayvan pazarından kesesine uygun bir düğe almaktır. Nasip der kendi kendine, “Önce Allah yürü ya kulum diyecek, gör o zaman nasıl açılıyor işler birer birer. Nasıl açılıyor rızık kapısı” Nasip olmayınca ağustosun sıcağında ne kadar ter dökersen dök boşunadır.

Hayvan pazarının kurulduğu gün gelir çatar. Rızayı bir türlü uyku tutmaz. Gözü kulağı alacağı hayvandadır. Yatak sanki bir zindandır şu an, ne yana dönse ıstırap. Kalkar odanın ışığını yakar, saate bakar gecenin biridir henüz. “Vay anasını” der “uykusuzlukta ciddi problem.” Tekrar yerine yatar. Hafif bir uykuya dalar özlerini kırpmadan. Bir rüya gelir geçer gözlerinden. Ne kadar haydut, ne kadar hırsız varsa peşindedir Rıza’nın. Sıkıca sarılır cebine. Kalabalıktan kurtulmak ister istemesine, lakin kuytularda tehlikelidir onun için. Koşar yavaş adımlarla sinsi sinsi. Bir ter basar tüm bedenini, kaybolup gidecek sanki bir yıldır verdiği emek.

Dehşetle kan ter içinde uyanır. Bir anda gözlerin açar, gözlerini tavana diker, saatin zırıltısı da ister istemez sinir törpüleyicidir. Hoşlanmadığı bir işi yapacak olsa Rıza sabahın bu saatlerinde, değil saat, horoz, top patlasa, dünya yarılsa yine gözünü aralamaz ama ne yapsın kafaya da koymuştur bu hayvan işini. Doğrulmadan bağırır;

“Cevriyeeeeeeee, Mehmeeeeeeeeeeeeet, Hacııııııı, saat çoktan geldi, haydi kalkın.”

Üstünden çeker yorganı ama hanımın gözü hala yarım kalan uykusundadır. Mahmur gözlerle:

“Ya ne ki senin bu saatte derdin, kalk git beni de mi götürecen pazara.”

“Yok hanım ya, bi iki bardak çay yap, aç karnına gitmeyim da.”

Nafile kalkmaz hanım yerinden. Homurdanarak kalkar ve Mehmet’i kaldırır.

“Mehmet kalk gidelim yavrum biz. Bunlardan hayır yok bize.”

Pazarda bir curcuna bir curcuna, bağrışmalar çağrışmalar, hayvan sesleri ve de bir de sabahın ilikleri donduran ayazı, tamamen sersem etmiştir Rıza’yı. Kesesine uygun bir hayvan bulamadığı gibi, hangi hayvanla pazarlık etse, pazarlık tutmadan bozuluyor ve beş on dakika içinde o hayvan satılıyor başkasına. Bakar bu iş böyle olmayacak Simsarların birinin elinden sıkı bir pazarlıkla üç aşağı beş yukarı bir düğe kapmayı başarır. Birazcık inattır ama hayvan elbette alışacaktır köydeki hayvanlara. Rıza hayvanı çekerken pazarın kapısına doğru, oğlu Mehmet’te elinde ucu kırık sopasıyla hayvanı iteklemektedir.

Güneş doğar doğmaz, ışıklarıyla yalar ortalığı. Rıza’nın da yenice uykusu dağılmış gözleri kamaşmaktadır güne doğru baktıkça. Hayvanı traktöre bindirip çarşının yolunu tutarlar. Amaçları evin eksiklerini tamamlamaktır. Sebze pazarında Rıza pek de sevmediği köyün yaygaracısı Çetelerin Hallaa ile karşılaşır. Hallaa, Rıza’ya bakar bakar güler. Rıza aldırmaz, aldırmaz ama kendini de tutamaz.

“Ne gülüyon ulan, yüzümde bir şey mi var.”

Hallaa gülmeye devam ederek. “Kaça aldın,”

“Neyi kaça aldım.”

“Onu”

“O ney”

Kara Rıza’nın aklına aldığı hayvan gelir ve “Sana ne” der. Kaça aldıysam aldım.”

“Hayvan” der Hallaa “senin gibi,”

İyice sinirlenen Rıza bu uğursuz nerden buldu beni diye kendi kendine serzenirken:

“Senin işin yok mu?

Sabah sabah başımda dikiliyon.”

“Hayvan diyorum hayvan, aynı sana benziyo, hem inat hem de kuyruksuz”

“Get ulan şurdan.”

“İnanma” der. Rıza’nın da sinirlendiğini görünce gülerek uzaklaşır Çetelerin Hallaa.

Köye varır varmaz bizimkini bir gurur sarar ki sormayın. Nasıl sarmasın pazardan geliyor kuşluk vakti. Hele bir de vagonda ucuza kapattığı düğe. Köy meydanındakiler aralarında konuşuyorlar. Birisi:

“Helal olsun şu Rıza’ya yine kapmış bir düğe.”

“Adam çalışıyo ya hakkıdır, bizim gibi miskin miskin yatmıyo ya”

Eve varınca traktörü kapıya eğler, Mehmet’e dönerek: “oğlum açlıktan ağzım dilim kurudu. Annen çayı yaptıysa çayımızı içip öyle hayvanı indirek” der.

Kapıdan bağırır;

“Gız Cevriye kalktın mı?”

İçerden ses seda yok, bizimki tekrar, tekrar bağırınca komşular kapıya çıkarlar. Rıza:

“Lan oğlum bunlardan hayır yok, şu hayvanı indirek bari.” Der ve vagona atlar, şöyle bir hayvanı okşar, sever sevmesine de hayvan terstir, bizimki boynuzlanan eline aldırmadan,

“Gel kızım, gel yavrum.” Hayvan boynuzlamaya devam eder. Bizimki:

“Dur ha!” demeye kalmadan hayvana bakar ki hayvan gerçekten kuyruksuz. Elini kafasına vurur, “vah benim kafama…”

“Lan Mehmet koş,”

“Ne oldu baba”

“Hayvan, Hayvan kuyruksuz çıktı.”

“Ne diyon baba ciddi misin?”

“Allah seni ne etmesin, ben görmedim sen de mi görmedin” der oğlana bir şamar patlatır.

“Hemen gidip geri verek şunu”

Traktöre atlar atlamaz, tekrar sürer kasabaya doğru, köy meydanında yine konuşmaktadır millet,

“Ne oldu la bu Rıza’ya”

“Garibim bir şey unuttu galiba.”

Gerçekten de bu sefer kan ter içinde kalmıştır, Rıza. Ararlar tararlar nafile, simsarcı bulunmaz ne çarşıda, ne hapanda, nede pazarda. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Durur mu daha, sakat hayvanı satan simsarcı kasabada. Çaresiz dönmek üzeredirler. Sinirleri alt üst olmuştur. Ama içinden yine bir dürtü, “üzülme Rıza nasibin böyleymiş,” ağzına bir şey gelir diyecek olur diyemez. Tövbe, tövbe.

Köyün altında meydan yine kalabalıklaşmıştır. Bir gırgır, bir şamata sormayın. Yetiştirmiştir Kara Rıza’nın kuyruksuz sığır aldığını millete çoktan Çetelerin Hallaa. İçlerinde Rıza’nın apar topar geri dönmesine şimdi anlam verenler de kahkaha tufanına boğmaktadır köy meydanını. Oğlana dönerek: “Ben bu köyden göçersem, aha bu meydan ve Deli Hallaa yüzünden olur bilin ki.” Oğlan sesini çıkarmaz. İster istemez o da üzülmüştür. Artık babasıyla ne kadar dalga geçseler yeridir. Biraz da dikkatsiz davrandığı için kendini suçlamaktadır. Hayvanın kuyruksuz olması alacakaranlıkta ikisinin de gözlerinden kaçmıştır. Köydeki ihtiyarlar, ihtiyar babasıyla, hanımlar hanımıyla, çocuklar çocuğuyla dalga geçip durmaktadır Rıza’nın. Artık kahveye de gidemez olmuştur. Gerçi kötü niyetleri yoktur, ama yersiz bu abartı ağrına gitmektedir Rıza’nın. Başlangıçta aldırış etmese bile köylü abarttıkça abartır. Nerde bir kuyruksuz hayvan görseler,

“Rıza senin ki” derler. Başka biri “Rıza diğerlerinin kuyruğunu da keste tamam olsun.”

Başka biri:

“Yakışır abimize.”

Günler, haftalar geçmiştir, hala köy meydanının gündemi değişmemiştir. Rıza artık bunu kendine dert etmiştir.

“Ulan o simsarı bir yakalarsam, ben biliyom yapacamı” der durur. Harman işleri bitince ortalık durulsun ben şu İzmir deki akrabalarımı bi ziyaret edeyim. Hem iş bulursam şu köylünün dilinden kurtulurum diye düşünür. Eşinin ve babasının rızasını aldıktan sonra İzmir’de yaşayan köylülerine telefon eder ve çok borçta olduğunu oraya çalışmaya gelmek istediğini söyler. Onlarda ne yapsın “hele bir gel, bi görüşek bir şeyler ayarlarız senin için” derler. Neyse bizim Rıza yolluğunu yaptırır ve Tokat İtimattan İzmir tarafına bir bilet alır. Tüm köylüler bunu içlerinde buruk bir hisle yolcu ederler ve arabaya bindirirler. Eee birazda kendileri sebep olduklarını düşünürler Rıza’nın gitmesine. Az sonra araba kalkar. Vakit akşam vaktidir. İkide bir sıkışan bizim Rıza, birazda yola çıkmadan önce aşırı kaçırdığı yemeklerden rahatsız mı oluş ne, her mola yerinde tuvalete koşar. Uyumaya çalışır. Ve bir gözü açık, diğer gözü kapalı yarım yamalak bir uykuya dalar. Bizim Rıza’nın bindiği otobüs ile aynı firmanın İzmir tarafından gelen arabası Ankara’ya yakın bir yerde yarım saat yemek molası verirler. Uykulu gözlerle biraz da mola verildiğine sevinen Rıza tuvalete koşar ve hemen geri döner koltuğuna oturur. Arabayı kaçırmamak için yerinden bir daha ayrılmamaya karar verir. Yola ilk defa giden bizimki arabadan bir daha inmez. Birazda geçmiştir karnındaki sancı.

Artık araba İzmir’e varmak üzeredir. İlk yolculuğun verdiği yorgunluk ve heyecanla birlikte valizini kapan Rıza hemen bir servise atlar ve çarşıya varır. Aranır didinir nafile elindeki adresi bir türlü bulamaz. Az daha öteye gidince orda bir köylüsüne rastlar. “Vay ağabeycim sen burada ne yapıyon bende buraya falancanın yanında çalışmaya geldim.” diyerek köylüsünü sevinçle kucaklar. Karşısındaki köylüsü tamamen şaşkın bir halde “Lan salak ne çalışması, ne İzmir’i, sen benimle dalga mı geçiyon, Burası İzmir değil Tokat, Tokat” der.

“Ne diyon sen yahu ben hayal mi görüyom, o kadar yolculuk birde yoldaki tuvaletler ve karın ağrısı.”

Karşısındakini bir türlü inandıramaz olanlara çaresiz cebinden çıkardığı otobüs biletini gösterir. Meğer anlar ki bizimki Ankara’ya yakın bir yerde yanlış otobüse binmiştir ve İzmir diye Tokat’a geri gelmiştir. Zaten gezindiği yerde biraz tanıdık geldiğinden şaşkınlık içinde köylüsüne rastlamıştır.

Hemşerisi

“La sus senin yaptığın bu ahmaklığı başka bir yerde söyleme, Alimallah çevre köylerden falan duyarlar da pancar kantarında bezimizi sürerler.”

Bizimki ister istemez köye döner, çaresizdir. Kuyruksuz düğenin peşine bir de bu hikâye duyulursa ki duyulacağı aşikârdır. Nasıl duyulmasın İzmir’e gideceğini herkese kendisi yaygara yapmıştır. Her gördüğü köylüsüne “Sizin yüzünüzden gidiyorum” demeseydi bari. Allah’ım nedir bu başıma gelenler diye içinden geçirirken kasabaya varır. Kasabada akşamı eder. Gece bari köye gideyim der. Nasıl olsa herkes yatmış olur. Sabahda erkenden çıkarım kim ne diyecek. Şu Çetelerin Hallaa olmasa belki başına gelenlerin hiç biri büyütülmeyecek ama. İşte Hallaa var. İşi gücü onunla bununla eğlenmek… Laf taşımak, dedikodu yapmak… Geleni gideni makaraya sarmak… Köylüde yılmıştır ama çoğu içinde bir eğlencedir onun bu şarlatan konuşmaları. Nere gitse hemen milleti başına toplar “ula ahali duydunuz mu filanda şunu yapmış, filan da bunu yapmış.” Ne kadar uzak gitse Rıza kaçamaz bir türlü Hallaa’nın şerlerinden. Yorgun argın evdedir. Hamını bile gülmekten kendini tutamaktadır Rıza’yı görünce. Rıza sinirli bir hal ile “Sen bari yapma karı. Neticede insanız geliyor işte başa”

“Bey ben sana gülmüyorum ki”

“Ya neye gülüyorsun.”

“Hallaa, Hallaa var ya,”

“Lafı geveleme ne olmuş o soysuza yine bir şey mi söyledi benim için.”

“Yok ya, senin başına gelenin daha beteri onunda başına geldi.”

“Ne diyon sen karı? İyice meraklandım şimdi.”

“Bu sabah, oğlu deli Selo yok mu, sen erkenden kalk, git eline bir tırpan parçası al,”

“Eeeeee”

“Hallaa’nın İneklerin hepsinin kuyruğunu yarıdan yarıdan kes, yere sürtünüyo diye”

“Ne diyon karı ciddi misin?”

“Hem valla hem billa, Akşama kadar kaç veteriner çağırsalar durmadı hayvanların kanı, ne yapacaklarını bilemediler ahırı kan götürdü. Bu başımıza hiç gelmedi diyor veterinerler.”

“Valla hanım gülmeyecem gülmesine de, Şu Allah’ın işine bak, boşa dememişler etme bulma dünyası, bana ettiklerini çeksin gavat oğlu, gavat.”

“Sana ne etti ki”


“Karı senin de hiçbir şeyden haberin yok, bütün çıbanın başı o, milleti bir birine takan, o söylemese kim ne bilecek benim kuyruksuz düveyi satın aldığımı. Şimdi rahatladım. Millet bana ne kadar gülerse gülsün, bir aynısını ona da gülecekler. Ve bende gülecem ona…”

21 Şubat 2023 12-13 dakika 5 öyküsü var.
Beğenenler (5)
Yorumlar