Bu B/aşka Kahır 4

İlk duyduğunda bu hikâyeden çok etkilenmişti Tarık. Ne acıdır ki onu da dramatik bir son bekliyordu.

Varoş mahallelerin ufuksuz, çaresiz yoksulluğunda sırt sırta vererek birlikte büyümüşlerdi Tarık ile Tolga. İlk aşk ilk kavga ilk iş derken hayat dostluklarını daha da sağlamlaştırmıştı. Askerlik zamanına kadar hiç ayrılmadılar birbirilerinden.

Hayata dar pencereden baktıkları toyluk ve yokluk dönemlerinde ilk merak salıp yaptığı iş müzisyenlikti Tarık’ın. Mahallesinde sokak düğünleri olduğu zamanlar, oynayanlara takılan ala turaları çocuklar almasın diye toplayıp çalgıcılara teslim eder, karşılığında harçlık alırdı.Bir müddet sonra org çalmayı öğrenme isteğiyle para biriktirmeye başladı. Biriktirdiği paraların bir kısmını ayırıyor, ilk aşkı, ilk cinsel birlikteliği, ilk seni seviyorum dediği Esra’ya hediyeler alıyor, ara sıra ilişkilerine dair hayaller kurduklarında, "Bak göreceksin. o klavyeyi satın alıp çalmayı öğreneceğim ve herkes tarafından aranan bir müzisyen olacağım. Kim bilir belki bizim düğünümüzde bile ben çalarım" diyordu.

Kız da sırılsıklam âşıktı. Her buluştuklarında daha önce heyecandan dizlerini titreten kimse olmadığı için, aşkın tam karşılığı Tarık olmalıydı. Zira ona ilk değer veren kişi Tarık’tı. Yaşadığı ve yüreğinde hissettiği garip duyguları daha önce hiç tatmamıştı.

Tarık’ın askere gideceği gün gelip çatmıştı. Toplanan kalabalıkla tek tek vedalaştıktan sonra, sıra sevdiği kıza geldiğinde, sımsıkı sarıldığı sırada, askerde harcaması için eşi dostu tarafından cebine sokulan paraların hepsini kızın çantasına usulca bırakmıştı. Ne de olsa yakında Esra’nın üniversite sınavı vardı ve kazanırsa kimselere muhtaç olmasın, zorluk çekmesin istiyordu.

Yoğun şekilde mektuplaşmalar ve hasret dolu telefon görüşmeleriyle geçerken günler, acemi birliğini bitirmiş usta birliği doğuya çıkmıştı. Sevdiği kız ise üniversiteyi kazanmış, ilk defa büyük şehre gitmişti.

Usta birliğinde yetenekleri keşfedilen Tarık, sık sık operasyonlara gitmeye başlamış, birliğine 2-3 haftada bir dönebilir olmuştu. Buna rağmen döner dönmez ilk işi anne babasından önce Esra’yı aramak oluyordu. Her görüşmelerinde Esra’nın kendisinden yavaş yavaş uzaklaşan ses tonunu hissetse de kötüye yormak istemiyor, aynı hasret, aynı sevda, aynı samimiyetle konuşmaya devam ediyordu. Ta ki son görüşmelerin birinde dayanamayıp “Neyin var senin? Neden bana karşı soğuksun? “ sorusunu sorana kadar…

“Bak ben daha fazla sürdüremeyeceğim bu ilişkiyi Tarık. Tamam, kabul ediyorum. Çok mutlu oldum sayende. Aşkı İlk sende görüp tattım. Hayata dair çoğu şeyi seninle öğrendim. Ama hayatın gerçekleri bunlar değilmiş. Küçücük bir mahallede büyüdük nihayetinde ve ikimizde cahilmişiz o zamanlar. Adına ne dersen de, vicdanım sızlıyor ama yapabileceğim bir şey yok. Beni nasıl görmek istiyorsan öyle gör. Saygı duyarım. Sadece şunu bil ki artık ben yokum!”

Bir müddet sustu Tarık. Milyonlarca söz geldi dilinin ucuna. Dağ gibi gururu vardı, yutkundu. “Başka biri mi var?” diye sordu sesi titreyerek. Sustu Esra. Cevap vermedi. Bu Tarık’ı daha çok kızdırdı “Maymun gözünü açtı mı diyorsun?” diyebildi kinayeli bir tavırla.

“Evet Tarık, maymun gözünü açtı. Ve lütfen artık beni arama. Hoşça kal!”

Sonbahardan çıkarken dağlarda açan ilk çiçek, herkesin gözünde dünyanın en güzel çiçeği gibi görünüyordu. Ta ki ilkbahar gelip de dağlar ovalar ve bahçeler bin bir çeşit çiçeklerle dolana dek…

Daha sonra saniyeler ay, dakikalar yıl gibi gelmeye başladı Tarık’a. “Bir an öce askerliğim bitse de sevdiğime kavuşsam, yeni bir hayat kursam.” düşünceleri yerle bir olmuş, onun yerini, “Bitse, memlekete dönsem ne olacak ki!” çaresizliği almıştı.

Zaman zaman ayrılığı hazmedemeyip öfke patlamaları yaşıyor, bazı anlarda ise kendi eksik yanlarını düşünüp ideolojisi, hedefleri, yaşamdan daha farklı beklentileri olan Esra’ya hak vermeye çalışıyor, nihayetinde hep kendine mağlup oluyordu. Kimselere anne babasına bile söyleyememişti ayrıldıklarını. Tek dertleşebildiği kişi durumdan haberdar olan Tolga’ydı.

- Bir başkasına içini dökmek, intiharı ertelemektir.-

O da yaşanılan süreçte Esra’nın yaptıklarına anlam veremeyip yorumsuz kalıyordu çoğu telefon görüşmelerinde. Verebildiği tek teselli, hayatın devam ettiği ve org çalma hevesinden vazgeçmemesiydi.

Askerliğini bitirip memleketine döndüğünde bir müddet hayata adapte olmakta zorluk çekti Tarık. Her gece birlikte içip dertleşiyorlar, “Neyimiz eksik? Nerede yanlış yaptık?” diyerek sorguya çekiyorlardı kendilerini. Neyse ki çok geçmeden Tolganın da maddi desteğiyle org almış, öğrenme arzusuyla dikkatini biraz olsun dağıtabilmişti. Nota bilmese de 5-10 kadar popüler şarkının melodilerini ezberleyip acemiliğini üzerinden yavaş yavaş attıktan sonra düğünlere gitmeye başlamıştı.Tam da o dönemlerde başlamıştı Tolganın gönül ilişkisi. Detayları bilmese de arkadaşının yüzündeki masum ve çocuksu mutluluğu görmek mutlu ediyordu Tarık’ı. “Kim bu seni seçen talihsiz kız?” esprileri yaparak sorgulasa da yeni filizlenmiş ilişkiyi fazla irdelemek istemiyor, konunun üzerinde de çok durmuyordu.

Gönülleri bir olsa da yaşam mücadelesinin zorluğu ve kendilerine göre geçerli sebeplerden dolayı kopmaya başladılar birbirilerinden. Tarık müzisyenlikte gün geçtikçe ustalaşıp uzak yerlerden teklifler alıyor, Tolga ise sevdasının peşinden koşuyordu.

(Melodiler üzerine kuruluydu belki de hayatlarımız. Ve bazı müzikleri seslendirmekle görevli kuşlar vardı sanki etrafımızda. İlkbaharı serçeler, sığırcıklar, kırlangıçlar, sonbaharı ise kargalar üstlenmiş gibiydi. Sesleri ya hayat veriyor ya da yaşamdan soğutuyordu bizi.)

Günlerden bir gün kendisi gibi müzisyen olan arkadaşına, namı herkes tarafından duyulmuş köy ağasının ziraat mühendisi oğlu için, açık alanda nar bahçelerinin ortasında yapılmak üzere düğün teklifi gelmişti. Tarık bu haberi duyar duymaz heyecanlandı. Hikâyesi ruhuna işlemiş nar ağaçlarını görmek istiyordu. ve arkadaşına, onun yerine düğüne gitmek istediğini, karşılığında ücret talep etmeyeceğini söyledi. Arkadaşı bu teklife anlam veremese de emek vermeden, el oynatmadan kazanacağı parayı düşünüp kabul etti.

Düğün günü gelip çattığında, batmak üzere olan güneşin hüzün kızıllığı, akşam serinliğiyle birlikte nar ağaçlarının yapraklarının arasından süzülüp ışıltısını yansıtıyordu bahçede kurulan masalar ve sandalyelerin üzerine. Düğüne gelen davetlilerin hayranlıkla temaşa ettiği manzara, adeta masal kitaplarında mübalağa etmelere doymamış hayalperest yazarların lanse ettiği görselliği andırıyordu. Devasa kazanların başlarında omuzlarına terlerini silmek için astıkları havlularla en güzel yemeklerini yapan aşçılar, her masaya bakan kadın-erkek, en az iki garson vardı. Çadırlar kurulmuş, birkaç eksik dışında hemen herkes yerini almış eğlencenin başlamasını bekliyordu. Çocuklar için getirilmiş palyaçolar gösteriler yapıyor, ücretsiz pamuk şekeri, kâğıt helva dağıtılıyordu.

Müzisyenler yerlerini alıp cihazlarının akortlarını ayarlamış, bağlantılarını kurup son kontrollerini yapmışlardı. Düğün hareketli ve herkesin aşina olduğu müziklerle başladığında, Tarık yeteneklerini sergilemek yerine, daha önce klavyesine kaydetmiş olduğu melodileri açıp parmaklarını oynatarak çalıyormuş gibi yapıp çevresindeki nar ağaçlarının toplanmaya hazır meyvelerine hayranlıkla bakıyordu. Hava tamamen kararmış geri kalan davetliler de gelmişti. Gelin ve damadın bahçeye gelecekleri anons edilir edilmez kabloları ağaçların arasından geçen ışıklar söndürülmüş, meşaleler yanmış, maytaplar tutuşturulmuş, havai fişekler ve dilek fenerleri sevinç çığlıkları eşliğinde gökyüzüne gönderilmişti.

Az sonra ıslıklar, alkışlar eşliğinde davetliler arasındaki gençlerin karşılıklı ve yan yana dizilerek kollarıyla köprü oluşturup aralarından geçmelerini sağladıkları gelin ve damat çıkmışlardı sahneye. Daha önceden planlandığı gibi sevda yüklü slow bir şarkı eşliğinde dans etmeye başladılar. Kızının mürüvvetini gören annesi, fazlasıyla duygulanmış, yanaklarına doğru süzülen gözyaşlarını yazmasının omuzlarına gelen ucuyla silerken eşi ise hüznü belli olmasın diye ve dikkatini dağıtmak için masadaki rakı kadehini kaldırıp yanında oturan mağrur duruşlu köy ağası dünürüyle tokuşturup yudumluyordu. Dansları bitip yerlerine oturdukları sırada göz ucuyla gayriihtiyarî geline baktı Tarık. Bu yaşına kadar çektiği tüm acıları, gördüğü tüm kâbusları bir araya getirseler, böylesine bir kâbus edemezdi. Baktığı kişi Esra’dan başkası değildi.

Deprem sonrası günlerce enkaz altından çıkmaya çalışırken tekrar depreme yakalanmış, okyanusun dibinden yukarıya, suyun üzerindeki oksijene doğru kulaç atarken son hamlesinde ayaklarına kramp girmiş, hayatı kurtarılsın diye bindirildiği ambulans uçurumdan yuvarlanmış, günlerce susuz kalmış yavru ceylanın ırmak kenarından kana kana su içmek isterken, ilk yudumunda timsahlar tarafından yakalanmış çaresizliğini hissediyordu adeta yüreğinde.

Beyninden aşağı kaynar sular dökülürken aynı zamanda da boncuk boncuk beliren soğuk terler süzülüyordu alnından. Bir an için öylece bırakıp gitmek istedi her şeyi. Ardından Esra’nın onu görmediğini fark etti ve başkasının yerine düğüne geldiğini hatırlayıp vazgeçti “Kim bilir belki bizim düğünümüzde ben çalarım” demişti Esra’ya. Ve şimdi gerçekten de o çalıyordu. Farkında olmadan sözünü tutmuştu. Ama tek bir farkla…Ne o anki mutluluk ne de düğün ona ait değildi! Sadece müzisyen olarak görevliydi.

Tanınmamak için yanındaki müzisyen arkadaşından şapkasını isteyip taktı. Düğün bitene kadar başını öne eğerek, göz ucuyla Esra ve ziraat mühendisi müstakbel eşini süzerek, ne çare, çalmaya devam etti. Esra ise hayatında ilk kez giydiği gelinliğin heyecanı ve konukların ilgisinden dolayı hiç bakmamıştı müzisyenlere. Onun için görevini yapan insanlardan ibaretlerdi sadece.

Düğün bittikten sonra Tarık ve arkadaşları cihazlarını arabaya yüklemeye başladıkları sırada Esra’nın babası ve köy ağası dünürü, yanlarına gelip verdikleri emeklerinden dolayı tek tek tokalaşıp teşekkür etmeye başladılar. Vedalaşma sırası Tarık’a geldiğinde elini iç cebine atıp para çıkaran Esra’nın babası, “ Her şey için teşekkürler” dedikten sonra tıpkı Tarık askere giderken kimselere belli etmeden Esra’nın çantasına para bıraktığı gibi cebine bıraktı memnuniyetinin simgesi olan, anlaştıkları miktar harici bahşişi. Yutkundu Tarık. Daha önce morali bozuk olsa bile yüzlerce kez sahte gülücük atmayı başarmıştı gittiği düğünlerde. Ama bu sefer farklıydı. Suratını asarak başını önüne eğip “Teşekkürler” diyebildi sadece. Konudan bihaber olan Esra’nın babası, “Neyin var evladım? Farkında olmadan bir yanlışımızı mı gördünüz yoksa? Eğer öyleyse düğün telaşımıza verin lütfen. Malum, kız babasıyım ve başka evladım yok. Her şeyin onun açısından kusursuz olması için uğraşırken sizleri ihmal ettiysem kusuruma bakmayın” dedi, elini Tarık’ın saçlarına uzatıp şefkatle okşayarak.

Çığlığını yutkundu Tarık. Söyleyemediği şeyler, haykıramadığı küfürler küflendi dilinde. Daha önce onu ağlarken Tolga’dan başka kimse görmemişti ve konuşmayı denese ağlayacağını hissetti. Cevap vermeden arabaya bindi. Arkadaşı, “Siz onun kusuruna bakmayın. Ailevi sıkıntıları var da…” diyerek durumu kurtarmaya çalıştı.

-Ruhlarındaki vaveylaları susturmuş insanlar, “Seni seviyorum” u fısıldarlar… -

Evdekiler bu kahrolmuş halini görsünler istemiyordu. Yanına orgunu alıp yolda ayrıldı müzisyen arkadaşlarından. Bayiye uğrayıp sarhoşluk eşiğinin çok üzerinde alkol satın aldı. Ucuz bir pansiyon tuttu kendine. İlk işi başından geçenleri anlatmak için Tolga’yı aramak oldu ama o sırada uzun yolculuğa çıkan arkadaşına bir türlü ulaşamıyordu… “Sen bari yapma lan!” diye öfkelenerek telefonu duvara fırlattı. Suyu bile bu kadar hızlı tüketemeyeceği şekilde içki içiyor, hüngür hüngür ağlıyor, küfürler savuruyordu boşluğa. Ne yapsa geçmiyordu siniri. Bir an da ayağa kalkıp “Hepsi senin yüzünden!” diye haykırarak orgu kucaklayıp var gücüyle duvara doğru savurup parçaladı. Gürültüyü duyup odanın kapısını tıklatarak “Her şey yolunda mı?” diye soran görevliye, “Hiçbir şey yolunda değil ulan! Rahat bırakın beni!” nidaları yankılandı odada. Dakikalar geçtikçe otokontrolünü kaybediyor, “Demek zengin köy ağasının ziraat mühendisi oğlunu seçtin!... Üstelik ben yaptım düğününüzü!” diye tırnaklarını yiyerek mırıldanıyordu. Eline geçen kâğıt parçasına bir şeyler yazdıktan sonra aniden banyoya doğru yönelip duş perdesini yerinden söktü. Sandalyeye çıkıp havalandırma camının demirine doladı ve ardından perdeye düğüm atıp boynuna geçirdi. Altındaki sandalyeyi ayağıyla ittirdi. Titreye titreye son nefesini verirken bile gözlerinde ne korku ne de ölüm, sadece öfke dolu bakışlar vardı.

-Ruhu duymuyordu zalimlerin. İnsan kime küsüp, kime öfkelenirse öfkelensin, sadece kendinden intikam alabiliyordu. -

Öksürmeye başladı Tolga. Tarık’ın mezarı başında yediği ayaz, onu hasta etmek üzereydi. İç cebinden Tarık’ın intihar etmeden önce yazdığı notu çıkarıp, “Affet beni Tarık. Veremedim. veremezdim bu notu Esra’ya. Ne düğününde org çaldığını, ne de intihar ettiğini bilmedi, bilmeyecek hiçbir zaman. Bana kızacaksın muhtemelen ama o artık bir yol çizmiş kendine. Mutluluk paylaşınca çoğalsa da mutsuzluk tek kişide toplanmalı. Acısının ne kadar zor, tarifsiz olduğunu en iyi sen biliyorsun. Yayılmamalı insanlara. Başkaları da üzülmemeli.” Dedikten sonra hüzünlü ve kendiyle alay eder şekilde gülümseyip devam etti. “Sana bunları anlatıyorum ama kendi yaşadığım içler acısı olayları düşündükçe ne yapmam gerektiğine karar veremiyorum. Yine de “Beni bırakıp parayı seçtin. Ben masumiyettim o adam maddiyat. Maddiyatla maneviyatını ne kadar doyurabilirsin? İnsan ömrü sonsuz mu? Kaç yıl yaşar yapay mutlulukla? Evet, senin yüzünden, insanlara kalmayan güvenim yüzünden intihar ediyorum ama şunu bil ki, ölen ben değilim, masumiyet!” yazmışsın. Üstelik düğününde müzisyenlik yaptığını, babasıyla sohbet ettiğini de eklemişsin. Ben seni çok iyi tanıdığım için, tüm bunları öfkeyle yazdığını düşünüp bıraktığın notu vermedim Esra’ya.”

- Eski yaralarımız kabuk bağlamıyordu bir türlü. Hiçbir kan grubu uymuyordu ve yetmiyordu kendi kanımızda dolaşan acılarımızı mutlulukla takas edip yenilemeye. Neyseler, keşkeler suni teneffüsümüz oluyordu geçici süre. Kırk bıçak darbesi vardı sırtlarımızda, ilki kadar acıtmamıştı geri kalan otuz dokuzu. Bu yüzden başkaları da üzülmesin istiyorduk kahrolurken. Kırk birinciye de razıydık.-

Yine aynı kâbusla yeni güne uyandığında terden üzerindeki eşofmanları sırılsıklam olmuştu Tolga’nın. Neyi unutmaya çalışsa en çok hatırladığı şey o oluyordu. Ve bu istemsiz hatırlayış onu çıldırtacak gibiydi. Duş alıp kendini toparladıktan sonra, sanki uzun zamandır beklediği işaret gelmiş gibi bir hışımla çıktı evden. Dükkânı hiç açmadı. Açması için arkadaşını da aramadı. Başını önüne eğip kimseleri görmek istemeden, insanların yapay sohbetlerinden kaçarcasına hızlı adımlarla internet kafeye yürüdü. Aklıyla vicdanı arasında gelgitler yaşıyor, aklı galip gelmesin diye kendini ikna etmek adına, “Ya şimdi ya da hiç!” diye mırıldanıyordu kafeye girerken. Bin kere düşünüp binlerce kez vazgeçtiği maili sonucu ne olursa olsun göndermeye kararlıydı. Önündeki ekranda mail sayfası açıktı. Son bilgileri de ekleyip ileteceği adresi yazarak “Gönder” tuşuna tıkladı.

- Islandıysan yağmurdan değil, buluttan intikam al.-

15 Kasım 2022 15-16 dakika 8 öyküsü var.
Beğenenler (1)
Yorumlar