Denizden Gelen Kısmet

Hani bazen sen nasibini aramak için çıkarsın ya yola; Bilemezsin ki niyetinle nasibin bir mi? Senin istediğini O istiyor mu? İstediğin nasibin mi bilemezsin ki! Belki de O senin istediğinden, daha güzelini nasip edecek bilemezsin... Bilemeyiz ki!

Her sabah olduğu gibi o sabah da saat dörtte balıkçı barınağından “vira bismillah” diyerek hareket etti. Karadeniz’in hırçın suları onun kadar cesurunu görmemişti. Bir başına açılırdı azgın sulara. Karadeniz’in en coşkulu olduğu mevsimde bile korkusuzca sürerdi teknesini denize. Çocuk yaştan beri tek bildiği iş buydu. Babasından kalan bu eski beyaz taka, ne fırtınalardan, ne dalgalardan çıkmıştı onun cesareti sayesinde.

Yalnız olmayı seviyordu. Kimseyle pek konuşmuyor, insan içine karışmıyordu. Tek sevdası Karadeniz’in hırçın sularıydı. Bu hırçın sularda buluyordu huzuru. Ne usta balıkçıları yutmuştu oysa bu sular. Fırtınalı günlerde bile tek başına denize açılmasına kızanlara;

“Ölümüm Karadeniz’in elinden olsun” diyordu. Umursamıyordu kimseyi. Duymuyordu söylenenleri.

Cesur olduğu kadar da temizdi kalbi. Öyle güzeldi ki yüreği, tuttuğu balığı, gördüğü garibana, ihtiyar muhtaçlara, sokaktaki kedilere dağıta dağıta gidiyor, bazen balık pazarına bile varamadan bitiriyordu. Bunu yaparken kimseyi incitmiyor, aksine mahcubiyet duyuyordu. Bu insanların muhtaç duruma düşmüş olmalarının onların suçu olmadığını düşünüyordu.

O gün açıldığı vakit sakin olan deniz, çok geçmeden dellenmişti. Daha ağını bile atamamıştı. Havanın bozacağını akşam ajansında dinlemişti. Çok uzağa açılmayı düşünmüyordu zaten. “Günlük rızkımı çıkaracak kadar avlansam yeter bugün” diyordu. Fazlasında gözü yoktu. Böyle fırtınalı günlerde çok açılmaz, rızkı çıktı mı “Allah bereket versin” deyip dönerdi geri. O günde öyle yapacaktı.

Ama Karadeniz onu yutmaya yemin etmiş gibiydi. Rüzgar her yandan esiyor, teknesini bir o yana, bir bu yana yatırıyor, denizin ortasında hamsi gibi zıplatıyordu. Sahilden epeyce uzaklaşmıştı. Sisin de etkisiyle görmekte zorlandığı sahil, gözden iyice kaybolmuştu. Birden bire kuzey doğudan gelen deli bir rüzgar onu tuttuğu gibi teknenin kenarına çarpıvermişti. Ne olduğunu bile anlayamamıştı. Kafasından süzülen sıcaklığı fark etti. Kafasını öyle kötü çarpmıştı ki, yerinden kalkamıyor, hareket bile edemiyordu. Yavaş yavaş kapanan göz kapaklarına sözü geçmiyordu. Karadeniz’e karışan iri yağmur damlaları, sanki denizi taşırmaya kararlıydı.

Kendine geldiğinde fırtına durmuştu. Nerede olduğunu hiç bilmiyordu. Elleriyle destek alarak önce yavaşça oturdu. Sonra ağır ağır doğrulup ayağa kalktı. Etrafına bakındı ama iyiden iyiye yoğunlaşan sisten on metre ötesini bile göremiyordu. Pusulasını aradı, bulamadı. Fırtına alıp götürmüş olmalıydı. Sis yüzünden ne tarafa gideceğini bilemiyordu. Acaba bekleyip sisin dağılmasını mı beklesem diye düşündü. Saatine baktı, gözlerine inanamadı. Saat öğleden sonra dördü gösteriyordu. Bir buçuk saate varmadan hava kararacaktı. Saatlerce baygın halde kalmış olmalıydı. Başını yokladı. Kafasının arkasında büyükçe bir yara vardı. Bu korkusuz delikanlı paniklemeye başlamıştı. Yaralıydı, pusulası kaybolmuştu, her yer sisle kaplıydı ve havanın kararmasına da az kalmıştı.

Ne yapacağını bilemez haldeydi. Teknesini kontrol etti. Önemli bir hasar almamıştı. Bu fırtınadan da sağlam çıkabilmeyi başarmıştı. Durmuş olan teknesini tekrar çalıştırdı ve bir bilinmeze doğru ilerlemeye başladı. On beş dakika kadar ilerlemişti ki, bir karartı görür gibi oldu. Sis yavaş yavaş dağılıyordu. Teknesini karartıya doğru sürmeye karar verdi. Yakınlaştıkça gördüğü şeyin bir kara parçası olduğunu anladı. Biraz daha yaklaştığında gördü ki bu bir ada parçasıydı. Daha önce hiç görmediği bu adaya çıkmaya karar verdi. Belki bir yardım bulabilirim diye düşündü. Adaya iyice yaklaştığında ise bu defa bembeyaz elbiseler içinde, saçı yeri süpüren sırtı denize dönük bir kız gördü. Rüya mıydı bu gördükleri? Kafasını çarpmasının etkisiyle halüsinasyon mu görüyordu anlayamadı.

Teknesini karaya iyice yaklaştırdıktan sonra durdurdu. Kız ağaçların içine doğru arkasına hiç bakmadan yürüyordu. Tekneden atladı ve istemsizce kızın peşinden yürümeye başladı. Arada gözlerini ovuşturuyor, gördüğü şeyin hayal mi gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Adımlarını sıklaştırdı ve kızı takip etmeye koyuldu. Çıplak ayaklarıyla, altın sarısını saçlarını yere sürüye sürüye ilerleyen kıza iyice yaklaşmıştı ki, kız birden bire arkasına döndü. Kızın dönmesi ile birlikte balıkçının gözleri kamaştı. Ay gibi parlayan kıza bakamıyor, gözleri acıyordu.

Denizde oldukça cesur olan bu yiğit delikanlı, ürkek bir sesle, “Sen kimsin? Gerçek misin?” diye sordu. Kız konuşmuyor, öylece duruyordu. Balıkçı hala gözlerini ovuşturuyor, gördüğü şeyin gerçek olup olmadığını yokluyordu. Kız yavaş yavaş balıkçıya doğru yaklaşmaya başladı. Delikanlının o korkusuz kalbi, yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Yakınlaştıkça kızın yüzünü kaplayan ışık hüzmesi dağılıyordu. Kız, onun nefesini hissedebileceği mesafeye kadar yaklaşmıştı. Artık kızın yüzünü net olarak görebiliyordu. Balıkçı hala bunun bir rüya olduğunu düşünüyordu. Bu tarifi imkansız güzellik neredeyse kalbini durduracaktı.

Kız, “Neredeydin bunca zamandır? O kadar uzun zamandır yolunu gözlüyorum ki, artık ümidimi yitirmeye başlamıştım. Ben Kral Mitridates'in kızıyım. Babamın istediği hiçbir soyluyla evlenmeyi kabul etmediğim, seninle evlenmeyi istediğim için babam beni buraya, Aretias Adası’na hapsetmişti. Bütün bunları hatırlamıyor olamazsın. Bana niye böyle tuhaf baktığını anlayamıyorum” dedi.

Delikanlı neye uğradığını şaşırmıştı? Anlamsız bir ifadeyle kıza bakmaya devam ediyordu. Kıza bakarken cebinden çıkarttığı, sapı geyik boyunuzdan yapılı, el işi Sürmene çakısını avucuna batırdı. Canı yanmıştı. Rüyada değildi. Peki gördüğü şey bir hayal olabilir miydi?

Fırtına delikanlıyı Giresun açıklarına kadar sürüklemiş, şimdi ise Giresun Adası’na gelmişti. Sis tamamen dağılmıştı ve hava artık kararmak üzereydi. Adadan Giresun sahili görünüyordu. Ne yapacağını bilemeyen delikanlı; “Peki ben kimim?” diye sordu kıza. Kız, “Sanırım beni sınıyorsun. Deliler gibi aşık olduğum çobansın sen tabi ki. Aradan çok mu uzun zaman geçti ki şimdi beni hatırlamıyorsun?”

Kıza vurulup kalan delikanlı bu bir rüya da olsa, hayal de olsa bitmemeli diye geçirdi içinden. “Yo yo. Elbette hatırlıyorum seni. Çok uzun zaman geçti aradan. Seni bulabileceğime dair ümidimi ben de yitirmiştim. Galiba bunun şaşkınlığı içindeyim” dedi. Sonra şimdi ben yalan mı söylemiş oldum diye burkuldu yüreği. Ama yalan değildi ki söyledikleri. Her insan gibi o da yüreğinin sahibini aramıyor muydu?

Kız, “Hadi gel o zaman. Bunca zamandır seni beklediğim, bütün o uzun geceleri geçirdiğim mağaraya gidelim. Uzun uzun konuşuruz geçen yıllara inat. İçimdeki özlem, gözlerinin içine yıllarca baksam da geçecek gibi değil” dedi ve delikanlının elini tutarak başladı yürümeye. Biraz önce çakısının ucuyla deldiği avucunda sanki bir ateş topu tutuyordu. Kafasının acısını tamamen unutmuştu.

Delikanlı ilk şaşkınlığını üzerinden atmış gibiydi. Kendini bu mitolojik masalın içine salıvermişti. Artık hiçbir şey söylemiyor, sadece kızın istediği şeyleri yerine getiriyordu. Birkaç dakika sonra küçük bir mağaraya geldiler. Delikanlı hemen mağaranın etrafından odun ve çalı parçaları topladı. Adada, Trabzon açıklarını tarumar eden yağmurdan eser yoktu. Cebinden çıkarttığı çakmağıyla mağaranın ortasında bir ateş yaktı. Ateşin yanına yerleştirdikleri taşların üstüne karşılıklı oturdular.

Kızın yüzüne vuran ateşin ışığı, utanıyordu böylesi bir güzelliğin yanında. Ateş yanmasa da apaydınlık olabilirdi oysa mağara. Kızın yüzündeki ışıltı, deniz feneri gibi aydınlatıyordu geceyi. Kız konuştukça, sanki onu yüzyıllardır tanıyormuş gibi hissetti delikanlı.

Sabaha kadar mitolojik efsaneler anlattı kız. Mutlu sonla biten masallar anlattı delikanlı. Ateş sönmeye yüz tuttukça birkaç odun daha attılar. Sabah güneş uyanmadan az önce, atlayıp tekneye çıktılar yola.

Belki de böyle yaşamalıydı hayatı. Karşına çıkanı nasip bilmeli, O’ndan gelene eyvallah demeliydi delikanlının yaptığı gibi. Senin gönlün güzelse, gördüğün de güzeldir ey dost. Her gönlü güzele güzeli veren, elbette en güzeldir.

Ercüment Eşsiz

Yorumlar
  • Henüz yorum yazılmamış