Göz Değil Gönüldür Seven

Sen aşk nedir bilir misin? Hiç aşkı yaşadın mı? Aşık oldun mu bir ceylan gözlüye? Nasıldır? Nasıl yanar insan? Sevdiğin oldu mu hiç? Göz kapaklarını her kırptığında, hayali gözlerinin önünde beliriverip kaybolan bir sevdiğin oldu mu? Yağmur damlalarının, kar tanelerinin seni yakıp kavurduğu oldu mu? Gönlüne yağan yağmuru taşıyan bulutları, sevdiğinin sesinin dağıttığı oldu mu hiç? Ateşin gölgesinde serinlediğin oldu mu senin?

İşte öyle bir aşk hikayesi bu. Öyle bir sevda masalı …

İstanbul’da tıbbiyeyi bitirdikten sonra ataması Şarki Anadolu’nun dağ köylerinden birine çıkmıştı. Diploması hazır olana kadar birkaç ay daha İstanbul’da beklemiş, diplomasını aldıktan sonra da memleketi Aydın’a gitmişti. Memleketinde birkaç gün kaldıktan sonra ilk görev yerine varmak için atlamıştı otobüse. 26 saatlik yolculuğun ardından Van şehir merkezine gelmişti. Saat sabahın yedisiydi. Çalışacağı dağ köyünün bulunduğu Bahçesaray’a nasıl gidebileceğini sordu şoföre. Şoför, Bahçesaray dolmuşlarının kalktığı yeri parmağıyla gösterdi. Bu yabancısı olduğu memlekette, dilini anlamakta zorluk çektiği bu insanların arasında kendini çok yalnız hissetmişti. Ekim ayının ilk günleriydi. Havada ayaz vardı. Ceketinin yakasını kaldırdı, tek tük içtiği tütününü çıkardı tablasından. Efkarının onu çepeçevre sardığı zamanlarda bi tane yakardı.

Anladığı kadarıyla dolmuşun kalkmasına daha iki saat vardı. Birkaç lokma yiyecek bir şey almak için garın içinde sağa sola bakındı. Börek satan bir dükkana ilişti gözleri. Yemeyi çok seven biri değildi. Sıska sayılırdı. Böreğini aldıktan sonra çay içebileceği bir kahvehane buldu. “Sıcak çayın yerini hiçbir şey tutmuyor” diye geçirdi içinden. Böreğinden birkaç lokma aldı. Pek iştahı yoktu. Boş gözlerle etrafı süzerken, bu gurbet elde günlerin nasıl geçeceğini düşünmeye başlamıştı. Buraya gelirken çok heyecanlı değildi. Mesleğini severek yapacağını düşünüyordu ama geçen sene kanser illetinden ölen annesinin üzüntüsü, hayatındaki bütün heyecanları alıp götürmüştü ondan. Bir de üstüne babası annesinin ölümünün üstünden 3 ay bile geçmeden yeniden evlenmez mi? Zaten pek arası olmayan babasına karşı bu defa kızgınlıktan öte, nefret duygusu beslemeye başlamıştı. Yola çıkarken de helalleşmeden çıkmıştı. İstemsiz daldığı düşüncelerle babasının hiçbir ilgisi yoktu. Gideceği köy nasıl bir yerdi? Kaç hane vardı? Nüfusu kaçtı? Hiçbir şey bilmiyordu. Öylece düşüncelere dalıp gitmişti.

Üç buçuk saatlik bir yolculuğun ardından Bahçesaray’a vardığında saat on iki buçuktu. Eşek sırtında iki saat süren yolculuktan sonra nihayet görev yapacağı Çömlekçi Köyü’ne varmıştı. Köyün muhtarını buldu. Sağlık ocağına yeni atanan doktor olduğunu söyledi. Muhtar karnının aç olup olmadığını sordu önce. Hayli acıkmıştı. Muhtarın evinde karnını doyurduktan sonra, muhtar onu sağlık ocağının yanındaki derme çatma kulübeye götürdü. Burada kalacaktı. Tepelik bir yerdi burası. Bütün köyü görüyordu. Yavaş yavaş gelmekte olan sonbaharın renkleri sarıp sarmalamıştı her yeri.

“Ağaçların, otların, çalıların rengi ne güzel değil mi muhtar? Yağlı boya çizim gibi” dedi. Muhtar;

“Doktor bey oğlum, ben boyadan, sanattan filan anlamam. Amma buralarda çok sürmez sonbahar. Yakında kar geldi mi, taaa nisana kadar in cin uğramaz buralara.”

Köyde Türkçe konuşabilen tek kişi muhtardı. O da doktorun bazı söylediklerini anlıyor, bazılarını anlarmış gibi yapıyordu.

Buradan sonrası bildiğiniz gibi işte. Sefalet içinde, yoksullukla boğuşan bir dağ köyünün köylüleri, elindeki kıt imkanlarla köylüye şifa dağıtmaya vesile olacağım diye çırpınıp duran bir doktorun mücadelesi.

Muhtarın dediği gibi çok geçmeden geliverdi kara kış. Kar, tipi, boran kabus gibi çöküverdi köyün üstüne. Bir akşam derme çatma evinde, odun sobasının yanı başında, gaz lambasının ışığında oturup her zamanki gibi düşüncelere dalıp gitmişti doktor. Annesinin gölgesine sığındığı çocukluk günleri gelmişti aklına. Tam annesi elinden tutmuş, ekin tarlasının içinde beraber koşmaya başlayacaklardı ki, küt küt küt çaldı tahta kapı. Kapıyı açmasıyla rüzgarın onu savurması bir oldu. Gelen muhtardı.

“Koş doktor koş yetiş. Benaz Ananın kızı Berfin ölüyor.”

Doktor çantasını kaptığı gibi fırladı evden. Kar tipiye dönmüş, göz gözü görmez olmuştu. Koşmak şöyle dursun, ilerlemek bile çok zordu. Kar taneleri yüzünü dövüyor, gözünü bile açamıyordu. Zor bela Benaz Ananın evine gelmişlerdi. İhtiyar kadının yüzündeki çizgiler, yüzyıllardır suya hasret topraklardaki çatlaklar gibi belirgindi. Kocası öleli yirmi seneyi geçmişti. Kızıyla bir başına kalmıştı yıkılmak üzere olan bu eski taş evde.

Doktor içeri girdi ve yerdeki yatakta ölü gibi hareketsiz yatan kızın yanı başına oturdu. Elini kızın alnına koyarken karşılaştığı dupduru güzellik karşısında kalakaldı. O al yanaklar, kalemle bile bu kadar kusursuz çizilemeyecek yay gibi kaşlar, yüksek ateşin etkisiyle çatlamış incecik dudaklar, en narin ipek böceklerinin bile kıskanacağı upuzun ipek gibi saçlar, sicim gibi bilekler... Doktor bir süre öylece kaldı. Böylesi bir güzellik bu dünyaya ait olamazdı. Cennetten kovulmuş bir huri olabilir miydi bu karşısında uzanmış saf güzellik?

Kızın ateşini düşürmek için sabaha kadar gözlerini bir an olsun kırpmadan bekledi. Gözlerini bir an kırpsa bu güzelliğin kaybolup gideceğini düşünüyor, bu güzelliği yitirmekten korkuyordu. Aklı ona oyun oynuyor olabilirdi. Ara sıra elini kızın alnına koyarak, hem aklının ona oyun oynayıp oynamadığını, hem de kızın ateşini kontrol ediyordu. Elini kızın alnına her koyduğunda, kızın ateşi avucundaki damarlardan kalbine doğru akıp gidiyordu.

Tek gözlü bu taş evin her yerinden sefalet akıyordu. Fırtına dışarıda değil de sanki evin içinde kopuyordu. Biraz daha sert esiverse rüzgar, yıkıp geçecekti evi. Bir tahta divan, bir köşede çanak-çömlek, bir de kızın uzandığı eski döşek. Evin ortasına serilmiş eski kilimin her yeri yamalıydı. Pencerelerin camlarındaki kırıklar muşambalarla kapatılmıştı. Rüzgarın dinlenip dinlenip tekmelediği tahta kapı her an çıkıp yerinden fırlayacak gibiydi.

Muhtar oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Benaz Ana kızının ayakucunda doktorla birlikte sabaha kadar uyumadan nöbet tuttu. Sabaha doğru kız kendine gelir gibi oldu. Bütün gece köyü kasıp kavuran kar fırtınasını hiç duymamıştı doktor. Rüzgar gece boyunca şarkısını boşluğa söylemişti. Doktorun içinde kopan fırtına, onun dış dünyayla olan bütün bağını kesmişti. Kız yavaş yavaş gözlerini açtı. Aman Allah’ım. Bu nasıl bir güzellikti? Bugüne kadar hiçbir avcı, böylesine güzel gözlü bir ceylana rastlamamıştır. Kızın gözlerinin içine kilitlenip kalan doktor, kızın hiçbir tepki vermediğini bir süre sonra fark edebildi. Benaz Ana, kızının kendine geldiğini görünce;

“Dünyası kara kızım benim. Beni bir başıma koyup gideceksin buralarda diye çok korktum” diyerek kızının boynuna sarıldı. Kızın gözleri görmüyordu. Doğuştan kör olan kız, evin içindeki yabancı nefesi hissetmişti.

“Yanında kim var ana” diye sordu. Benaz Ana doktora şöyle bir baktıktan sonra;

“Doktor bey oğlum var kızım. Ateşini düşürmek için sabaha kadar başında bekledi senin.” dedi kendi dilinde. Konuştuklarını anlamıyor, ama hissedebiliyordu doktor.

Ne söyleyeceğini bilemeyen kızcağız, sessizce kafasını diğer yana doğru çevirdi. Hiçbir şey söylemeden, muhtarla birlikte evden çıktı doktor. Fırtına epeyce dinmişti. Benaz Ana arkalarından bir şeyler söylüyordu. Belli ki hayır dualarla uğurluyordu doktoru.

Kıza deliler gibi vurulmuştu. Ama kız onu göremiyor, onunla aynı dili konuşamıyordu. Aklı karmakarışıktı. Yine de kızı tekrar tekrar, bir daha bir daha görmek istediğini söylüyordu kalbi. Bu güzelliğe bir kere şahit olmuştu ya, bir daha görmeden nasıl durabilirdi? Muhtara;

“Muhtar, kızın hastalığı ciddi olabilir. Sen bi ara uğrar Benaz Anaya ara sıra uğrayıp kontrol edeceğimi söylersin. Onlar sağlık ocağına kadar zahmet etmesinler. Benaz Ana ihtiyar. Kızın durumu da malum. Bu karda kışta onlar gelmesinler, ben onlara giderim” dedi.

Anladığı kadarıyla kızın endişelenecek bir durumu yoktu. Ama onun tek derdi kızı görebilmekti.

Haftada iki üç kere kontrol bahanesiyle gidiyor, nabzını yokluyor, ateşini kontrol ediyor, dakikalarca sessiz sessiz kızı süzüp dönüyordu. Ona kalsa her gün gidecekti ama köy yerinde yanlış anlaşılmaktan da çekinmiyor değildi.

Bütün gün kızı düşünüyor, gece yatağına uzandığında gaz lambasının tavanda oluşturduğu gölgeler, gün boyunca başını gökyüzüne doğru her kaldırdığında gördüğü bulutlar, kızın silueti gibiydi sanki. Gözlerini çevirdiği her yerde o vardı. Her gece tavanını kızın hayali süslüyordu. Kızın hayaliyle dalıyordu her gece uykuya. Rüyada onu görmediği tek bir gece dahi yoktu o günden beri. Sabahları uyanmak istemiyordu. Rüyalarda mahsur kalsam ve bir daha hiç kurtarılmasam keşke diye geçiriyordu içinden. Aşk ateşi bütün bedenini sarmış, ruhunu esir almıştı. Kızı her görmeye gittiğinde boncuk boncuk ter olup alnından damlıyordu bu ateş. Kız bir ateş yumağı gibiydi. Onun gölgesinde serinlemeye, yüreğinin ateşini bu serinlikle söndürmeye çalışıyordu ama nafile.

Durumun farkında olan kız da doktora karşı boş değildi. Bu ilgi, bu sessiz geçen dakikalar, kızın ay parçası gibi yüzünde utanmayla birlikte tatlı bir tebessüme dönüşmüştü zamanla. O da aynı şeyi düşünüyor, görmeyen gözleriyle, bu sessiz bekleyişle olmaz, olamaz diyordu kendi kendine. Hem doktor onu bu haliyle kabul etse bile, anacığını nasıl bırakıp gidecekti ki? Kimi vardı anacığının ondan başka? Aynı ateşte yanıyordu ikisi de.

Doktor, bir taraftan kızın görmeyen ceylan gözlerini düşünüyor;

“Tıp çok gelişti. Vardır bir çaresi. Buralarda olmasa da İstanbul’da bir çare bulunur elbet. İstanbul da olmazsa ecnebi memleketlerde muhakkak açtırırız gözlerini” diye söyleniyordu.

Her anını onunla geçirmek, geceleri yıldızlardan sarkan iplere salıncaklar kurup, sabahlara kadar sevdiğini sallamak, dolunayda her dilden şarkılar söylemek istiyordu.

Aylar süren gelip-gitmelerin ardından, Benaz Ana da, köylüler de doktorun kar, boran demeden niye kıza gidip geldiğini pekiyi biliyordu artık. Bu aşk, bu sessizlik, bu ateş öldürecekti onu. Aylar ayları kovalamış, nihayet nisan gelmişti. Karlar erimeye yüz tutmuş, dağların yamaçlarında çağlayana dönüşen ilkbahar, köye doğru akmaya başlamıştı yavaş yavaş. Bu böyle olmayacaktı. Bir şeyler yapmalıydı. Kimseyle konuşamıyor, derdini kimseyle paylaşamıyor, bir başına kaldığı bu memlekette günbegün eriyip gidiyordu. Aylardır hiç haberleşmediği babasına bir mektup yazıp köye çağırmaya karar verdi. Kızı istetecekti. Başka yolu yoktu. O babasını sevmese, hatta nefret etse de, babasının kendisine olan düşkünlüğünü biliyordu. Kasabaya indi ve hiçbir şey anlatmadan acil olarak köye gelmesi gerektiğini belirten bir mektup yolladı. Mektup bir haftaya varsa, babası da on güne köyde olurdu.

Düşündüğü gibi on gün sonra ikindi vaktinde, eşek sırtında çıkageldi babası köye. Epeyce telaşlanan adam;

“Ne oldu oğlum? Acil olan nedir? Niye apar topar hiçbir şey anlatmadın çağırdın beni taa buralara?” diye sordu. Doktor gayet sakindi. Bir şey söylemedi önce. Sonra başladı anlatmaya. Babası sustu, sustu, sustu. Sonra birden parlayarak, “Olmaz bu iş” dedi.

Doktor bir hışımla çıktı gitti evden. Hava kararana kadar dağlarda, tepelerde gezindi. Hava kararmıştı ama o hala eve dönmemişti. Gökyüzünde biriken kara bulutlar bir şeylerin habercisi gibiydi. Biraz sonra Nuh Tufanını andıran öyle bir yağmur başladı ki, doktor eve dönmeye mecbur kaldı. Şimşekler gündüz gibi aydınlatıyordu her yeri. Doktor sırılsıklam eve geldi. Başladı içini dökmeye;

“Neden baba? Neden olmaz bu iş?”

Babası;

“Oğlum sen başka ırktan, o başka ırktan. Onun dili başka, senin dilin başka. Senin gözlerin sağlam, o dünyayı bilmiyor. Nasıl eşlik edecek sana? Söyler misin nasıl olsun bu iş?”

Doktor hıçkıra hıçkıra ağlıyor, gözyaşlarına hakim olamıyordu. Gaz lambasının ışığı yüzüne vuruyor, gözünden süzülüp yere düşen her bir damla zamanı durduruyordu. Doktorun yüreğinin ateşi, duvardaki saatin akrebini sarmış ve öldürmüştü. Zemberekleri kırılmıştı saatin. Evin çatısını döven yağmurun sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. Yağmurun değil, meleklerin ağlama sesi olmalıydı bu? Sonra doktor;

“Seviyorum baba. Sen aşk nedir bilir misin? Hiç aşkı yaşadın mı? Aşık oldun mu bir ceylan gözlüye? Nasıldır? Nasıl yanar insan? Sevdiğin oldu mu hiç senin? Göz kapaklarını her kırptığında, hayali gözlerinin önünde beliriverip kaybolan bir sevdiğin oldu mu hiç? Yağmur damlalarının, kar tanelerinin seni yakıp kavurduğu oldu mu? Gönlüne yağan yağmuru taşıyan bulutları, sevdiğinin sesinin dağıttığı oldu mu hiç? Ateşin gölgesinde serinlediğin oldu mu senin? Sen annemi hiç sevdin mi ki baba?

Hem ne seçtin ırkını, ne ben seçtim, ne de o. O benim dilimi bilmese de, ben onun dilini öğrenirim. Çok zor mu bu? Seven göz değil gönüldür ah keşke anlasan” dedi ve;

Çantasından çıkardığı iki adet enjeksiyonu kaptığı gibi iki eline alarak sapladı gözlerine. Donakalan babasına;

“Al bak şimdi eşit olduk” diyerek yığıldı yere. Gözlerden kanlı yaşların gelmesi böyle bir şey olmalıydı.

Sen hiç sevdiğin için gözlerini tüm dünyaya kapadın mı?

Sevdiğin için gözlerinden geçtiğin oldu mu hiç?

Aşkını kırmızı bir mürekkeple yazdığın oldu mu senin?

Ercüment Eşsiz

Yorumlar (1)