İqbal Masih Bir Çocuk Kahraman

1982 yılında Pakistan’ın Lahore kentinin Muridke köyünde doğdu İqbal Masih. Babası Saif terk etti evi İqbal’in doğumundan kısa bir süre sonra. Bu andan itibaren bütün yük İqbal’in annesi İnayat’a düştü. Evlerde hizmetçilik yapmaya başladı İnayat. Ele geçen düşük gelir ancak yetebiliyordu çocuklarını beslemeye. İqbal bu küçük çocukluk yaşlarını abileriyle bahçelerinde oynayarak geçiriyordu. Fakirlerdi ama mutluydu İqbal bu iki odalı evlerinde abileri ve annesiyle yaşamaktan. 4 yaşına kadar böyle geçti hayatı İqbal’in.

Evlenme kararı almıştı en büyük abisi İqbal’in. Pakistan’da düğünlere çok önem verilirdi. İqbal’in babası Saif Masih evi terk etmiş olsa bile, halen o sorumluydu düğünün masrafını karşılamaktan. Oysaki hiç parası yoktu halkın büyük çoğunluğu gibi. Bankaya gitse ona para vermezlerdi. Devlet de yardım etmiyordu. Tek bir yol kalıyordu: büyük işverenlerden, para babalarından, mafyalardan borç almak. Bir çarktı bu. Tüm yoksullar mecburdu bir gün bu çarka girmeye. Muridke’de birçok yoksul, halı fabrikasının yakınındaki yerli bir işverenden borç alırlardı. Saif Masih, bu işlerden daha iyi anlayan kardeşini onun yanına gönderdi. Para babası borç vermeye hazırdı. Ancak garanti istiyordu. Saif’in tek garantisi çocuklarıydı. İqbal’in amcası tefecinin yanından döndüğünde, parayı vermeyi kabul ettiğini ancak çocuklardan birisinin çalışmak üzere onun yanına gitmesi gerektiğini söyledi. Kurban İqbal olacaktı. 600 rupee, yani 12 dolardı borç. Bu borca paishgee denilirdi. Bu borç İqbal’i tutsak edecek, çocukluğunu yiyecekti. Abisinin düğünü onun çocuk bir köle olmasına neden oluyordu.

Sabaha karşı dört sularında bir araba geldi ve küçük İqbal’i aldı götürdü evinden. Halı fabrikasına getirdi onu. Havasız bir odaya kondu. 20 dokuma tezgahı vardı. Zayıf bir ampul zar zor yanıyordu karanlık odada. Tüm pencereler sıkıca mühürlenmişti dışarıdan gelecek zararlı böceklerin yünlere zarar vermemeleri için. Sıcak ve bunaltıcıydı oda. İqbal, tahtadan büyük bir halı dokuma makinesine doğru yöneldi. Ufak bir tahta platforma oturdu. Etrafındaki çocuklara baktı.

Halı dokuma tezgahlarının da içinde bulunduğu çukurlar vardı. Çocuklar kalaslara oturarak halıları dokurlarken bu çukurlara ayaklarını uzatırlardı. Bu hendekler aynı zamanda uyku yerleriydi çocuk işçilerin. Büyük renkli toplar asılmıştı dokumak için halılara muhteşem çiçekleri, görkemli ağaçları, egzotik kuşları ve ince zevkli geometrik desenleri.

Halı ustası ona ilmeklemeyi öğretti. 4 yaşındaki küçük İkbal, bu işi kısa sürede kavradı. Minicik parmakları ilmekleri iplerden geçirmek için çok uygundu. Yakın zamanda çıraklığı bitirdi ve halıları dokumaya başladı.

20 erkek çocukla birlikte çalışıyordu. Sabah 4’ten, akşam 7’ye kadar çalışmasına rağmen günlük kazancı 1 rupee’yi geçmiyordu. Çocukların birbiriyle konuşması kesinlikle yasaktı. Eğer çocuklar konuşurlarsa, işe iyi odaklanamaz ve hata yapabilirlerdi. Yün parçacıkları ve havlar havada uçuşuyor, çoğu zaman İkbal’i öksürtüyordu. İkbal’in yüzünden damlayan terler dokuma tezgahına damlıyordu. Ustabaşı azarlardı onu: “Yünü kirletme!”

İqbal ve onun halı dokuyucu arkadaşları sık sık uyarılırlardı çalışma saatleri sırasında asla fabrikadan ayrılmamaları konusunda. Kaçmaya çalışırlarsa kızgın yağa atılmakla tehdit edilirlerdi. Eğer çalışırken çok yavaş olurlarsa, kafaları ve sırtları kırbaçlanırdı. Fabrikada konsantrasyon çok önemliydi. Tek bir ilmeği yanlış atmaları bile dayakla veya para cezası ile sonuçlanırdı. İş başında dalıp gitmenin ciddi bedelleri oluyordu. Keskin, hilal şeklindeki dokuma aleti parmaklarını sıyırıyor ve kertiyordu (çentiyordu).

Bir keresinde, İkbal yorgunluktan uyuklamaya başladı. Keskin bıçak kaydı ve işaret parmağının etini kesti İqbal’in. Su gibi akmaya başladı kan. “Ellerini yukarda tut” diye haykırdı ustabaşı “Kanın akmasına izin verme!” Halı ustası İkbal’in kanının ‘çok değerli’ halı ipliklerinde leke yapmasını istemiyordu. Kimin umurundaydı İkbal’in parmağı! Amaç, kan damlamasın yünlere.

Kanamayı durdurmak için kızgın yağ damlattı yaraya halı ustası. Kaynayan yağ tıkayacaktı yarayı. Yağ resmen yaktı İqbal’in parmağını. Çok korktu İkbal ve bir çığlık attı. Haykırışları işine geri dönmesi için kafasına indirilen bir tokatla yanıtlandı.

Çocuk kölelerin her öğlen yarım saatlik bir “yemek” molası olurdu. Küçük bir porsiyon pilav ve mercimek verilirdi. Bu basit yemeğin parası çocukların borçlarına, yani paishgee’lerine eklenirdi.

Çocuklar bilerek küçük bırakılırlardı. Çünkü en pahalı halılar ancak o küçücük parmaklarla atılan ilmeklerle dokunabiliyordu.

Böylece her yanlış atılan ilmek, her konuşma, her kaçış, her öğle yemeği paishgee’lerini artırırdı. Borç hiç bitmeyecek bir kölelik sürecine dönüşmüştü adeta. İqbal’in 600 rupee borcu, her gün 1 rupee de verilse 600 günde (2,5 yıl) bitmesi gerekirdi en geç. Oysaki ne bitti, ne de azaldı lanet paisghee’leri.

Dar ve sıcak koşullar hastlalıklara yol açıyordu fabrikada. Dokumacılar binlerce yün elyaf soluyorlardı her gün. Bu episapya ve tüberküloza neden olabiliyordu. Çocuk işçilerin çoğu, yüne doğrudan maruz kalma sebebiyle cilt ülserinden acı çekiyordu. Omurgaları yamulmuştu birçoğunun. Duruşları eğikleşmişti. Çünkü uzun saatler boyunca tahta platformlar üstünde çömelmeye zorlanıyorlardı.

Neredeyse bütün günler izinsizlerdi. Hasta çocukların bile dinlenmeye izni yoktu. Eğer bir çocuk dokucuyu çalışmak için çok hasta olduğundan şikayet ederse, ustabaşı onu ceza odası olarak bilinen bir odada karanlık bir dolaba kilitlerdi. Ayrıca daha hasta olana dek, başağı edilip zincirlenirlerdi. Çocuklar dövülürdü sık sık.

Neredeyse tüm çocukların uysal ve itaatli olmasına rağmen, çocuk işçiler karşı gelmekten korkmazlardı. Bu çocuklar sık sık dövülür, dokuma tezgahlarına zincirlenir veya karanlık odalarda küflü dolaplara kilitlenirlerdi. İqbal genellikle diğer çocuklardan daha fazla dövülürdü. Çünkü sürekli ve sürekli ustaya karşı geliyor ve cevap veriyordu. Doğru olmayan bir şeyle karşılaştığında sesini yükseltirdi. Bazen para cezası verilirdi. Her ne olursa olsun, para cezası dayaktan iyiydi. İkbal’in borcunu kabarttıkça kabartıyorlardı zalim halı tüccarları. Kölelik borcunu ödeyip çıkmak yerine, özgürlüğe kavuşacağı gün kat ve kat artıyordu İqbal’in.

Eğer bir çocuk halıyı iyi dokuyamıyorsa, ustabaşı sürekli bir sopayla vururdu ona. Bir araştırmacı rapor ediyor: “Salim adında bir çocuk bir gün korkunç bir hata yaptı Ustabaşı bileylenmiş bir bıçak aldı ve Salim’in baş ve işaret parmağı arasında derin bir kesik açtı. Çocuk o kadar korktu ki bir daha şikayet etmeye bile cüret edemedi.” İşte bu ve bu gibi yöntemlerle çocukların gözünü korkutuyor, onları başkaldırmamak için yıldırıyorlardı.

Pakistan’da bu koşullarda çalışan milyonlarca çocuk işçi vardı. Zorlanıyordu çocuklar çalışmaya tuğla fabrikalarında, tarımda, halı fabrikalarında, restoranlarda, tekstil fabrikalarında ve mobilya atölyelerinde. Ayrıca, çocukları ailelerinden ayırarak her türlü ruhsal ve fiziksel şiddeti ve istismarı uyguladıkları evlerinde de çalıştırıyorlardı. Çocuklar gerçek bir hapishanedeymiş gibi tutuluyorlardı.

Köleler çok yüksek borçlarla sahiplerine borçlanıyor ve borç bitene kadar çalışıyorlardı. Borçlu kölelerin karıları ve çocukları da paighgee’den sorumluydular. Bu kurtulunması mümkün olmayan bir tutsak çocuk havuzu yaratıyordu. Çocuklar bir sahipten ötekine satılıyorlardı. 10’dan fazla satılan işçiler vardır. Tıpkı birer eşya gibi işçilerin tüm ailesini sömürüyor, ardı arkası kesilmeyen istismarlarda bulunuyorlardı.

Bu çocuklara eğitim ve tıbbi uygulamalar verilmiyordu. Mal sahipleri ve polis arasındaki yakın ilişki nedeniyle kaçmak olası bile değildi. Çocukların %60’ı on üç yaşın altında başlardı çalışmaya. Korku ve psikolojik baskı altında yaşarlardı. Özellikle tuğla fırınlarında yaşayan çocuklar çok eziyet çekerlerdi. Normal çocuklardan kesinlikle farklıydılar. Kapalı bir ortamda kalamaz veya bir arabaya binemezlerdi.

İşte bu karanlıkta Bonded Labour Liberation Front (BLLF) (Birleşik İşçi Kurtuluş Cephesi) isimli bir grup güneş gibi doğdu. Peishgee borçlarını tamamen kaldırmak ve tüm tutsak işçileri özgürleştirmek için büyük bir kampanya başlattı. Toplantılar yapıp, işçilerle konuşarak burada çalışmak zorunda olmadıklarını, özgür olabileceklerini anlattılar. Ve her yerde Özgürlüğün Şartları isimli kitapçıklar dağıttılar. Bu kitapçıklarda yasaların gerekli maddeleri yer alıyor ve özgürlüklerine kapı aralıyordu. Büyük zorluklarla karşılaştılar. Ama yılmadılar. Çocuk işçiliğine ayrı bir önem veriyorlar ve ne pahasına olursa olsun onları kurtarmayı amaçlıyorlardı.

İlk başlarda şaşırtıcı bir şekilde işçilerin büyük çoğunluğu bu talepleri reddetti. Buna nankörlük korkusu neden oluyordu. Tüm Pakistan’daki işverenler işçilerinin kimlerle düşüp kalktığına, kimlerle arkadaşlık ettiğine dikkat ediyorlardı. Bir sürü işçi şiddet ve işten atılma ile tehdit edildi; köleliği ortadan kaldırmak isteyenlerle görüşmeleri durumunda. Fabrika sahiplerinin telkinler ve tehditleri o kadar etkileyiciydi ki, işçiler bir BLLF üyesi gördüğünde tam anlamıyla kaçıyorlardı. Tabi ilerde bu yıldırmalar fayda etmeyecek, işçiler özgürlüğe kavuşacaktı.

İkbal bu sırada 10 yaşına basıyordu. Ama hala 5 yaşındaki bir çocuğun boyuna ve kilosuna sahipti. Daha önce bir keresinde fabrikadan kaçmış, polise sığınmıştı arkadaşlarıyla İkbal. Onlara nasıl çocukları esir aldıklarını ve dövdüklerini anlatsalar da polis doğruca onları fabrikaya getirmiş, ceza olarak zincirlenmelerini söylemişti halı mafyasına. Şimdi ise Muridke’de BLLF’nin bir toplantısı olduğunu duymuş ve oraya gitme kararı almıştı. Fabrikadan kaçtı ve toplantıya gitti. Orada Pakistan Devletinin içinde bulunduğu 1992 yılı itibariyle paishgee’yi yasadışı ilan ettiğini ve tüm işçi borçlarını iptal ettiğini öğrendi.

Evet, özgürlük yanında duruyordu. Toplantıdan hemen sonra BLLF’nin başkanı olan Ehsan Ullah Khan’la konuştu. Ehsan, İqbal’in hikayesinden çok etkilendi. Derhal gerekli belgeleri hazırladı ve İqbal’in eline verdi. Bu evraklar sadece İqbal’i değil, o fabrikadaki tüm çocukları özgürleştirecekti.

İqbal fabrikaya geldiğinde fabrika sahibine belgeleri elden vermek için çok ısrar etti. Çünkü orada diğer tüm arkadaşlarına da seslenecekti: “Korkmayın. Her şeyi öğrendim. Benimle gelin. Sizler özgürsünüz!” Zalim halı tüccarı, evrakları görünce öfkesinden delirdi. Ama hiçbir şey yapamadı. Yapamazdı. İqbal Masih kurtuluşunun ilk gününde kendisi gibi 34 çocuğu da özgürlüğüne kavuşturdu. İşte o gün... Ne peishgee durdurabilirdi onu, ne dokumaktan canı çıktığı halılar, ne de zalim halı tüccarları... Özgürdü, 6 yıldır çektiği eziyet bitmişti. Tahliye zamanıydı tutsak çocuk işçilerin...

İqbal halı fabrikası hapishanesinden çıktığı zaman BLLF’nin kurtulan çocuk işçiler için açtığı okula kaydoldu. Daha önce hiç gitmediği ilkokulu 2 senede bitirecekti.

Okulda eğitim gördüğü her gün liderlik ve konuşma yeteneği daha çok ön plana çıkıyordu. Okul dışında BLLF’nin toplantılarına katılıyor, Ehsan’la birlikte tutsak işçilere sesleniyorlardı. Öğretmeni Nadia, İqbal’in diğer çocuklar gibi davrandığını, lakin entelektüel bir gencin olgunluğunda olduğunu söylüyordu. Dışardan baktığında 10-12 yaşlarında olduğunu tahmin ediyor ancak onu konuşurken dinlediğinde 16-18 yaşlarında olduğunu sanıyordu. Yalnızca 5 ayak boyunda, 28 kilo civarındaydı. Ama çoğu kişi bu kadar derin düşüncelere sahip birinin 10 yaşında olduğuna inanamıyordu. Zaten yaşı hep bir gizem olarak kalmıştır. Ve bazı iddialara göre İqbal aslında sandığımızdan çok daha büyüktür. Fabrikanın zalim politikaları onu küçük bırakmıştır. Elleri hep küçücük kalmış, hep müthiş halılar dokuyabilmiştir bu sayede.

Bu minik çocuk giderek kitleleri etkiliyor, çocuk işçilerin özgürleşmesi için elinden geleni yapıyordu. Özgürlük güzel şeydi. Artık hiçbir çocuğun borçlu birer köle olarak kalmasını istemiyordu. O özgür olmuştu. Peki diğer çocuklar neden olmasındı?

Toplantılarda, hikayesini herkese anlatıyordu. En şaşırtıcı özelliği ise korkusuzca konuşmasıydı. Her konuşmasının sonunda yumruğunu havaya kaldırıyor ve kuvvetli sloganlar haykırıyordu. “Exploiters! We are free, forget the Pashgee!” Yani, “Sömürücüler! biz özgürüz, paishgee’yi unutun!”

Pakistan’da şehir şehir geziyorlar, duyarlılığı artırıyorlardı. Binlerce işçi onlar sayesinde kurtuluyordu. BLLF adeta İqbal’in ikinci ailesi olmuştu. Lahore’deki akranları ona ‘çocukların özgürlüğünün başkanı’ diyorlardı. İqbal’in hikayesi ve meşhur ikna edici dili herkesi etkiliyor ve neden olmasın dedirtiyordu. “Arkadaşlar, köleliğe karşı kavgamıza katılın!” diyordu BLLF. Sömürü artık son bulmalıydı. Tüm insanlar eşitti. Kimse kimsenin borçlu kölesi olamazdı.

İqbal, sadece toplantılarda konuşmakla kalmıyor, bizzat çocuk işçilerin fabrikalarda yanlarına giderek onlara çağrıda bulunuyordu gizlice. “Benimle gelin” diyordu onlara, “sizler özgürsünüz!”

Yeni Delhi’de çocuk işçiliğine karşı uluslararası bir buluşma gerçekleşecekti. Bu buluşmada yeni bir teknik izlenecekti. Hindistandan çocuk işçiler gelecek ve içinde bulundukları durumu, cam ve halı endüstrisini anlatacaklardı. Buraya BLLF ile birlikte İqbal de katıldı. Bu onun ilk yurt dışına çıkışıydı.

Burada 40 yaşında İsveçli bir aktivist ve araştırmacı olan Brittmarie Klang adında bir kadınla tanıştı İqbal. İyi ve sıkı bir dostluk kurdular. Brittmarie İqbal’in tüm dünyaya hitap etmesini istiyordu. Bu ‘Kaleen’ adındaki bir belgesel çekimi ile mümkün olacaktı.

Magnus Bermar’ın yapımcılığında çekilen belgesel, farkındalığı artırmak için Uluslarası İşçi Organizasyonun düzenlediği ilk dünya çapındaki çocuk köleliğine karşı kampanyayla aynı günde bitirildi.

İqbal belgeselde, çektiği acıları, eziyetleri ve gelecek için umutlarını anlattı. Sözlerini bitirirken gülümseyerek şu sözleri söyledi; “Önceden ben patronlarımdan korkuyordum, şimdi onlar benden korkuyor...”

Belgesel önce İsveç’te, sonra diğer Avrupa ülkelerinde yayımlandı.

Ardından İsveç’e gitti İqbal. Tanıştığı yeni insanlar, yeni sivil toplum örgütleri ona yeni kapılar açıyor, yeni işçileri, yeni çocukları kurtarmak için ona fırsat veriyordu.

Avrupa’ya gittiğinde anladı ki İqbal, çocuk işçiliği sadece kendi ülkesine özgü bir şey değildi. Durum Avrupa’da da, dünyanın her neresinde olursa olsun utanç duyulacak kadar vahimdi.

İqbal kürsülere çıkıp cesurca konuştuğunda, kimse bu çocuğun içinde böyle bir derinliğinin olduğuna inanamıyordu. Sanki o, çocuk bedenine gizlenmiş bir yetişkindi.

İqbal kitlelerin kahramanı haline gelip, binlerce çocuk işçiyi özgürlüğüne kavuştururken burjuva düşmanları da artıyordu. Zaten önceden beri ona kin duyan halı mafyası, halı mafyaları, fabrika sahipleri, zengin iş adamları, tüm emek sömürücüleri tonlarca parayı ellerinden alıp götüren ve işlerini günden güne zorlaştıran bu çocuğa karşı ortak bir kin beslemeye başladılar. Böyle bir çocuk şimdi bu kadar zarar etmelerini sağlıyorsa, kim bilir ilerde neler yapacaktı? Hele ki büyüdüğünde! İqbal onlar için tam bir tehdit unsuruydu. Bu sebepten başta çalıştığı büyük halı mafyası olmak üzere İqbal’e bir bir tehdit mesajları gönderdiler. ‘Öldürürüz seni’ diyorlardı ‘bırak bu işi!’

Görmezden geliyordu tehditleri İqbal. Artık yeterdi. Sömürüye yeter! Durmayacaktı. O, dünyada tek bir çocuk işçi kalmayana dek mücadele etmeye çoktan kararlıydı bile. Basit birkaç tehdit mi durduracaktı onu? Fabrikaları da batacaktı, paraları da çalınacaktı başlarına. İqbal’in dediği gibi; “çocukların ellerinde kalem olmalı, işçilerin kullandığı aletler değil!”

İsveç’in ardından Fransa’yı ve bazı Avrupa ülkelerini de gezdi. Bu geziler sırasında farklı insanlarla tanışıp, ses getiren kampanyalar düzenledi İqbal.

Avrupa’da bulunduğu süre içinde, İqbal’e müjdeli bir haber geldi. 7. Reebok İnsan Hakları Ödülü’ne aday gösterilmişti! Nihayet birileri bu kutlu mücadeleyi fark etmişti. İqbal hak ettiği değeri bulacaktı belki de.

İqbal en baştan beri avukat olmayı istiyordu. Avukat olmak onun için özgürlük demek, özgürlük için savaşmak demekti. Daha geniş imkanlarla çocuk işçiliğine karşı mücadele edebilecekti. “Henüz kendini savunamayacak kadar küçük olan, seslerini çıkartmaya bile korkan dostlarımın haklarını savunmak istiyorum” diyordu.

Kısa bir süre sonra ise İqbal’in Reebok İnsan Hakları Ödülü’nü kazandığı bildirildi.

İqbal ve en baştan beri İqbal’in yanında olan BLLF’nin başkanı Ehsan ödül töreninin yapılacağı Amerika’nın Boston eyaletine geldiler.

İqbal, Boston’a vardıktan sonra, Amerikan medya kitlesinin en büyük kahramanlarından biri haline geldi. Çok iyi karşıladılar İqbal’i. Ehsan ve onun tanıdıklarıyla Amerika’da da özgürlük savaşlarını etkili bir şekilde yürütmeye başladılar.

Ödül törenine gelmişti sıra. Geniş bir izleyici kitlesinin olduğu Kuzeydoğu Boston Üniversitesi’nde İqbal’in adı okunur okunmaz kuvvetli bir alkışla karşılandı. Televizyonda canlı yayında yayımlanıyordu. İqbal için harika bir fırsattı. Mesajını bu gece tüm dünyaya iletecekti. Tüm kalabalık İqbal’i hayran gözlerle izliyordu. Gerçekten haklılardı İqbal’e bu ödülü verirken. Bir değil, bin insan hakları ödülü verseler belki yine yetersizdi onun için.

“Ben çocukların birer köle işçi olarak zorla çalıştırılmasının yasaklanması istiyorum” diyordu konuşmasının sonunda. Paul Fireman ödülünü ona sunarken, İqbal yumruğunu kaldırıp şu sözleri söyledi: “Bugün, siz özgürsünüz ve ben de...”

İqbal Amerika’da bugüne kadar yaşayamadığı çocukluğunu yaşadı. Video oyunları oynadı, çizgi filmler izledi...

İqbal 25 bin dolar kadar bir para almıştı Reebok’tan. Bunun bir kısmını BLLF’ye bağışladı. Bir kısmını ise eğitimi için ayırdı.

İqbal Pakistan’a geri dönerken eli boş gelmedi. Arkadaşları için hediyeler, dergiler, resimler, fotoğraflar, kartlar satın aldı. Okuluna geri döndü ve sıkı çalışmaya koyuldu.

Bu arada BLLF’nin grafik sanatçısı ile bir poster hazırladı. Posterde 4 kelime yazıyordu. “Çocukların kanlarını satın almayın!” Posterde halı dokuyan bir kızın resmi ve halının üzerine parmağından damlayan kanlar resmedilmişti. Avrupa’da bu poster çok ünlendi. İqbal’in etkilediği çocuklar bu posterleri her yere asıyor, seslerini duyurmaya uğraşıyorlardı.

Tabi ki İqbal, Pakistan’da da çok tanınır biri haline gelmişti. Bu çocukta gelecek vardı. Bunu gören sömürücüler İqbal’e tehdit mesajları göndermeye devam ediyorlardı. Ne var ki İqbal hiçbirini dinlememekte ısrarcıydı.


16 Nisan 1995 Pazar günüydü. İqbal köyünde akraba ziyaretleri yapıyordu. İkindi vaktiydi, hava iyiden iyiye kararıyordu. İki kuzeniyle amcalarına akşam yemeğine gitme kararı aldılar. Üçü bir bisiklete bindiler. Gidiyorlardı ıssız ve karanlık yolda amcalarına doğru. Birden biri çıktı karşılarına. İqbal önünde oturuyordu bisikletin. Gördü adamın elindeki tüfeği. Anladı. Son anda anladı. Atladı bisikletten. Adam ateş etmeye başlamıştı bile çoktan. Koştu, vurulmasına rağmen koştu. Belki bir şanstı. Hayır. Cani adam, kararmış göğün siyahlığına karşı, kırmızıya boyadı her yeri. Tüm şarjörü boşalttı üzerine İqbal’in. Ve tüydü ortalıktan. Sırtından vurulmuştu İqbal. Sırtından bir dünya kurşunla. 12 yaşındaydı daha, gencecik bir tohum iken toprağında.

Kimin vurduğu onu, asla kesin bir şekilde çözülemedi. Ama herkes biliyordu ki, ya halı mafyası vurmuştu onu ya da başka bir burjuva. Onu istemediler. O, bu dünya için fazlaydı. Çocuk işçiler çalıştırılmalı, dövülmeli, her türlü eziyet edilmeliydi. Onlar fakir doğmuştu. Çalışmaktan başka çareleri olmamalıydı. Ve buna karşılık fabrika sahipleri, işverenler en lüks villalarda, tomar tomar paralarla gezmeliydiler. Bu düzen böyle işlemeliydi. Bir taraf sömürmeli, diğer taraf sefalet içinde her türlü eziyete maruz kalmalıydı. Ve başkaldıranlar ise İqbal gibi kurşunların hedefi olmalıydı...

İqbal öldükten sonra, çeşitli hikayeler ortaya atıldı. Cinayet değil, kaza süsü verilmeye çalışıldı. En popülerden bir hikayeye göre; İqbal ve kuzenleri, köyden bir adamı bir eşekle uygunsuz pozisyonda yakalamış dalga geçmeye başlamışlardı. Adam o kadar endişelenmiş ve korkmuş ki, düşünmeden av tüfeğini üzerlerine doğrultup ateş etmeye başlamış. Mış mış da mış.. Tabiki buna kimse inanmadı. Polis dışında belki.

Köy İqbal’in nasıl vurulduğunu çok net bilebiliyordu. Ama onca tehdit ve sizi de öldürürüz mesajlarıyla köy halkı susturuldu. İqbal’in ailesine en büyük tehditler savuruldu. Bir rivayete göre, İqbal’in annesine diğer çocuklarını da öldürürüz tehdidi yapılmış, o da polise gerçeği anlatmamıştı. Oysaki hepsinin İqbal’in tehditler aldığınadan haberleri vardı.

İqbal’in annesi ve abisi diyor ki; İqbal’i BLLF’nin başkanı Ehsan öldürdü. Onu hep kullandı. Onun üzerinden paralar kazandı. Ve ayrıca İqbal’i fabrikaya 4 yaşındayken satmadıklarını iddia ediyorlar. İqbal 14 yaşındayken kendi isteğiyle gitmiş fabrikaya. Ve hiçbir eziyet de görmemiş fabrikada. Tüm bu hikayeyi ise Ehsan uydurmuş; sırf üzerinden prim yapmak için.

Tabi ki, çok haklılar. O yüzden boyu ve kilosu o kadar küçük İqbal’in. O yüzdendir tiz sesi. O yüzdendir ki İqbal’in anlattıkları yalan. Ailesini alkışlıyorum buradan, gerçekten sağlam tehdit edilmişler. İqbal kadar cesur olamadılar.

Değerli okurlar, daha bir sürü uydurulmuş saçma sapan rivayetler var. Hepsi İqbal’in yaptıklarını örtme ve işin magazin boyutunu ön plana çıkarmak için. Bu ne eşek hikayesidir dostlar, ne de başka bir şey. İqbal, kendilerine zarar ettirilen binlerce işveren tarafından vuruldu. Binlerce çocuk işçi sömürücüsü tarafından. İqbal’in büyümesini, daha büyük işler başarmasını istemeyenler tarafından.

Belki de İqbal, büyüdüğünde Pakistan’ın başkanı olacaktı. Hatta belki dünyanın başkanı olacaktı. Dünyaya yeni bir vizyon kazandıracaktı belki. Dünyayı, şimdiye kadar süregelmiş bu düzeni değiştirecekti. Kim bilebilirdi neler yapabileceğini...

Neden izin verildi İqbal’in Pakistan’a dönmesine peki? O özlemiş olabilir ailesini. Ama bilinmiyor muydu ki, İqbal’in başına böyle bir şey geleceği? Neden getirildi Pakistan’a İqbal, ta Amerika’dan mı planlanmıştı bu suikast yoksa, diye getiriyor insanın aklına. İqbal’in tehditler aldığını biliyordu Ehsan. Neden peki gerekli önlemi almadı onun için. Bilmiyor muydu; artık o gerçek bir çocuk gibi olamazdı. Güvenliği ön planda olmalıydı her nereye giderse gitsin. Hele ki Pakistan’a. En çok düşmanı olduğu yere...

Hiç unutma ki İqbal, canım İqbal, kanın yerde kalmayacak. Bizler, senin bıraktığın yerden mücadeleye devam edeceğiz. Tek bir çocuk işçi kalmayana dek sürecek bu mücadele. Yıl 2019. Ve acı tablo hala gözlerimizin önünde. Hala dünyada 200 milyonu aşkın çocuk işçi var. Her yıl binlerce çocuk işçi iş kazalarında hayatını kaybediyor. Ve hala bunu durduran birileri yok...

Ama olacak İqbal, peishgee’leri de batacak, yiye yiye bitiremedikleri paracıkları da... Senin mücadelen sonsuza dek biz gençlere ilham verecek. Ve bu dünya için verdiğin emekler unutulmayacak İqbal. Unutulmayacak...


Tek bir çocuk işçi kalmayana dek, hep birlikte İqbal’in bıraktığı yerden...


İlker Keleş


*Gelin hep birlikte İqbal’imizin, yüreğimize işleyen bu küçük kahramanın öyküsünü tüm dünyaya yayalım... Lütfen çocuk işçiliğine duyarlılığı artırmak için, İqbal’in bu öyküsünü kendi sitelerinize, sayfalarınıza koyarak, paylaşarak, çoğaltarak dünyaya yayalım...


Yararlanılan Kaynaklar:

https://iqbalmasih.solidaridad.net/iqbals-brief-biography

https://iqbalmasih.solidaridad.net/16-april-campaign-international-day-against-child-slavery

https://iqbalmasih.solidaridad.net/my-name-is-iqbal-masih

https://iqbalmasih.solidaridad.net/why-building-a-school

İlker Keleş

Yorumlar (1)
  • Malesef...dışında bir söz olmali. Bu olaylar hiç olmamalı. Lakin her cümlenin sonu yine malesef ile bitiyor...evet bu hikaye yayilmali..kaleminize sağlik ve yureginize