Kumar Borcu

“O çöp bidonu çok uğursuz Cafer! O yüzden, dönüp bakmıyorum artık o yana. Karıştırıyorsun ama işe yarar bir şey var mı bari içinde?”

“Tüküreyim içine!”

“Sövme, sövme! Günahtır sövme… İnsan ekmek teknesine söver mi? Ne buldun?”

“Üç bira şişesi, onların da üstüne tarhana dökmüşler.”

“Tarhana olduğunu nasıl anladın arkadaş? Tadına mı baktın?”

“Tarhananın hası kokusundan belli olur. Tarhana otunu bol koyacaksın içine. Sonra bol soğan, bol kese yoğurdu… Bak o çorba nasıl da mis gibi kokar.”

“İlahi Cafer! Her şeyden de anlıyorsun. Arkadaşım olduğun için gururlanıyorum bazen.”

“Mestan, ne düşündüm biliyor musun? Şimdi bu çorba sıcak olacaktı, üstüne bir ekmek doğrayacaktık… İnceden de zeytinyağı… Sal kaşığı, sal kaşığı…”

“Öyle sevmem! Tasa doldurup içeceksin çorbayı. Bıyıkların da doyacak, sakalların da…”

“Pissin oğlum sen! Ne gülüyorsun? Yalan mı söylüyorum?”

“Mis gibi çorbayı niye dökerler bilmem ki arkadaş? Koy bir kaba, bırak kapının önüne… Kedi mi gelir, köpek mi, doyursun karnını… Değil mi? Neden kıkırdadın? Yalan mı dediğim?

“Hayvanlardan önce çorbayı kapacaksın değil mi?”

“Yok oğlum! Vallahi, senin düşündüğün gibi değil. Hani kış günü ya… Soğuk, hayvanlar aç… Günah değil mi?”

“Günahmış. Pek umurundaydı milletin! Siktiret hayvanları! Önce kendini düşün Mestan!”

“Sövme sövme. Günah! Çok günah! Hoh! Hoh! Ellerim dondu ya! Amma da soğuk bugün!”

“Kış oğlum! Bildiğin zemheri işte… Var mı ötesi?”

“Cafer, şu karşıdaki fırın… Ne güzel görünüyor! Sıcacıktır şimdi içi. Üstelik bol bol da ekmek… Biliyor musun, şimdiki aklım olsaydı; fırıncı olurdum.”

“Oğlum, ne biçim erkeksin sen? Az bir soğuk gördün, hemen meslek değiştirmeye kalktın.”

“Yok yahu! İçimden geçiverdi öyle…”

“Boşver! Yazı düşün yazı… Biz parklarda püfür püfür yatarken fırıncıların canı çıkıyor sıcakta. En güzel meslek bizimki yine! Dalıyorsun çöpün içine, ne çıkarsa bahtına…”

“Bir de sattıklarımızın parasını alabilsek…”

“Mestan, senin kaç liran var hurdacı Şinasi’de?”

“Ne bileyim arkadaş? Hesabı tutan da o, parayı veren de… Kasada para olduğunda atıyor önümüze üç beş kuruş işte…”

“Hacı sağ olsaydı; günlük görürdü hesabımızı. Gittikçe kötüye gidiyor bizim işler?”

“Eskiden daha iyiydi tabii… Bu başkan da zorlaştırdı bizim işleri. Kocaman kocaman bidonlar koydu sokaklara; uzan bakalım dibine uzanabilirsen.”

“Haklısın… Bazen içine düşeceğim diye ödüm kopuyor.”

“Neden güldün yine?”

“Geçenlerde düştüm de… Çöpün içinde kedi yok muymuş; az kalsın can veriyordu altımda… Ben ondan korktum, o benden.”

“Çok komiksin Cafer!”

“Şerefsiz muhtar! Parktaki ikametimizi kabul etseydi… Adam gibi oy kullanırdık biz de… Sorardık hesabını başkandan. Mestan, oy kullansaydın hangi başkana verirdin?”

“Hiç düşünmedim Cafer… Yorma kafanı arkadaş… Ancak… Eski başkan daha iyiydi sanki?”

“Ben olsaydım… O zayıf olana verirdim. Neden mi? Oğlum, kafayı çalıştırsana! Bir kere adam boğazına düşkün değil… Buna baksana, koca göbek… Kalın ense… Ver ver yesin!”

“Ondan mı başkan için yiyici diyorlar? Mestan! Bak ne buldum bidonun dibinde!”

“Amma ballısın ha!”

“Çalışıyorum oğlum ben! Senin gibi laf ebeliği yapmıyorum ki.”

“Ne buldun arkadaş? Ne o?”

“Tavla oğlum bu! Sen bunu bilmiyor musun? Bak, nasıl da şıngırdıyor…”

“At at! Uğraşma! Kumar arkadaş o. Günah günah, at… Üstelik üstüne çorba dökmüşler…”

“Dur oğlum! Bir içine bakayım da…”

“Babam… ‘Kumara asla bulaşma!’ derdi. Kumara bulaşanın cebi para görmezmiş...”

“Baban akıllı adammış… E, bulaşmadın da ne oldu? Bir ekmek parası var mı cebinde?”

“Cebime küsüm arkadaş ben… Biliyorsun, benim gönlüm zengin.”

“Gönül zenginliği kaç ekmek eder Mestan? Hı?

“Aman! Asıl laf ebesi sensin bak! Şu gazeteyle elindeki kumarı bir silsene yahu!”

“Gazeteleri çarçur etme oğlum! Bu gece çok soğuk olacağa benziyor. Koynumuza sokarız onları... Kesiverir soğuğu.”

“Merak etme, benim çuvalın yarısı gazete. Bol bol kullanırız. Hatta yakarız da bir kısmını.”

“Mestan, var mısın? Bir kumar oynayalım seninle?”

“Kusura bakma Cafer, ben oynamam!”

“Neden?”

“Günah oğlum! Kumar, arkadaşı arkadaşa düşürürmüş…”

“Baban mı dedi?”

“Yok… Kahveci Halil emmi dedi. Bu meretin başına gülerek oturan, ağlayarak kalkarmış.”

“Parasına oynamayız… Ne oldu? Niye gülümsedin?”

“Cebimizde para mı var arkadaş? İstesek de oynayamayız.”

“Hadi, öylesine oynayalım… Bak, aklıma ne geldi, istersen yine ortaya bir şey koyarız.”

“Nasıl?”

“Hayali şeyler koyarız… Dur bakayım. Hıh! Şu karşıdaki fırın var ya… Ben onu koyarım ortaya. Sen de istediğin binayı koy.”

“Olmaz… Ben kendime, kumardan ekmek fırını üttü dedirtmem. Bi kere o ekmekler hep haram olur. Hem, senin olmayan fırını niye koyuyorsun ortaya?”

“Mahsustan oğlum…”

“Yok, yok… Ben kumar oynamam! Çocukken oynadım da, başıma neler gelmedi ki?”

“Oynadın demek? Neler geldi başına?”

“Babam öldü… Kumar oynamasaydım, ölmeyecekti. Zaten bana demişti… Dinlemedim ki?”

“Nasıl oldu bu iş? Anlatsana.”

“Çocuktum o zamanlar… Hani şu meşe oyunu var ya? Yanardöner cam misketler… Paraları sıralayarak dikiyorduk toprağa. Kaç kişi olursa o kadar para oluyordu. Bir çizgiden sırayla atıyorduk meşeleri…”

“Biliyorum o oyunu… Biz de oynardık. Ama biz para yerine misketleri dikerdik karşıya.”

“Sonra… Meşeyi attığımızda ilk baştaki parayı vuran hepsini alıyordu. Önemli olan da oydu. Herkes onu vurmak için uğraşıyordu.”

“Gülümsedin yine? O günleri mi hatırladın?”

“Hiç unutmuyorum ki o günleri. Biliyorsun ben solağım; her atışta baştaki parayı devirirdim. Hep üterdim mahallenin çocuklarını. Akşam olduğunda cebim paralarla dolardı. Bir gün babam, paraları gördü. Nerden bulduğumu sordu. Ona yalan söyledim. ‘Arkadaşımın parası.’ dedim.”

“İnandı mı?”

“İnanmadı. Zaten biliyormuş parasına meşe oynadığımı. Musa’nın babası şikâyet etmiş. ‘Senin Mestan, benim oğlanın paralarını ütmüş.’ diye.”

“Kızdı mı?”

“Hayır, kızmadı. Üzüldü. Çok üzüldü. Sanki babamın içinde bir dağ devrildi. Benimle konuşurken gözleri doldu, sesi buğulandı. Sözleri… Takılıyordu boğazına…”

“Mestan… Sen ağlıyor musun?”

“Yok… Gözüme… Toz kaçtı sanırım.”

“İstersen anlatma gerisini.”

“Bırak, bitireyim. Yıllardır, unutmak istedim bu olayı. Ama unutamadım. Hep kızdım kendime. Aynaya bile bakmadım hiç. Sakallarım ondan böyle uzun…”

“Kusura bakma, yaranı deşmek istemezdim.”

“O gece söz aldı babam benden; kimden, ne üttüysem, ertesi günü hepsini geri vermemi istedi. Bu da bana çok zor geliyordu. Mahallenin çocukları dalga geçerdi benimle. Bir daha oynamazdı.”

“Babana söz vermedin mi?”

“Verdim. Ancak tutmadım sözümü. Paraları sakladım. Ne oldu biliyor musun; bir gün sonra babam öldü. Ben kumar oynamasaydım, yalan söylemeseydim babam ölmeyecekti.”

“Bu bir tesadüf Mestan… Kendini suçlama. Hem, o zaman çocukmuşsun daha.”

“Neyse… İşte böyle Cafer… Ben kumar oynamam.”

“Anladım… Gel biz de başka türlü oynayalım.”

“Nasıl?”

“Fırını çektim ortadan. Yerine bir ilkbahar güneşi koydum. Sen ne koyacaksın karşılığında?”

“Bak işte buna oynarım. Ben de yaz sıcağında bir tas suyun serinliğini koyuyorum.”

“Zarı atalım o zaman.”

“Atalım. Önce sen at. Sahi, kazanan nasıl belli olacak?”

“Çok cahilsin oğlum! Büyük atan kazanır bunda… Avucumda bir sallayayım. Kahvede gördüm, böyle yapıyorlar. Sallayıp sallayıp atıveriyorlar. Tüh! İki geldi. Sıra sende.”

“Ben hiç sallamadan atsam?”

“Olmaz. O zaman zar tutmuş olursun.”

“Güldürme adamı Cafer. Tutmadan nasıl atacağım bu mereti?”

“Ne bileyim ben. Kahvede öyle söylüyorlar… At hadi!”

“Hıh! Benimki beş geldi. Üttüm arkadaş seni. Bana bir bahar güneşi borçlusun.”

“Tamam oğlum! Sıkma adamın canını! Kumar borcu namus borcu demişler. Öderim nasılsa.”

“Devam edelim mi?”

“Edelim. Bu kez ne koyuyorum biliyor musun; sabahları parka gelen bir kadın vardı ya.”

“Pembe kıyafetli olan mı?”

“Yok oğlum… O şişko değil. Hani hep siyah giyiniyor ya… Daracık… Hatırlasana, güzün bir ekmek parası vermişti bize.”

“Tamam, tamam… Sen utanmış, almak istememiştin de… Şöyle bir güzel bakmıştı.”

“Hıh! Bu defa onun bakışlarını koyuyorum. Sen de onun kadar değerli bir şey koy bakalım.”

“Ne koysam, ne koysam? Buldum! Babamın gülüşünü koyuyorum ben de.”

“Babanın gülüşünü mü? Nasıl gülerdi ki?”

“Anlatamam… Görmeliydin. Hani, yağmurlu bir havada, bulutlar arasından güneş çıkıverir ya… İşte o aralıktan süzülen damlalar gibi gülüşü vardı… Bu sefer ben atayım önce. Nerde o zar? Hadi kumar! Evet! Pöf! Yine dört attım! At bakalım sen de.”

“Bu sefer üteceğim seni. Hadi oğlum! Tüh! Yine olmadı… Üç.”

“Yok yok… Sen bilmiyorsun bu oyunu. Ee? Neyin kaldı geride? Neye oynayacağız şimdi?”

“Tarhana kokusu… Evet, onu koyuyorum. Zaten açız, ne güzel gider bu havada.”

“Ben de sıcak ekmek buğusunu koyuyorum. Hadi at bakalım!”

“Atıyorum. Bu defa ben de sallamayacağım. Hadi canım, hadi oğlum! Evet, işte bu! Beş! Beni ütmen için altı atman gerekecek.”

“Atarım. Al sana… Üf! Amma da döndü ha! Altıııı! Yok yok, sen bilmiyorsun bu kumarı.”

“Hile yapıyorsun oğlum! Bileğini büküyorsun! Neden sol elinle attın?”

“Hile yapmıyorum. Sözlerine dikkat et. Çünkü ben solağım. Sol elimi iyi kullanıyorum.”

“Bak kendi ağzınla söyledin… Ben saymam bu oyunu. Yeniden oynarız.”

“Oynamam! Üttüm seni! Cafer! Polis! Cafer polis arabası geldi…”

“Hey! Bana bakın! Siz kumar mı oynuyorsunuz?”

“Polisler nereden çıktı? Bize sesleniyor. Eyvah! Yanımıza geliyor.”

“Korkma oğlum… Ne yapacak polis? Gelsinler bakalım…”

“Kumar oynuyorsunuz değil mi? Verin o zarı bana! Hani paralar nerde? Sakladınız mı?”

“Ne parası? Paramız yok ki.”

“Cafer doğru söylüyor komiserim. Paramız yok bizim. Öylesine eğleniyorduk.”

“Utanmıyor musunuz yalan söylemeye! Çocuk mu kandırıyorsunuz siz! Eğleniyorlarmış…”

“Vallahi doğru polis bey!”

“Hadi ordan! Kalkın bakalım! Merkeze gidiyoruz… Orda anlarız her şeyi!”

“Merkeze mi? Ama biz… Ama… Tamam tamam, kızma komiserim! Çuvallarımızı alalım…”

“Ne var çuvallarda? Durun bakayım. Hım… Olmaz! Bu pis hurdaları arabaya alamayız!”

“Ama polis bey… Bir günlük emeğimiz var içinde. Bunları bırakırsak…”

“Bana ne senin emeğinden! Bunu kumar oynarken düşünecektin! Hem sokak ortasında kavga ediyorsunuz, hem de devletin memuruna karşı geliyorsunuz!”

“Karşı gelmek mi? Ama biz…”

“Gözümün önünde paraları sakladınız. Delilleri karartmak denir buna. Suçtur! Hem de suç üstüne suç! Haydi gidiyoruz!”

“Komiserim, söz versek? Bir daha oynamayacağız, desek?”

“Bak, şimdi de kumar oynadığınızı kabul ettiniz. Paraların yerini de söyleyin, durumu bir daha düşünelim. Yoksa merkezden yardım çağıracağım.”

“Para? Para yok polis abi… Yeminle yok! Biz öylesine…”

“Yürüyün ulan! Pis kumarcılar!”

“Ben sana demiştim Cafer. Ben sana demiştim oğlum! Oynamayalım şu kumarı diye. Hadi bakalım, karakolda anlat şimdi derdini… Affet babacığım beni! Seni yine dinlemedim! Ne olur affet!”

“Üterken iyiydi değil mi?”

“Zırlayıp durmayın ulan, şaka yaptık. Bu gece soğuk olacak, dışarıda donarsınız diye topluyoruz sizi. Ama çuvallarınızı karakola alamayız.”

Eşref Karadağ

Yorumlar
  • Henüz yorum yazılmamış