Kundura ve Sokak

Tüm sokağa yayıldı sarı yaprağın gevrek uğultusu, daha yeni süzülüp düşen. Çıplak asfalt, ayaza dayanamayıp bir yün örtmüştü üstüne sanki. Bir tek karınca geziniyordu ortalıkta. Ne arıyordu o da burada? Diğer tüm ailesi yer altındayken üstelik. 

 Soğuğa çatır çatır vuran sarı sokak lambasının ışıkları faydasızlaşmaya başlamıştı gün ışığının karşısında. Yol ortasına dinelmiş çam ağacı hiç de heyecanlı görünmüyordu az sonra olacakları izlemek için. 

 Rengi solmuş kiremitler yalnızca güneş peşindeydi. Öylesine gülüyordu ki yüzleri ışıklar onlara vurduğunda! Üstlerine konan güvercinlere bile aldırış etmiyorlardı o zaman. 

 Soluk asfaltta ara ara birikmiş çakıl taşları, kulağını yaklaşan adım seslerine verdi. Kulaklarında sert kunduraların ‘tak tak’ sesleri iyice belirginleşmişti. Ah ne diye keserlerdi sabah sabah şu güzelim serçelerin şarkısını! 

 Yol kenarındaki neyi düğü belli olmayan yıkık duvar -ona çevrede böyle hitap ederlerdi- daha yeni farketti güneşin doğmakta olduğunu. Sabah esnemesini yaparken, yanından geçen siyah paltolu adamı gördü. Tabi ya! Onu uyandıran da bu kunduralardı! Şimdi ayakları olsa, gidip bir güzel pataklardı bu adamı. Ah nerde!

Adamın bıyıklarının ucundaki hafif ağarmışlıkları, ayazda donan buz taneleri gibi gördü karınca. “Çabucak yuvaya gitsem iyi olur” diye geçirdi içinden “yoksa ben de donacağım şimdi bu adamın bıyıkları gibi.” 

 Kunduraların dayanılmaz çığlıkları sokakta yankılandıkça pencerelerin ölgün camları dişlerini sıkıyor “kes şu gürültüyü manyak adam” diye patlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı.

 Daha sıkı sokuldu birbirine titreyen nergisler, eski asfaltın kenarından fırlayıp çıkmış olan. Kundura sesi onları da rahatsız etmişti elbet. Ama onların asıl savaşı soğuğaydı. Gece yavrularının ateşi çıkmış, zor dindirmişlerdi sabaha dek. Kör ayazlara boyun eğmişti onlar. Kundura sesi de kim oluyordu!

 Serçeler daha yüksek şavkıyordu lanet kunduranın zıttına. Onun sesi değil, kendi sesleri hakim olmalıydı sabaha! Ne arıyordu bu saatte bu siyah paltolu, kunduralı adam burada? Başka işi yok muydu? Karısı, çocuğu, nereye böyle bu ıssız sokaktan? 

 Tüm küfürleri sayıyordu huysuz tahta kapı aklına gelen. Buruşuk gözleri öyle bakıyordu ki adama! Bir de hiçbir şey yokmuş gibi yürümüyor muydu salına salına! Deli oluyordu yaşlı kapı, tatlı uykusunu bölen bu siyah mantolu adama.

Kunduralar taşlamacı bakışlarla kendisini izleyip söven kalabalığa acınası gözlerle bakıyorlardı. Elleri cebinde, burnu kıpkırmızı, siyah paltolu adamı işaret ederek: “Bizim bir kabahatimiz yok, sabahın bu saatinde o bizi giyiyor!” demeye getiriyorlardı. Ama ne çare. Herkes uyanmıştı bile. Suç onlarındı. Neden bu kadar ses çıkarıyorlardı sert ve kalın tabanlarıyla?

 Utançtan simsiyah kesilmişti kunduranın soldaki teki. Ayaz, sivrileşen burnunun parlamasına izin vermiyordu sol kunduranın. Elinde olsa hemen şimdi bu pis kokulu ayaktan çıkıp kendini sokağa atacak, “bakın ben yapmıyorum sesi” diyecek.

 Sağdaki kundura içten içe övünüyor, böbürleniyordu: “Nasıl kaldırdım koca sokağı uykusundan! Oh ne iyi oldu, canıma değsin! Görsünler asaletimi biraz!” Sanki kendi çıkarıyordu bütün takırtıyı. Amma ne kasılıyordu be!

“Neyseki gidiyor” dedi çakıltaşları.

 Adam elleri cebinde, başı öne eğik, burnu kırmızı, titreyerek dönüyordu köşeyi.

 Çok yüksek bir ses duyuldu birdenbire. Çığlık attı papatya. Dört açtı gözlerini çam. Yerinden oynadı kapı. Yuvasından zıpladı karınca. Sustu serçeler. Bıraktı gülümsemeyi kiremitler. Söndü sokak lambası. Çatladı yıkık duvar. Daha bir soluklaştı asfalt: Kırmızı kanlar süzüldü üstüne.

 Adam yerdeydi. Vurulmuştu. Kimdi onu vuran. Kaçmıştı. Neden vurmuşlardı adamı? 

 Huysuz kapı uykusuna devam etti. Serçeler ötmeye ve çakıl taşları dinlemeye. Kiremitler güneşlenmeye. Karınca yuvaya girmeye. Nergisler sevişmeye. Ayaz yavaş yavaş gitmeye... Adam vurulmuştu. Kim vurmuştu onu? Neden vurmuştu? Önemi yoktu. Kunduralar, kunduralar susmuştu. 

İlker Keleş

Yorumlar
  • Henüz yorum yazılmamış