Mazi / İki Kalp

Çarşının ortasında yeni geleceğine alışmış, güzel giyimli, taze yüzüne yakışan tebessümü ve sevgisi ile yaşama olan bağlılığı apaçık ortada bir bayan zarifçe yürüyordu. Hava narin ve maziliydi. Hafif bir rüzgâr ince uzun eteğini hafifçe dalgalandırıyordu. Yoğun kalabalık kararsızdı. Karşı karşıya gelen insanlar, ellerinde kalan malları satmaya çalışan işportacılar, esnaflar, bilmem nereden gelmiş turistler, bir o yana bir bu yana sallanan akım içersindeydiler. Güneş ise tam tepedeydi.

Ellerini incelikle kullanarak alışverişini ağır ağır sürdüren bayan, bütün bu kargaşalıktan habersiz, işlerini hallediyordu. İnce ve kırılgan bir yapısı vardı; yirmi dört yıllık ömrü boyunca yenilgiyi, acımasızlığı tatmamış, ağırbaşlı, sakin, içe huzur veren gülümsemesiyle olağan dışıydı. Bu kadar yoğunluk ve bu kadar insan içinde öyle kararlı duruyordu ki, onun bütün dünyayı yönetebileceğine dair en ufak bir kuşku bile barındıramazdı insan içinde.

Alışverişini tamamladı. Aynı sakinlikte, güneşin yakıcı etkisinden uzak, elinde torbalarıyla kendi gibi şirin olan evinin yolunu tuttu. Kalabalıktan güzelce sıyrılarak, kimseye çarpmadan, düzgün adımlarıyla yürüyordu.

Çalışkan ruhluydu. Şimdiye kadar hem okumuş, hem çalışmış, aynı zamanda kendini geliştirmiş, sağlam bir belleği olan, mucizevî yetenekli, sabırlı, üretken, saygılı ve kötülüklere karşı uzlaşmazdı. Bu tavırlarını beğenmeyen yoktu. Kimisi için ulaşılmazdı tüm bunlar, fakat o öylesine sıcakkanlı ve sevecendi ki, kimseyi hor görmez, yardımseverliğinin en yüksek noktasına değin, herkese bir çare bulmak için çabalardı. Babası da onunla gurur duyuyordu elbette. Annesinin yokluğundan beridir, baş başa yaşadıkları, beraber ömürlerini sürdürdükleri evlerinde her şeyi o düzene koyuyordu. Evin ve babasının tüm eksikleriyle o uğraşıyor, adeta onları çekip çeviriyordu.

Yapamayacağı bir şey yoktu; her zaman her soruna arayıp bulduğu çözümlerle üstün zekâsını da göstermiş oluyordu. Nitekim bütün bunların yanında çok iyi kalpliydi. Ama o kalp yaralı, özlemli, vuslata erememiş bir kalpti. Buruktu her şeyden önce, yakın gelecekte tanıdığı insana aitti kalbi, ama zamanın o acımaz soğukluğu unutmayı, önündeki yaşama bakmayı öğretmişti ona.

Kendisi gibi akıllı, temiz tavırlı, yakışıklı, güleç birindeydi kalbi. Onu ilk babasıyla gittiği bir davette görmüştü; keman çalıyor, adeta insanı büyülercesine serenatlar yapıyordu. O da kendisini fark etmişti elbette. Ona göre herkesten daha çok ışıldıyordu bu kız. Kendisini gördüğünden beridir, kemanı daha içten, daha neşeli, ama bir o kadar da ulaşılmaza sıkışmış aşkla çalıyordu. Davet bittiğinde, babasından bu güzel müziklerle onlara eşlik eden müzisyenlere teşekkür etmek için izin aldı ve bütün davet boyunca kendisi için çalınmış senfonilerin serenatçısının yanına gitti. Uzun süre birbirlerinin gözlerinde kayboldular. Öylesine belirgin bir bağ kurulmuştu ki aralarında, bir söz söylemek bile gereksizdi. Ama kendisini mecbur hissettiğinden bayan kemancıya: "Teşekkürler, harika bir dinletiydi" dedi. Bu sesten etkilenmemek mümkün değildi. Kemancı aynı zarafetle yanıtladı genç bayanı: "Asıl ben teşekkür ederim" dedi, "Beni sıkılmadan dinleyebildiğiniz için..."

O günden sonra hızla çoğalan sevgileri yoğunlaşarak aşka dönüştü. Gizlice buluşuyorlar, birbirlerine güzel aşk sözcükleri fısıldıyorlardı. İkisi de mutluydu. Birbirlerine karşı nezaketleri öylesine saygılıydı ki, kimse bu aşkın bir gün yok olup bitebileceğini hiçbir zaman düşünemezdi.

Bir gün yine aynı hasretle buluşacakları vakit, kız randevu yerine gelmedi. Nedenini ise sonra haber yollayarak açıkladı sevdiceğine; artık aşklarının bittiğini, eski heyecanın ve tutkunun kendisinde kalmadığını, özür dileyerek onu terk ettiğini belirtiyordu. İmkânsızlığa sığınmıştı yine aşk.

***

Ilık rüzgârın fısıltısıyla hareketlenen havaya aldırmadan, çarşıdan evine yürümeye devam etti. Caddenin bir ucunda karşıya geçmeyi bekliyordu. Yerin karalığından başını kaldırdı, işte o zaman bütün zekâsı, bastırdığı duyguları, ölmüş kalbi yeniden canlandı tüm bedeninde. Oydu, sessizce babasının baskısı yüzünden terk etmek zorunda kaldığı sevdiceği caddenin tam karşısındaydı. O da kızı fark etti ama yalnız değildi. Kucağında bebeği, elinde karısının eli, onlar da karşıya geçmeyi bekliyorlardı. Narin kız elindeki torbaları düşürmemek için yutkundu, yeşil yandı, arabalar durdu. Akan zamanın içerisinde karşı karşıya kalan aşk tufanında, birbirlerinin gözlerinde ilk günkü gibi kaybolarak geçtiler caddeden.

Geriye dönüp bakmak acıttı canlarını.

Kız elinde torbalarla, gözlerinde biriken yaşları zapt edemez iken devam etti yoluna...

Oğlan ise yanında ona ait iki can ile yürürken, kalbi karşı yoldan giden sevdiği, unutamadığı, unuttuğunu sandığı aşkıyla birlikte gidiyordu.

***

Bu aşk hikayesi de böyle bitmişti. Kırık iki kalbin çarpan sevdasında zaman ufak bir karıncayı andırıyordu. Güneş dimdik, kuruttuğu kıvılcımları sararak, sakin, hararetli, yakıcı, yıkıcı tam tepede tüm umursamazlığıyla duruyordu.

İmkânsız bile değildi şimdi aşk; yitmişti, bir daha olmayacak denli kırık bir maziydi...

(Bahadır Tatlıöz'ün "Yıllar" adlı şarkısına binaen...)


HAZİRAN 2012

23 Haziran 2012 5-6 dakika 34 öyküsü var.
Beğenenler (4)
Yorumlar