Sarı Işığın Ziyasında

‘İnsan her nasılsa uyanır. Bazen sokakların diline yapışan köpeklerin havlamasıyla bazen bir sarhoşun iliklerine kadar işleyen efkârlı narasıyla bazen gitmekle kalmak arasında sıkışıp kalmış bir karanlığın çözümlenemez kahkahasıyla, bazen salya sümük, bazen yıldızları bir dikişte içebilen düşüncenin bakışıyla, bazen bir başkası için, bazen yarın olmasını istediğin bazen hiç olmasını istemediğin bir zaman insan nasıl olsa uyanır.
Bütün bunlar için bazen de hiç uyanmak istemez. Bütün bunlar için bazen de hiç uyumak istemez.
Gece derki&#59; işte insan bu iki cümle enkazında sıkışıp kalmış, iki ayaklı bir zavallıdır.'

Kendimi son gördüğümde sarı bir ışığın ziyasında, gayet anlamlı duran bir düşüncenin üzerinde görmüştüm bu yazdıklarımı, göz ucuyla. Kendime ayıp olmasın diye fazla da irdelememiştim.
Kısık gözlerimin halsizliğiyle hınçla doğrulup bütün gücümle ‘sen daha uyumadın mı?'diye sormuştum hatta. Uyku tutmadı demişti. Sarı bir ışığın ziyasında arkası dönük bana hiç benzemeyen ama bir o kadar da kendimi orada, o sandalye de otururken, hikâyesi yarım kalmış kitapların, şişelerin, kalemlerin üzerini süslediği masaya dirseklerini dayamış, iki elini başının arasına almış bir şekilde hissediyordum. Sarı ışığın ziyasında birikmiş bir koku kendimi orada o şekilde oturuyor olduğuma daha çok inanmama sebep oluyordu. Sonra birden arkasını döndü bana, yüzü benim yüzümdü. Bakışları benim bakışım... Sarı ışığın ziyasıyla yüzünün bana bakan tarafında hafif bir karaltıyla burnunu, kulağını ve ağzını daha belirgin görebiliyordum. Burnu benim burnum, kulağı benim kulağım, ağzı benim ağzımdı. Görmekten daha çok hissediyordum.

Uyku tutmadı,anlayacağın.Kalkıp birkaç bir şeyler karalamak istedim.Sonra canım şöyle demli bir çay istedi,canım çay isteyince,çay benden şöyle dumanı bol bir tütün istedi,tütün türküsüz tütmem dedi,Neşet Ertaş'tan bir türkü istedi,türkü şöyle tepesi dertli bir dağ istedi,sonra balkona çıktım karşımda tüm ihtişamıyla duran dağın tepesine baktım bir müddet,bekledim biraz,dağ da benden bir şey ister diye fakat onun konuşmasına ramak kala&#59;çayım soğumuş,tütünüm sönmüş Neşet Ertaş türküsünü yüreğime ince ince dökmüştü bile..sonra ayaklarımla dışarının sessizliğini odamın içine süpüre süpüre girdim ve o zamandan beri oturuyorum işte burada.Rahatsız ettiysem affola...
Yok, dedim. Neden uyandığımı da bilmiyorum zaten.
Ben de bilmiyorum, dedi karşımdaki ses. Neden uyumadığımı gerçekten bilmiyorum.
Artık uyumam herhalde, birer çay koy da içelim madem...
Derhal, dedi.
İnsan benzerdi birbirine, sevmesi, korkması, ağlaması bazen gülmesi benzeyebilirdi. Giydiği kıyafetler, dinlediği müzikler, okuduğu şiirler, kitaplar birbirine benzeyebilirdi fakat ben birine hiç bu kadar benzememiştim.
Adımlarımın uyuklayan sessizliğinde merdivenlerden aşağı doğru indim. Çayı bardaklara doldurup aynı sessizliğin uykusuyla odama geri döndüm. Sarı ışığın ziyası odanın en karanlık noktalarına ruh gibi sirayet etmekteydi. Duvarda küçük bir örümcek hareket ediyor, kimin öldürdüğü henüz bilinmeyen bir yazarın resmi, kitabın kapağından bana gülümsüyordu. Ağzında pipo vardı bu yazarın, sağ eliyle piposunu tutarken yalan dünyanın içine içine gülüyordu.
Birbirimize bir şey anlatmadan sadece çaylarımızı içtik, arka arkaya tüten dumanın ağırlığı odanın her yerine çökmüştü, dumanın artan sirayeti gözlerimi yakıyordu.
Sonra dayanamadım: ‘Yahu dedim, sen bana ne kadar çok benziyorsun!' Sanki birbirimizi bekliyormuş gibi aynı anda sorduk, bu soruyu ve sonra bir güvercinin havalanırken çıkardığı kanat sesleri gibi bir ses yükseldi havaya doğru, içerdeki dumanı yara yara...
Söze ben başladım.
Andan ana değişir insan, öyle değil mi? İster saniye de, ister dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl fark etmez değişir andan ana... Eğer ki ben sana benziyorsam dediğin gibi aynı anda aynı şekilde değişmemiz gerekmez mi? Şu geçirdiğimiz bir saat içinde aynı mı değiştik sence? Biz birbirimize asla benzeyemeyiz ama aynıyızdır aynı zamanda, aynalar haricinde&#59; aynadayken bile kendine bakarken gördüğün sen, kendini görünce içine doğan o haslet, aynadaki seni değiştirir. Çoğu zaman ben böyle durumlarda kendime acırım.
Kendime acırım, dedim.
Başka bir şey söylemeden, kafamı yastığa doğru yasladım. Duvardaki örümcek hala bir yerlerden dönüyor gibi duvarın diğer tarafına doğru gidiyordu. Bu örümcek kadar küçülüp, örümceğe benzemeyen bir örümcek gibi duvara doğru tırmanmaya başladım ben de, sarı ışığın ziyasının en koyuluğuna doğru altı bacağımla hızlı hızlı koştum. Işık tenime deyince, güzeller güzeli adını dahi bilmediğim bir kızın sağ omzunda buldum kendimi, saçları bukle bukle, yanakları elma elmaydı, ayakları çamurluydu. Saçlarında yazdan kalma harman kokusu vardı, tarlalarda yanıp kavrulan anaların emeklerinin kokusu vardı bu kızın saçlarında...
Aynı hızla kızın, burnunun tam kenarına doğru koştum ve durdum. Yukarı doğru baktığımda aynı zamanda bana bakan yağmur yüklü iki bulut gördüm. Herkes tarafından duyulduğunda garipsenecek bir sesle, ismin ne, diye sordum kıza. İsmim hüzündür, yağmur dökülmeye gebedir, fazla kalma buralarda git harap olma, dedi.
Dediğini yaptım ve aynı hızla sarı ışığın ziyasının soluk soluk biriktiği yere doğru koşmaya başladım. Işığın soluğu tenime deyince, iki çatık kaşın arasında buldum kendimi. İsmin nedir, diye sordum. İsmim yoktur, ben bir babanın ahıyım, birazdan yıkılır buralar, kalma enkazın altında dedi ve ben buraya geldiğim hızda tekrar koştum ama bu sefer karanlığın en siyah tonuna doğru koştum, karanlık tenime değdiğinde bakışlarım duvarın sertliğine çarpıp geri döndü ve gözlerim gerçeğine doğru açılarak büyüdü.
Kısık gözlerimin halsizliğiyle hınçla doğrulup bütün gücümle ‘sen daha uyumadın mı?'diye sordum. Uyku tutmadı, dedi. Sarı bir ışığın ziyasında arkası dönük bana hiç benzemeyen ama bir o kadar da kendimi orada, o sandalye de otururken, hikâyesi yarım kalmış kitapların, şişelerin, kalemlerin üzerini süslediği masaya dirseklerini dayamış, iki elini başının arasına almış bir şekilde ordaydım. Sarı ışığın ziyasında birikmiş bir koku kendimi orada o şekilde oturuyor olduğuma daha çok inanmama sebep oluyordu. Sonra birden yüzünü döndü bana, yüzü benim yüzümdü. Bakışları benim bakışım... Sarı ışığın ziyasıyla yüzünün bana bakan tarafında hafif bir karaltıyla burnunu, kulağını ve ağzını daha belirgin görebiliyordum. Burnu benim burnum, kulağı benim kulağım, ağzı benim ağzımdı. Görmekten daha çok hissediyordum.
Gözleri hafif yağmurluydu, kaşları çatık... Elleri mürekkebe bulanmış öldürdüğü birkaç düşüncenin cesetlerini kâğıtların derin soğukluğuna gömmekteydi. Rahatsız ettiysem affola, dedi.
Yok, dedim. Neden uyandığımı da bilmiyorum zaten.

Mustafa Kemal Başol

Yorumlar
  • Henüz yorum yazılmamış