Tohumların Kenti İstanbul

Tohumların Kenti İstanbul

Uçak yeni kalkmıştı. Gökyüzündeydi. Koltukta otururken, penceresinden aşağıya baktı. Ufak tefek adalara, gereğinden fazla parça bölük adacıklardan yarım adalara dönüşerek tam kara parçasında noktalanan, denizin her yerde olduğu, ağlarını ördüğü inanılmazlığa baktı. Gittikçe yükselirken uçak, bir daha buraları görmeye gelemeyeceğini biliyordu. Bu vedaydı Stockholm’e. Uçakta, başını camdan ayıramazken, bu adacıklar beyninde kazınmış şekliyle kalacaktı.

İstanbul havaalanına gelmişti.

Sokaklarda yürüyordu. Uzun zaman olmuştu. Arkadaşına bir siteden aldırttığı hali hazır dayalı döşeli kendini bekleyen eve geçmek istemiyordu hemen. Beyoğlu’nun genişçe caddesinde sadece yürümek ruhundaki açlığı gidermek, dolaşmak istiyordu Taksim sokaklarında. Dolaştı. Sadece yürüdü.

Sabah oldu.

Çan sesiyle uyanıp kiliseye gitmenin alışkanlığındayken ezan sesiyle uyandı sabaha doğru. O farklılık derin uykusundan kaldırmıştı onu. Perdeyi aralayıp havanın yeni aydınlanan yüzüne bakıp, pencereyi de açmak istedi. Açtı. Sağa sola bakındı, evlerinden çıkıp camiye, namaz kılmaya giden insanları gördü. Penceresini kapadı. Yatağına gitti. Uyudu.

Sokaklardaydı. Metro, Metrobüs her türlü teknoloji dibindeydi. Hiçbir şeyden geri kalmayan bu şehrin yine içindeydi.

Karşıdan karşıya geçmek için beklerken yeşil ışık, kırmızı ışık yanacak sönecek derken ışık direğinden gelen sesi duydu, ’’Şimdi yeşil yandı karşıdan karşıya geçebilirsiniz’’ diyen, tıpkı Stockholm caddelerindeki gibi. Stockholm’de caddelerde buna alışmışken İstanbul’da da bunu bulmak ayrı bir keyif vermişti ona.

Kapalı çarşıya geçti. Farklı, farklı saksı tohumlarından aldı. Ambalajlardaki bu farklı tohumları saksısına dikip dünden bugüne içindeki İstanbul özlemini giderecekti.

Hiçbir şeyden geri kalmayan İstanbul da ezanın sesini, yine duydu.

‘’Herkes benim gibi duyuyor mu acaba?’’ diye düşünürken bazılarının kendi halinde olduğunu bazılarının da ezanın okunduğu, en yakın camiye doğru yürüdüğünü fark etti.

Ayakları onu Süleymaniye Camisine doğru götürdü. İçindeki özlem taşıyordu. Ezanın sesi onu alıp götürüyordu. Bu büyük özlem; tüm hücrelerini açmış, salmış, kendini bıraktırtmıştı.

Caminin ihtişamlığı büyüleyiciydi. Mimar Sinan’ın bu Camiyi yoğun içsel bir inanış patlamasının yansıtışıyla yapmış olabileceğini düşündü.

Caminin avlusunda gezinirken türlü, türlü ulu çınarlar, salkım söğütler, servi ve ıhlamur ve karaağaçlar, dış budak ağaçları ona hoş geldin diyordu. Özlediği İstanbul’u daha da iyi görmek için merdivenlerden çıktı. Heyecanlıydı. Caminin hamamının oradaki avlusuna vardığında İstanbul şehrinin rahatça görülebilmesi için yapılmış kenar set alçak duvarı olan yerden; orada cümle cemaatle durup Hünkar Sarayı, Üsküdar'ı, Boğazhisar'ı, Beşiktaş'ı, Tophane ve Galata ve Kasımpaşa ve Okmeydanı’nı seyretti.

Taşın kokusunu kokladı. Caminin kapı girişinde içeri girerken bükülü temiz duvaklardan birini alıp, başına geçirdi. Ayakkabısını çıkardı. Büyük boydan boya serili halının üzerinde çıplak ayaklarıyla yürürken bambaşka bir ruh alemindeydi. Her halının bitimini ve yeni halının başlangıcını duyumsayarak yürüdü. Caminin uçsuz bucaksız gibi görünen tavanına bakarken kubbeyi gözleriyle gezerken duvarlarına dokunurken, taşlarını elleriyle okşarken bu kadar ayrı kalmanın burukluğunu içinde duydu.

Dua okudu orada, dua.

Bildiği duaları birkaç kere okudu.

Arınmış, kendini bulmuş bir iç huzur yaşarken ve oradan çıkarken, daha fazlasını yapmak istediğini fark etti.

Sokaklar, kaldırımdaki direkler, koşuşturan insanlar, gökdelenler, Metro, trafik, havada uçuşan nereden önüne düştüğünü anlayamadığı bir yaprak, gökdelenlerin arasındaki ağaçlar, havadaki gürültü; yine de berraktı yaşam. İç huzuru, adımlarını korkusuzca attırtıyordu.

Uçağa binip arkasında bıraktığı o şehre bir daha dönmeyecekti. Hatta hiç gitmemeliydi.

Bir uzaktan kumanda gibi alete basıp oraya gitmeye karar verdiği o ana dönmeyi ne isterdi.

Yaşamından çalan o şehirde geçirdiği zaman dilimini hayatından çıkarmayı hiç ana vatanından ayrılmamayı bu kokladığı toprak taş ezan sesinden bir dakika bile kopmamış olmayı ne isterdi.

En azından şimdi buradaydı dönmüştü dönebilmişti. Gurbette geçen günlerin ömür gibi kendini tüketişinden kurtulmuş, dönebilmiş olmanın sevincini, şimdi ikindi ezanını duyarken de içinde hissedebiliyordu.

Sekiz şeritli İstanbul’un sokaklarından Metrobüs’ le evin yolunu tutarken, Boğaz köprüsünden geçerken denizin o güzel rengini seyrederken Camiden ayrılırken, izin isteyip aldığı beyaz duvağa baktı başını eğip, boynundan salınan. Eliyle boynundaki beyaz duvağı okşadı.

Akşam ezanının sesini duydu tüm korna seslerine ve karmaşaya rağmen.

Kapıdan evine girdi. Sofrasını kurdu. Yemeğini yedi. Plazma Tv’nin başına geçtiğinde yorulmuş olduğunu fark etti. Bir film izledi. Mutfağa yöneldi. Kendine demlikte çay yaparken yatsı ezanının sesi yüreğini ısıttı. Bardağına çay koydu. Bardaktaki demli çayından yudumladı. Bir yudum daha aldı. Sonra bir yudum daha, bir bardak çayı bitirdi.

Pencereye yaklaştı. Pencereden dışarı baktı. Sokakta koşuşturanlar vardı. Kimisi evinden çıkıyordu, camiye gidebilenler bunlar herhalde, diye içinden geçirdi.

Tekrar bir bardak çay aldı, filmi izlerken burada olmanın, vatanında şehrinde olmanın huzuruyla kablosuz yayın alan dizüstü bilgisayarını da kucağına koyup, gelen e maillerine baktı.

İstanbul’daydı artık İstanbul’daydı. Bu şehrin teknolojisinde ezanın güzelliğiyle gözlerini yatakta huzurla kapadı.

Sabaha kadar göğsünün üstünde yüz üstü yattı. Göğsündeki fibrokistlerinden bir ikisi kendi sıcaklığında yumurtaya dönüşüyordu. Bazı sabah kahvaltılık bir yumurta, bazen de iki yumurta oluşuyordu göğsünden.

Bu sabah fibrokistlerinden iki tanesi büyümüştü. İki yumurta olmuştu.

Sabah olduğunda sol göğsünde büyüyen iki yumurtayı göğüs kafesinin yanındaki fermuarı açarak elini de göğsüne sokarak çıkarıp aldı, diğerleri daha küçüktü. Göğsündeki fermuarını kapadı. Her sabah göğsünde sabaha kadar büyüyen yumurtaları alıp çıkarıyor. O yumurtaları haşlanmış, rafadan ya da kızartılmış şekliyle kahvaltı sofrasına getiriyor; sofrayı yumurtalarıyla şenlendiriyordu.

Genelde iki yumurta yemeyi severdi. O gece kaç yumurta oluşursa fibrokistlerinden o kadarını sofrasına pişirip koyardı.

Evi gezdi.

Balkona çıktı.

Balkonda sipariş edip aldırdığı boş büyük saksılara ve dört torba alınmış hazır toprağa baktı. Alıp onları içeriye, salona getirdi.

Dün kapalı çarşıdan aldığı tohumları, salona koyduğu saksıların içindeki toprağın arasına denk gelecek şekilde ekti.

Kapalı çarşıdan aldığı tohum torbasının ambalajlarının üzerinde; birinde medeniyetler diğerinde imparatorluklar yazıyordu.

Birkaç saksıya medeniyetler tohumlarını diğer saksılara da imparatorluklar tohumlarını ekip, salona, güneş gören pencerenin tam altına yerleştirdi.

Gece yağan yağmur balkondaki kovanın içine dolmuştu.

İstanbul’un kovada biriken yağmur sularını her saksıya azar, azar döktü.

Evindeki saksıları çoğalttı. Tohumlardaki medeniyetleri ve imparatorlukları ekti saksıların her birine.

Saksılarda dünü yaşatacaktı. Her saksıdaki medeniyetler ve imparatorluklar tohumları fidan olmayı bekledi. Günler günleri, aylar ayları kovaladı.

Kök salan her fidanı Tem Vakfına bağışladı. Tem Vakfı her bağışlanan fidanı; kendi gibi eken tüm insanların fidanlarını, İstanbul’un her noktasına; tohumken fidan olmuş medeniyetleri ve imparatorlukları ekti.

Her insan ektiği tohumlarına kendinden de emek sarf edip; medeniyetleri ve imparatorlukları dünden bugüne bugünden de yarına taşıma çabasındaydı.

Koca şehrin her yerinde fidanlar ve daha önce fidanken ağaç olanlar vardı.

Sonbaharda ağaçların kuruyan yaprakları omuzlara düşecek, ilkbaharda yeşerecek kokusunu, kendisini her yere salacaktı.

Ezanın sesini dinlerken, İstanbul’un gün doğumunda ve gün batımında huzur doluyordu yüreği.

İstanbul’un her yeri medeniyetler ve imparatorluklarla ekiliydi.

Gülten Ağrıtmış // 25 Ocak 2010


5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununca korunmaktadır/81. Maddesi gereği her eserin tamamının telif hakları yazara aittir.

13 Ocak 2026 7-8 dakika 23 öyküsü var.
Yorumlar