Yamalı Mutluluklar
Adil Bey, ömrünün kırk yılını devletin tozlu masalarında; evraklar ve mühürler arasında geçirmiş bir "cumhuriyet memuru"ydu. Emeklilik kağıdını cebine koyduğunda, pek çok meslektaşı gibi sahil kasabalarına kaçmayı değil, Bursa’nın o kadim sokaklarında üretmeye devam etmeyi seçmişti. Yetmişine merdiven dayamış bu çınar, özel bir şirkette danışmanlık yaparken hâlâ sabahları ceketinin düğmelerini iliklemeden sokağa çıkmazdı.
Güzel bir ilkbahar akşamüstüydü. Uludağ’ın zirvelerinde kalan son karlar, şehre doğru serin ve ferahlatıcı bir nefes gönderiyordu. Bursa’nın meşhur erguvanları, eski mahallelerin duvarlarından taşarak sokağı mor bir şölene çevirmişti. Adil Bey, hayat yoldaşı Ayla Hanım ile kol kola girerek ağır adımlarla Setbaşı’ndan aşağıya doğru yürüyordu.
Tam o sırada, karşı kaldırımdan neşeyle gelen küçük oğulları Erkan’ı gördüler. Erkan, modern zamanların hızıyla yoğrulmuş ve kariyer basamaklarını hızla tırmanan bir gençti. Anne ve babasına sarıldıktan sonra ayaküstü başlayan sohbet, havadan sudan bahsederken bir anda Erkan’ın bakışlarının babasının ayaklarına kilitlenmesiyle kesildi. Erkan, bir anlık şaşkınlığın ardından babasına hafifçe sitem dolu bir sesle şunları söyledi:
— "Baba, bu halin nedir? Ayakkabının kenarı resmen açılmış ve yırtılmış. Koskoca Adil Bey, emekli memur, neden böyle yırtık bir ayakkabı giyer? Görenler 'oğlu bakmıyor mu' derler; insanların ne diyeceğini hiç düşünmüyor musun?"
Adil Bey bir an sustu. Etrafındaki şehrin gürültüsü, korna sesleri ve insanların telaşı o an silinip gitti. Zihni, bir zaman tüneline girmişçesine elli-altmış yıl öncesine, çocukluğunun kalbi olan Mesken Mahallesi’ne ışınlandı.
O yıllarda Mesken, sadece bir yerleşim yeri değil, yoksulluğun paylaşılarak azaldığı devasa bir aileydi. Adil Bey’in gözünün önüne, annesinin fırından yeni çıkmış ekmeğin üzerine bolca sürdüğü o mis kokulu salçalı ekmek geldi. O ekmekle sokaklarda koşarken, ayağındaki ayakkabının teki fırlasa bile durmazdı. Çünkü o zamanlar ayakkabı, bir aksesuardan ziyade "koruyucu bir kabuk"tu; ayakkabının yamalı olması ayıp değil, bir hayat nişanıydı.
Kendi elleriyle çıtalardan çattığı, kuyruğuna defter yaprakları bağladığı kuyruklu uçurtmasının peşinden giderken ne ayağındaki yırtığı ne de elbiselerindeki yamayı hissederdi. Babasının tellerden kıvırarak yaptığı ve tekerlekleri gazoz kapağından olan o tel arabayı sürerken duyduğu haz, bugün en lüks otomobilin bile veremeyeceği bir tatmin duygusuydu. O zamanlar bir şey bozulunca atılmaz, tamir edilirdi; bir şey eskiyince o şeyden vazgeçilmez, onarılırdı.
Oğluna dönüp uzun uzun bu hatıraları anlatmak istedi ama Erkan’ın aceleci dünyasında bu sözlerin bir karşılığı olmayacağını biliyordu. Sadece hafifçe gülümseyerek konuyu kibarca kapattı:
— "Ayağımda nasır var oğlum, bu ayakkabı kalıbıyla bana en rahat geleni budur. Ayağım bunun içinde huzur buluyor."
Eve vardıklarında akşam yemeğinin sessizliği, Ayla Hanım’ın Erkan’ın sözlerine hak vermesiyle bozuldu. Çaylar taze demlenmişti ve odun ateşinin sıcaklığı odaya yayılmıştı. Ayla Hanım şöyle dedi:
— "Hadi bey, Erkan haklıdır. Yarın ilk işimiz çarşıya çıkıp sana pırıl pırıl bir ayakkabı almak olsun. Durumumuz çok şükür yerindedir, kendine bunu reva görme."
Adil Bey çayından bir yudum aldı, eşine sevgiyle baktı ve ağzından şu unutulmaz sözler döküldü:
— "Hanım, mesele sadece kösele değildir. Ayakkabı yırtılınca dikilir, deri eskiyince boyanır. Ama dikkat et; bugün insanlar eşyalarını değil, birbirlerini ve duygularını eskitip atıyorlar. Bir yırtık gördüklerinde onarmayı değil, değiştirmeyi düşünüyorlar. Bu ayakkabı benim için sadece bir giysi değildir; o tozlu yolları, Mesken’in çamurunu, babamın tel arabasını ve yokluk içinde büyüttüğümüz o tertemiz şükür duygusunu hatırlatan bir köprüdür."
Sözlerine derin bir iç çekerek devam etti:
— "Elbette yenisini alırız, lüzumsuz yere perişan gezmek de doğru değildir. Ama bu eski yoldaşımı atmayacağım. Onu dolabın en güzel köşesine koyacağım. Ona her baktığımda nereden geldiğimi ve o 'yamalı' mutlulukların ne kadar gerçek olduğunu hatırlayacağım. İnsan sadece ayağına giydiğiyle değil, ruhuna giydirdiği vefayla ayakta kalır."
O gece Bursa semalarında yıldızlar, bir devrin kapanmayan defteri gibi parlıyordu. Adil Bey’in mütevazı evinden dışarı taşan şey, sadece eski bir ayakkabının hikayesi değil; israfın karşısında dimdik duran bir onurun ve asla eskimeyecek olan o asil değerlerin yankısıydı.
