Yankı

    

Güneşin battığı yerden tam da yeni kararmaya başlamışken gökyüzü, tüm maviliği avuçlarcasına incecik bir yay gibi görünüvermişti aybebe.

Üstündeki kumlar koca bir gün boyu güneş ışığıyla el ele verdiğinden olsa gerek tek tek bedeninden ayrılıp esen yelle birlikte sağa sola savruluyordu taşın, eğri büğrü bir şeydi. Belki de her gün onlarca kişinin ağır düşüncelerle üzerinden geçtiği taşlardan biriydi.

Ya da yüksek bir tepede hiç kimsenin uzanamayacağı bir yerde yıllarca bekledikten sonra yağmur sularıyla sürüklenip inen daha büyük bir taşın parçalanan bölümlerinden biriydi. Denizlerin en derin yerindeki bir kayadan kopup renk renk balıkların arasından akıntıların ve dalgaların önünde sürüklenerek de gelmiş olabilirdi.

Bundan önceki yaşamında çok sessiz bir yerde özgürce takılıyordu belki, onu rahatsız edecek davranışlardan uzaktı. Ya da çok gürültülü, karanlık ve pis bir yerde olmaktan ötürü bedeni sıkılmıştı, açtı ve uykusuzdu günlerdir, bir zorbanın baskısı altında inliyordu, olamaz mı !

Senin, benim geçmişimiz vardı da onunki yok muydu yani.

Öyküsünü hiç kimse bilmiyordu, dili olsa anlatırdı belki ama yalnızca bu da yetmezdi. Öyle ya kim dinleyecekti ki onu, dilinden anlayanı da bulmak güçtü.

Oradan geçmekte olan birisi eğilip eline aldı ve uzun uzun baktı ona “sen benim öykümü biliyor musun ki ! ” diye bağırırcasına. 

Başka büyük bir taşa ilişiverdi.

Taşla sessizce konuşulur mu hiç, oysa o konuşuyordu.

Birinin onu izliyor olabileceğini düşünemiyor, meraklı gözlerle uzun uzun bakıyordu elinde tuttuğu taşa. Bakarken arada bir sağa yatırıyordu başını sonra bir de sola. Sessizce anlaşıyorlardı kendi aralarında.

Yüzünde çıkmazlar soluklanıyordu.

Soruların biri gitmeden öteki gelip

konuyordu önüne.

Taş canlanacak gibiydi, öyle duruyordu uzaktan. Kımıldıyor da görünmüyor muydu acaba ?

Yazıklar olsundu olmasına da ya sonra...

Öf yaaa...

O günden sonra her şey ters gitmeye başlamıştı. Çoğu geceler uykusundan çığlıklarla uyanıyordu.

Neden ?

Önceden de çok düzgün değildi yaşantısı ama bu kez neye elini atsa elinde parçalanıyordu. Olumsuzlukların birini eritmeden öteki çıkıyordu karşısına. Keşkeler uçuşuyordu başının üstünde, incitmek iyi bir eylem değildi, kendisi de biliyordu bunu ama nasıl olduysa olmuştu bir anlık kızgınlıkla. Oysa daha bir özenli davranarak da çözebilirdi, üstesinden gelebilirdi. Hem çok da yakın, kimseye zararı dokunmayan yüreği sevgi dolu biriydi, geçmiş zaman içinde iyi anılar biriktirmişlerdi birlikte.

Yazıklar olsun.

Epeyce bir zaman da geçmişti üzerinden, geriye dönüşü çok güç belki de olanaksızdı artık.

Avucunu kapattı, taş içeride kaldı.

Az önce canlanacak diye baktığım taş şimdi de nefes alamıyordu. Almalı mıydı, alması gerekli miydi, yüreğim ağzıma geldi bir an, altı üstü bir taş için.

Huzursuzluğunu, keyifsizliğini ve karanlık bir odaya sıkıştırıp sakladığı tüm olumsuzluklarını taşa geçirmek istiyordu belki de, böylece rahatlatacaktı kendini ama taş izin vermedi buna.

Yüzü daha da kararmıştı şimdi, gözleri ağlamaklı olmuştu üstelik. İki parmağının arasında umutsuzca kaldırdı taşı yukarı doğru, kolunu gerip kendinden uzağa götürdü. Parmakları arasında çevirmeye başladı, taşın üzerindeki kum tanelerinden birkaç tanesi taştan ayrılıp gözlerine kaçtı, ağlamak isteyen gözlerine. İster istemez açıp kapamaya başladı gözlerini, neyse ki çabuk atlattı.

Taşın da bir ağırlığı vardı, gittikçe artıyor muydu ne !

Giden dönmüyordu.

Kaçırmıştı bir kez, ne yapsa yakalaması olanaksızdı.

Güzel yazgılar her zaman gelmiyordu insanın önüne, geldiği bir kaç andan birine tutunmak ve kaçırmamak gerekiyordu belki de.

Bunca yaklaşmışken elinin tersiyle itmesinin çok önemli bir nedeni vardı ama ötesi de koskocaman bir yalnızlıktı, alışkın olduğu üzere.

Çevresine bakındı, taşla haşır neşirken zamanın çabuk geçtiğini düşünmüş olacak ki yerinden doğruldu yavaşça.

Dizginlediğimiz duyguların tutsağıydı yaşam, inansanız da inanmasanız da.

Bir elinden diğerine aldı taşı, sonra yeniden el değiştirdi. Yanaklarına sürttü, sonra da çenesine. Durup yeniden baktı uzunca bir süre.

Ağır adımlarla denize doğru yürümeye başladı. Dalgalar ona doğru geliyordu köpük köpük, o ise dalgalara doğru gidiyordu. Ayağına dokunan başka bir taş yuvarlandı önünde, bir ona baktı bir elindekine.

Dalgaların esintisi saçlarını yüzüne yapıştırırken gözlerindeki ıslaklığı da kurutmuştu.

Bir iki adım sonra avucunu açtı, taş yok olmuştu, geriye doğru baktı ama yerde sürüklenen bir çok şeyin içinde onu göremedi, “bir de benden dinleyebilseydin öykümü” dercesine baktı son bir kez daha.

Taş gibi o da kendi öyküsüne geri döndü, bakalım iyi ya da kötü yaşanacak neler vardı daha.

Tam o anda kısık bir ses duydu arkasından, dönüp baktı, bir şey görünmüyordu.

Az sonra sesin yankısı geldi ötelerden.

“ Ben bir kez öleceğim , ya sen ! “


10 / 2019 SIĞACIK 

Ayhan Helvacıoğlu

Yorumlar (1)