Ağlamaya Vaktim Yoktu
Ben kapımı kilitlemeyi
geç öğrendim.
Gelen üşümüştür diye
anahtarı hep dışarıda bıraktım.
Sabah olunca
ev biraz daha eksikti.
Bir sandalye,
bir fincan,
duvarda çocukluğumdan kalma bir çivi...
Kim götürdü, sormadım.
Çünkü masamda
yarım kalmış kitaplar vardı;
bazı geceler insan
kendi yarasını değil,
bir cümlenin sonunu yetiştirir.
Ben öyle gecelerde büyüdüm.
Birileri bahçemden geçerken
ceplerine bahar doldurdu.
Ben toprağa eğilmiş,
yarının ekmeğini arıyordum.
Ayak izlerini gördüm elbet.
Ama peşlerinden koşmadım.
Koşsam,
ocağın altı sönecekti.
Koşsam,
masamdaki ışık sabaha çıkmayacaktı.
Koşsam,
benden sonra gelecek adam
bugünkü benden daha cahil kalacaktı.
Bu yüzden sustum.
Onlar bunu
kapının açık olması sandılar.
Oysa ben,
kimsenin bilmediği bir yerde
kendime bir merdiven yapıyordum;
her basamağı bir kitaptan,
bir nöbetten,
bir eksik uykudan.
Bazen yukarı çıkarken
aşağıdan seslerini duydum.
Adımı başka türlü söylediler.
İyiliğimi başka türlü anlattılar.
Ve ben ilk kez
bir kalbin de soyulabileceğini öğrendim
üstelik sahibi içindeyken.
Ağlamak istedim.
Ama sabah erken geliyordu.
Gözyaşlarımı
kitabın arasına koyup
sayfayı kapattım.
Belki bir gün, dedim.
Belki bir gün
geçim derdi kapımı çalmadığında,
öğrenecek daha az şeyim kaldığında,
kendime yetiştiğimde...
O zaman oturur,
kimlerin benden ne götürdüğünü düşünürüm.
Fakat korkuyorum:
O gün geldiğinde
belki de ağlayacak
o eski adamı
içimde bulamayacağım.
Çünkü bazı insanlar
kırıldıkları gün değil,
**ağlamaya vakit bulamadıkları gün
değişirler.**