Al Yalnızlığını da Git Şimdi Sırası Değil
Kan çanağı nefesinde dans et benimle, sokak aralarına dağılmış kırmızı bir pelerin hikayesi ...
Varoş semtlerinde yaşa kahpeliği, delikanlılığı kendi kitabında ,
satırların arasında kalmış kurutulmuş bir fahişe romanı bu, asil
hikayesinde yanlızlıkdan başka kahramanlığı olmayan ve yanlız baba
rollerinde iyi, kötü adam karakteri sarhoş budala...
Söylediği şarkı gibi inanmak hayata, boş ve zavallı yalanların asi
ruhunda olmayanı gösterek yaşa ... Karlı tepelere dağılan sisleri ilze
bedenimde, akışları boyundan büyük bir yakarış sevdası yok bundan öte ...
Ötesi olmayan diyarın yalnız ve kuru ıslaklığı yalan bedeninin
çığlıklarında boğulacaksın ve dur...
Dur deli yüreğim, susturulmuş bir korse misali soluk alışların, yavaş
ve iniltili olacak ölümün ... Sözlerinde dizeleri saklı gizli ne varsa
sevgili, sana dair senin olmadan öğrenmeli yaşamayı...
Kurgulanmış bir alkış seremonisi gibisin... Sahne ardında küfreden kıyak
simokinleri gibi aldatıcı güzelliğin bir kederi bile tanımlamakdan aciz
yüreğinde besleyemedin kinini... Yüksek topuklu aşk tıngırtılarından
ibaret bildiğin notalar, kıvamsız vücutların çıplak kokuları kadar açık
ve kale duvarlarına tırmanan azgınlığımı bile yerlebir edecek kadar
uzaksın bana ...
Hangi kahpe gönülden düştü bu nefsi müdafa tohumları cemrene. Hangi
baharı müjdeliyor bu solgun göz yaşı palavraların... Öfkenin ardında
sakladığın intikam kime. Kimseden olmayan bu piç yanlızlığı ne kadar da
yalın ve yansız kıkırdamaların arasında...
Seni kim verdi o ecnebi ömrün yanına ki sen ustalaştın, aldatmanın
tadında doruğunda bu kelepir aşk pazarında bu saydam sulu cıvık cıvık
ve bozuk kokan pazarlık adabına...
Hiç de kıyak olmadı bu ayrılık sahnesi... Halbuki daha hüzün kokan
bişeyler olmalıydı bu oda da saklanmış dolap arkasına bir kağıt yada bi
not olmalıydı bu sert soğuk yatakda...
Çarpıp çıkmamalıydın bu kapıyı bu kadar sert ve sessiz ... Duymalıydım
yüreğime basarken çıkan o cılız sesi, ağlamaklı ve dokunaklı olmalıydı...
Gitme demeliydim ardından. Vermeliydin bu fırsatı git diye yalvaran
yüreğime hep isteği rolü oynayabilsin diye...
Aklımda son kalan sen olmalıydın halbuki senden geri ye ne kaldıysa işte...
Neye nasıl inandığım neyin nerde olduğuyla değilde, inanmalıydım
kiminle ve neden benimle...
Yalan söleyseydin keşke... Aldatılmak değil, aldatılmak için kullanılan olmak beni iten bu şehre...
Parmak aralarından akan kanın kokusu çeker bütün it sürüsü
kalleşliğimi. Cesedinde bir gülümseme kurtuluşdan değil, kazanmanın
verdiğiyle dolu o güzel hisle....
Sarı solmuş ayrılık masalından ibaretim... Her şey yalan yalış ayrılık
hikayeleinden ibaret bu masal .. O büyük şapkanın altından ağlayan
gözlerini saklarken makyajının resmi aynada yansımaz ve bana deki söle
yavaş ve sessiz...
Ben gidiyorum...
Gece inerken ölümün pençeleri sokaklarıma, halkım huzursuz ve yağan
yağmur bile dindiremiyor bu ayrıcalıklı, ağlamaklı kadını... Gerçeğin o
kahin duruşu beni sana çekti, süslü ve pırıltılı kokuşmuş alkol kusan
bedenlerin arasından sana ulaşmaya çalışıyorum... Göğe yükselirken sen,
ben sana geliyorum...
Gerçek benden öte senin için ölüyorum....
Ölüm şarkısını söyle benimle... Leş kargaları koparırken her bir uzvumdan
seni, başımda bekle emin ol yüreğimi deştiklerinden sana ait olanı
nasıl aldıklarını iyi izle ve övün eserinle...
Ve artık yalvarırım bitir bu dansı son çalan sessiz nota ile ...